Yazı Detayı
30 Nisan 2015 - Perşembe 16:51
 
Ermenilerin Tarihî Kökeni ve Osmanlı Devleti Dönemine Kadar Ermeniler
Fatih Turplu
 
 

Yazılı kaynaklardan yola çıkarak Ermenilerden bahsedecek olursak, ilk defa M.Ö. 6. yüzyıl tarihli Pers Kralı Darius’un kitabelerinde rastlanır onlara. Kitabelerde isimlerinden “Ermeniler” diye değil, “Haiklar” diye bahsedilir. Peki ya “Ermeni” ismi? Bu isim-tanım Ermeniler tarafından sonradan benimsenmiştir; bu tanım coğrafî olmakla birlikte umûmiyetle Doğu Anadolu Bölgesi ve civarı için kullanılan “Armanu” yahut “Armenia” kelimelerinden gelmektedir. Türkçe'de “Ermeni” yahut “Ermenistan” diye kullanılagelen kelimelerin asıl biçimi “Armen-Ostan”dır; Ostan yahut “Vustan”ın karşılığı da “bölge” anlamındadır. Bu terimin ilk kullanılışından biri de Helen tarihçi Ksenephon'un “Anabasis-Onbinlerin Dönüşü” isimli eserindedir. Ksenephon'un eseri Anadolu'nun tarihî coğrafyası, gelenekleri, yerel halkları ve bunların hayat koşulları hakkındadır.

Bizim dilimizde ise ilk defa Fransızca'dan bir tercüme hâlinde “Yukarı Ülke” mânâsına gelen “Armenia” kelimesini “Ermeni” diyerek Ahmet Cevdet Paşa kullanmıştır. Fransızca'da dahî “Armenia-Yukarı Ülke” denilmesi ve Ksenephon'un eserine “Anababis” ismini vermesinin coğrafî sebebleri vardır. Anabasis, etimolojik anlamı bakımından Yunanca'da “yukarıya doğru yükselme, tırmanma, çıkış” gibi değişik anlamlara da gelmektedir. Nitekim Ksenephon'un Lidya'nın başkenti Sardeis'ten Helen paralı askerleriyle yaptığı yolculuk, devamlı “Yukarı” doğru gitmesi, ordunun dağlık alanlardan geçmesi, sürekli tırmanması ile de alâkalıdır. Aynı mevzu yahut tabire Perslilerin dilinde de rastlıyoruz. Armen yahut Armenya'nın karşılığı olarak Persliler için de “Yukarı Ülke” mânâsına gelmektedir. Bu tabiri ilk defa Pers Kralı’nın bahis mevzu coğrafya için kullandığını söyleyen kaynaklar da mevcuttur.

Ermeni Tarihçiler, kendilerinin kökenleri hakkında iki ana gruba ayrılmışlardır; ilki, Hazreti Nuh'un oğlu olan ve Türklerin kökeninin de ondan geldiği ittifak hâlinde söylenilen Yafes'in oğlu olan “Hayk”tan geldiğini öne sürmüşlerdir. Bazı Ermeni tarihçiler bu teze göre Hazreti İsa'dan evvel 2350 ile kendi tarihlerini başlatırlar. Daha evvel söylediğimiz “Haiklar” tabiri sanırım şimdi daha da belirginleşti; Ermenice'de Ermeni “Hay” Ermenistan ise “Hayesdan”dır.

İkinci kısımda bulunan tarihçiler ise Ermenilerin Frigyalılar'ın bir kolu olduğunu söylerler ve tarihlerini ise Hazreti İsa'dan önce 7 yahut 6. yüzyıldan başlatırlar. Bu tarihçilerin tezlerini Heredot'a dayandırdıklarını ve Heredot'un Frigyalılar ile gelen bir grup için “Armen” dediğini hatırlatalım. Burada “çelişki” gibi gözüken ve tarihçileri iki kısma ayıran husus esasında birinci kısımdaki tarihçilerin “kutsal kitaplar”ı baz alarak mevzuya bir bakış açısı getirmeleri, diğerlerinin ise “ilmi” olmak adına hareket etmelerinden kaynaklanıyor; bizzat ilmin-bilginin kendisini getirenlerin aradan çıkartılıp o ilimle onları reddetmek ve ilmi onlardan-peygamberlerden başlatmamak bu yüzyıla ait trajik bir hâl almış yaygın bir normatif şuur hatasıdır. Hakezâ, eldeki verileri, ilmi reddederek ilâhî olanın sanki ilim dışı(!) gibi bir hâle büründürülmesi de ayrıca fecaat… Özellikle tarihçilerin gözden kaçırdığı bir husus olarak ilmin mâluma tâbi olması ve bildiren-peygamber olmasa bilemeyeceğimiz hakikati; birkaç bin yıllık bir yeni eşyanın yahut dilin keşfinden hesapta heyecan duyan tarihçilerin, yaratıcının bir peygamber seçerek kendini bildirmesi karşısındaki kayıtsızlığı arasındaki fark nasıl açıklanır acaba? Nitekim birinci kısımdaki tarihçiler yanılmadığı gibi ikinci kısımdaki tarihçiler de yanılmıyor; buradaki tezat gibi görünen husus meseleye bütün bir fikir etrafında bakılmamasından kaynaklanıyor.

 Mevzumuza dönersek, Heredot'a göre Ermeniler Urartuların bir koludur… Her ne kadar o böyle tavsif etse de, bu husus tam olarak böyle değildir. Ermenilerin yaşadıkları bölgeleri anlatırken bu mevzuya değineceğiz...

Ermeni tarihçiler, kendi vatanları yahut yaşadıkları bölge olarak şu sınırları çizerler:

Kuzeyden Karadeniz ve Gürcistan, batıdan Kızılırmak, doğudan İran ve Hazar Denizi, güneyden İran ve Irak'la çevrili; bu sınırlar Ermeni tarihçilerin “Büyük Ermenistan” diye çerçevelediği bölgedir.

Küçük Ermenistan ise Fırat Irmağı'nın batısında kalan yerlerdir.

Ermenilerin çerçevesini çizdiği bu bölge aynı zamanda Ermeniler gelmezden evvel Urartular'ın hüküm sürdüğü bölgedir. Başkenti Tuşpa (Van) olan Urartu Krallığı, Milattan Önce 8. ve 7. yüzyılda en güçlü olduğu dönemi yaşamıştır. Bu dönemde devletin sınırları içinde İran’ın kuzeybatısı, Aras Vadisi ve Doğu Anadolu yer almaktaydı. Ermeniler de kendi kökenlerini Urartular'a dayandırarak atalarının topraklarında bulunduklarını ve dolayısıyla bölgenin geçek sahipleri olduklarını ispat etmeye çalışır, böyle iddia ederler. Prof. Dr. Ekrem Memiş'e göre ise işin aslı şöyledir:

“Ermeniler, büyük bir ihtimalle, M.Ö. 8. yüzyılda vukû bulan Trak göçleri neticesinde Anadolu’ya geldikten ve yaklaşık iki asır çeşitli yerlerde yaşadıktan sonra, Urartu Devletinin yıkılmasını fırsat bilerek, M.Ö. 6. yüzyılın başlarında, Van Gölü ve civarındaki topraklara, Pers Kralı'nın egemenliğini kabul etmek ve ona vergi ödemek şartıyla yerleşebilmişlerdir.”(1)

Esasında Ermenilerin bu bölgelerde varolduklarını reddetmek ve onları yok saymak ne kadar yanlış ise, Ermeni tarihçilerinin de fanatik bir biçimde Urartu üzerinden hak iddia ederek bahsettiğimiz coğrafyayı parsellemesi de o kadar yanlıştır.

Ermeniler, Frigler'in bir kolu İlliryalılar (Arnavutlar)'ın baskısıyla M.Ö. 6. yüzyılda Doğu Anadolu'ya göç ederek yerleşmişlerdir. Filolojik araştırmalar göstermiştir ki, Balkanlar'dan Anadolu'ya gelen Ermeniler, Hint-Avrupa kökenli bir dil yapısına sahiptir. Oysa Urartu dili, araştırmalara göre Kuzeydoğu Kafkas Dil ailesine yakındır. Urartu ile kök alakası bulunmayan Ermeniler, kendi göçlerinden sonra bölgenin eski halklarının kalıntıları olan (Urartular, Hurriler) ve bazı Kafkas kökenli yerli halklarla karışarak bugünkü Ermeni toplumunu meydana getirdiler. Urartu Krallığı'nın iyice zayıflaması ve çökmesinin ardından bölgede bağımsız birçok Ermeni beyliği teşekkül etmiş ve bölge zamanla Ermeni dilinin ve hâliyle kültürünün etki alanı içinde kalmıştır.

Tarihçiler pek bahsetmese de, Ermeniler bölgede yaşayan Albanlar’ı dinî bakımdan pasifize etmişler ve Kalankatlı Moses'in iddiasına göre başpiskoposlarının kendi taraflarına geçmesi için zorlama vb. hâdiselerle güçlerini yıpratmışlardır. Albanlar ile Ermeniler arasında mezhep savaşları vardı; Ermeniler tâbi oldukları devletlerin de gücünü kullanarak Moses'e göre, “Albanya'yı Ermenileştirmişlerdir.” “Ermeniye Tarihi” isimli kitapta geçen ve Kalankatlı Moses'in anlattığı şu hâdise yaşananlar hakkında bir fikir verebilir:

 Albanya'nın katolikosu Nerses, Ermeniler tarafından Halife Ömer Abdülmelik'e (Hişam bin Abdülmelik); Bizans ile işbirliği yaptığı, Halife'ye tâbi olmadığı, yapılan dualarda Halife'nin adı yerine Bizans Kralı'nı andığını, böyle devam ederse Bizans’a tâbi olacaklarını ve vergilerin akâmete uğrayacağı suçlamasıyla şikâyet edilir. Hişam bin Abdülmelik ise bunun üzerine adamlarını yollar, Nerses'i zincire vurup götürürler. Ermeni katolikosu Büyük İlya ise Nerses'in yerine başka birini atar... Bu hâdiseyi ilk anlatan ise 725 yılında ölen Ermeni müellif Yovannes Drashanakertsi'dir.

Albanlar, bugünkü Azerbaycan ve Dağıstan'ın tamamı ile Çeçen-İnguş topraklarının güney yarısını kapsayan geniş bir alan içinde hüküm sürmüştür. Şimdiki Gence ve Dağlık Karabağ (Arsah) civarı da buna dâhildir; Arapların “Arran” Ermeniler’in “Ağvan” Gürcüler’in “Rani” dediği Albanlar’ın şimdiki “Arnavut” denilen Albanlar ile bir alakası yoktur.

Kalankatlı Moses’in, “Alban Tarihi ‘Son Hunlar, Hazarlar, Ermeniler, Terekemeler’ ” isimli kitabında Ermeniler’in Albanları bir nevi tükettiği ve dinî bakımdan geleneklerine el koyduğu iddia edilir; kitabın tamamını uzunca bir süre incelemiş birisi olarak Kalankatlı Moses’in her ne kadar bazı hususlarda ifrata kaçsa da, bu mevzudaki tespitlerinin mühim olduğunun altını çizmek isterim.

Yaşamaya başladıkları ve kuşaktan kuşağa izlerinin yavaşça belirgin hâle geldiği bu havza içerisinde her zaman hâkim olma hevesi gütmüş olan Ermeniler, tarihleri boyunca istedikleri hâkimiyeti elde edememişlerdir. Fakat hangi devletin hâkimiyeti altında olurlarsa olsunlar, o devletin önemli bir parçası olmayı ve kendilerine yer edinmeyi de başarmışlardır. Söylediğimiz gibi zaman zaman bağımsız olmak için savaş vermişlerse de bu mücadeleleri onlara kendi başlarına devlet olma yolunu açmamıştır.

Persler, Selefküsler, Partlar, Romalılar, Araplar ve İranlıların hâkimiyetleri altında kendi çaplarınca bağımlı, küçük krallıklar kurmuşlardır; fakat tarihleri boyunca bu krallıklar bağımsız bir yapıya varamamıştır.

Ermeni toplumu, bu yapıları bakımından esasında biraz da Romalılar'a benziyorlar kanaatimce; çünkü Romalılar kendi hâllerinde çiftçilik yapan ve bir ideal gütmeyen insanlarken, devamlı dış taarruza maruz kalmışlar ve sonunda güçlü yapılı cüsselerine bir ideal aşılayan bu taarruzlara karşı, sayılamayacak kadar istilânın ardından kendi kabuklarından çıkarak şaşırtıcı bir biçimde kendi şehirlerine nisbetle hayâl edemeyecekleri kadar büyük olan İtalya'yı ele geçirmişlerdir… Ve sonrası mâlum zaten... Ermeniler ise -aralarındaki mühim farkları bir kenara koyarsak- aynen Romalılar gibi oldukları hâlde, tüm bu taarruzlara karşın kâbiliyetlerini hâkim unsura dâhil ederek varlıklarını sürdürme yolunu tutmuşlardır. Bu bakımdan Ermenilerin birbirilerine bir toprak-vatan hissiyatından daha çok gelenek, dil ve dinî hususlarla bağlı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Hazreti İsa'dan önce 4. yüzyılın sonunda İran, Bizans ve Araplar arasındaki savaşta ehemmiyeti artan Ermeniler, sonrasında İran ve Bizans arasında bölüşülerek iki hâkim kültürün güç alanı altına girmiştir. 6. yüzyılda ise Bizans İmparatoru Jüstinyen, tüm Ermenileri hâkimiyeti altına almıştır. Ermeni toplumu, “geleneksel tarih anlatımına” göre MS. 301 yılında “Aydınlatıcı” (Lusavoriç) lakabıyla anılan Aziz Gregor-Krikor'nun öncülüğünde Hıristiyanlığı kabul etmiştir... Yaygın bir kanaate göre yeryüzünde Hıristiyan dinini benimseyen ilk millî topluluk Ermenilerdir.(2)

Bizanslıların hâkimiyeti altına girdikten sonra Ermeniler’in Gregoryen olmaları onlar için büyük tehlike arzetmiştir. Daha önce İranlılar tarafından ateşe tapmaları için bir takım zorlamalara maruz kalan Ermeniler, Ortodoks olan Bizanslılar tarafından Gregoryenliği terk etmeleri için akıl almaz işkencelere maruz kalmışlardır.

Bizanslılar tarafından demir ve zehirle yapılan birçok işkence metoduna maruz kalan Ermeniler’in tüm mal varlıklarına da el koyulmuş ve o dönemde ikinci sınıf bile denilemeyecek türden muamelelere maruz bırakılmışlardır. Ermeni toplumunun tarih şuurunda “Bizans”ın bir nefret ikonu olarak görüldüğünü tahmin edebiliyoruz. Nitekim Selçuklu Türkleri’nin bu bölgeyi ele geçirmelerinde Ermenilerin Bizans nefreti Selçuklular’a kolaylık sağlayan mühim bir unsur olmuştur. Alparslan’ın Anadolu seferlerinde talan, yağma ve dinî zorlama gibi hususların bulunmaması, sadece bölgedeki etnik unsurları cüz’i vergilere bağlaması ise Ermenileri Türklere bir hayli yakınlaştırmıştır.

1266-1275 yılları arasında, Memlûk saldırıları neticesinde yaşadıkları bölgeler neredeyse tamamen yıkıma uğramıştır. Kendi aralarındaki mezhep kavgaları sebebiyle de 1275 yılında bir kısım Ermeniler Batı’ya göç etmişlerdir. Göç etmeyip kalanlar ise Anadolu’da yaşamaya devam etmişlerdir.

Aktardıklarımızdan yola çıkarak söyleyecek olursak; Ermeniler’in kökleri ve tarihî geçmişleri ile alâkalı bu özet sunum bile, tarihi boyunca şu yahut bu şekilde devletleşememiş ve her devlet tarafından bir şekilde istismar edilmiş Ermenilerin asıl kimliklerini Osmanlı Devleti’yle bulduğunu söylemek, zannediyorum yanlış olmaz.

Dipnotlar:

1) Prof. Dr. Ekrem Memiş, Ermenilerin Tarihi Kökeni Ve Geçmişten Günümüze Türk-Ermeni ilişkileri.

2) Vikipedia, Haz. Adrian Hastings, A World History of Christianity, Wm. B. Eerdmans Publishing, 2000, ISBN 0-8028-4875-3, p. 289.

 Aylık Dergisi, 127. Sayı, Nisan 2015

 
Etiketler: Ermenilerin, Tarihî, Kökeni, Osmanlı, Devleti, Dönemine, Kadar, Ermeniler
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
01 Mart 2018
Fırtınaların Prensi
24 Ekim 2017
Gülmek Nedir? Kime Gülüyoruz? -VIII-
03 Ekim 2017
Gülmek Nedir? Kime Gülüyoruz? -VII-
31 Temmuz 2017
Gülmek Nedir? Kime Gülüyoruz? -VI-
03 Haziran 2017
Gülmek Nedir? Kime Gülüyoruz? -V-
09 Mart 2017
Gülmek Nedir? Kime Gülüyoruz? -IV-
03 Şubat 2017
Gülmek Nedir, Kime Gülüyoruz? -III-
04 Ocak 2017
Gülmek Nedir, Kime Gülüyoruz? -II-
30 Kasım 2016
Gülmek Nedir, Kime Gülüyoruz?
30 Temmuz 2016
Darbe Öyle Olmaz Böyle Olur!
30 Temmuz 2016
Bir Adam Yaratmak ve Trajik İnsan
04 Temmuz 2016
Varlık Sebebi...
03 Mart 2016
Milletler Arası Hukuk Açısından BM
01 Şubat 2016
Kamu Hukuku-Amme Hukuku Bahsi
07 Ocak 2016
5 Aralık 1999 Şanlı Metris Zaferi
03 Aralık 2015
Başyücelik Devleti "Yeni Dünya Düzeni" Devlet Şekilleri Bahsi Üzerine
05 Kasım 2015
Osmanlı Devleti'nde Ermeniler ve Günümüze Kadar Ermeni Meselesi 1324-2015
08 Ekim 2015
Tüm Zamanların En İyi Boksörü- III
04 Eylül 2015
Hilâl ile Haç’ın Ringe Çıkışı! II
05 Ağustos 2015
Rinklerin Yeni Prensi - I
05 Temmuz 2015
Genel Seçim Değerlendirmesi
29 Mayıs 2015
Selçuklular Devri'nde Ermeniler (1028-1246) ve Peygamberimizin Ermenilere Verdiği Amannâme
02 Nisan 2015
Ermeni Meselesi ve Tarih Şuuru -Giriş-
09 Mart 2015
Korku Histerisi ve İslâm’ın İkinci Hâkimiyet Devresi
03 Aralık 2014
“Başyücelik Devleti“ ve Engelciler
16 Ekim 2014
Kültür Davamız Eserindeki "Tatbik Fikri ve Muhatap Anlayış" Bahsi Üzerine...
25 Eylül 2014
İman ve İspat, Bilgi’nin Doğuşu Üzerine...
28 Ağustos 2014
"Kültür Davamız" Eserindeki "Allah-Âlem-İnsan" Bahsi Üzerine
01 Ağustos 2014
"Zaman ve Şuur" Bahsi Üzerine
04 Temmuz 2014
"Kültür Davamız" Eserindeki "İki Yol ve Süzme" Üzerine
09 Mayıs 2014
Sakat Muhakeme - Karşı Yanlış- Üzerine
30 Nisan 2014
Kültür ve İdeoloji Üzerine…
29 Ocak 2014
“Aydın” Çağından mı Gazetedeki Köşesinden mi Sorumlu?
11 Aralık 2013
Eğitim Sistemimiz, Dershaneler ve Ak Parti
25 Kasım 2013
Kültürel Uyuşturma Operasyonu
01 Ekim 2013
Sanal Dünya, Gerçek Dünya ve Kitaplar
01 Eylül 2013
Günümüz İslamcılığının "İslam Anlayışı" Karşısındaki Çıkmazları Üzerine
01 Ağustos 2013
Dostoyevski’nin Cinler Romanı Üzerine Birkaç Not
01 Mayıs 2013
Batı Dünyası ve Temel Dayanakları Üzerine -3-
01 Nisan 2013
Batı Dünyası ve Temel Dayanakları Üzerine -2-
01 Mart 2013
Batı Dünyası ve Temel Dayanakları Üzerine -1-
01 Şubat 2013
Danton ve Robespiyer
01 Aralık 2012
Sert Rüzgarlar…
01 Aralık 2012
Entrikanın Mücessem Hâli: Joseph Fouche -3-
01 Kasım 2012
Entrikanın Mücessem Hâli: Joseph Fouche -2-
01 Ekim 2012
Joseph Fouché Üzerine… -1-
01 Eylül 2012
“Kadına Şiddet” Mevzuuna Dair
01 Ağustos 2012
“Berzah -Bütün Dalların Birleştiği Kök’e-” Eseri Etrafında
01 Temmuz 2012
Sıradan Bir Gün
01 Haziran 2012
Tümevarım ve Zaafiyeti Üzerine
01 Mayıs 2012
Mitolojiden Sinemaya
01 Nisan 2012
Van Gogh Sergisi Vesilesiyle Resim
01 Şubat 2012
Mitoloji ve Sinema üzerine (2)
01 Ocak 2012
Mitoloji ve Sinema üzerine (1)
01 Eylül 2011
Gerilim ve Korkunun Ustası Hıtchcock
01 Ağustos 2011
(Eymi Vaynhauz) ve Koyun Atlatma
01 Ekim 2010
Bir Filmin İyi Olduğu Nasıl Anlaşılır?
01 Eylül 2010
‘Seni Kim Kumanda Ediyor?’
01 Eylül 2010
Bir Romanın Konusu - Vesile Kimdir?
01 Ağustos 2010
Reenkarnasyon-Tenasuh Üzerine
01 Temmuz 2010
Tarkowsky’nin Son Filmi Offret-Kurban
01 Aralık 2009
Bir Tarkowski Klasiği: Stalker (İz Sürücü)
01 Haziran 2009
Andrei Tarkowski’nin Hayatı ve Sanatı Üzerine
06 Nisan 2009
Truman Show Filmi Üzerine
Haber Yazılımı