Yazı Detayı
01 Temmuz 2018 - Pazar 01:05
 
Genç Bir Kızın Gözünden Kumandan Mirzabeyoğlu
Zeynep Nurseli Güleç
 
 

Hayat sırlarla örülü. Bazen hadiseler hiç beklemediğimiz bir anda aniden beliriverir ve hayatımızdaki yerini alır. Mirzabeyoğlu, hayatımın dönüm noktasındaki yıllarda merkezime oturan temel şahsiyet. Bir gencin kendini ararken bulabileceği iyi bir yol gösterici, rehber, Üstad’ın takdimiyle “köprübaşı”…  

 

Tarih 2014... Lise yılları... Mirzabeyoğlu’yla ilk tanışma yıllarım... Sıradanlaşmış eserlerin ve kuru kelimelerin ard arda dizildiği kitapların ardından nefes alışım Üstad’a ve O’na tutunmam ile. İlk kitabım Şiir ve Sanat Hikemiyatı... Muhabbet ve alakama en büyük vesile bir lise hocası. Muhabbete vesile olanın samimiyet ve inancı, arayışımı ve merakımı gıcıklayan ve beni durmadan İbda’ya susatan bir hale çekiyor...

 

Üstadı birçok genç gibi bir ilim ve hikmet adamı olarak değil de bir şair olarak tanıdım. O’nu “Sultanü’ş-Şuara” iltifatının arkasında ademe mahkûm ve yalnız bir şair olarak takdim edişleri, “varoluş ıstırabını İslam’ın hakikatine nisbetle heykelleştiren bir adam”ın davasını gözümüzden ırak kılmıştı. O meşhurluğu içinde onu bulamayışımızın resmiydi bu. Lakin onun kelimelerle ördüğü o muazzam külliyatın cezbediciliğine kapılmamak muhaldi. Bir yanda hayatın o toz pembeliği diğer yanda o isli puslu bunalımı arasında, aranılan ve inanılacak olana hasrette iken dünyam, tüm sahiciliği ve en yakıcı hatlarıyla meydan yerine diktiği davada başladı kendimi-şahsiyetimi arayışım... Ve O’ndan “yaşamayı deneme”yi öğreneceğim gence, köprübaşına, kim’e varışım... Birdenbire hayatımın kilit taşı haline gelen Necip Fazıl ve Mirzabeyoğlu...

 

Çevremde ise onca kaypak ve dinden yana kaçakçı tavırların arasında, bulundukları konumda ve makamda ibadetlerini rahatça yapmanın ve başkasına vaaz vermenin getirdiği nefs rahatlığı içinde yaşayıp giden insanlar... Bu insanlar, Akif’in Asım’ı ve Üstadın “bir gençlik” idealini biz gençlere pazarlarken -pazarlama diyorum çünkü samimiyetsiz ve caka için yapılan her iş ancak pazarlamadır- gençliği donduran ve pörsüten tavırlarını bize gururla sergiliyorlardı. Biz gençler ise bu insanlar arasında en bereketli devrinin şuuruna varamadan ya dava heyecanından bihaber ihtiyarlaşıyor yahut malayanilikler arasında top koşturuyorduk. Üstadın ve Kumandanın kelimelerine ilk dokunuşlarımda henüz daha kelimeler arasındaki manayı çözmeye çalışırken -yani emeklerken- çok sürmeden Müslüman bir genç olarak aldatılmanın, oyalanmanın, kaybettiğimiz tarihin, şuurun ve hissiyatın şaşkınlığı içinde öfkeye büründü hislerim. O yaşlarda İslâm mücadelesi deyince ana babadan duyulan iki 28 Şubat kelamı ve birkaç isim dışında, camii hocası mevkii nisbetinde bir mücadele anlayışı gibi kısır bir “mücadele” tarihi vardı zihinlerde. 28 Şubat’ı bir mağduriyetler zinciri değil de bir mücadele tarihi olarak okuyuşum da ilk Mirzabeyoğlu ileydi. Çirkin bir maskeyle saklanmak istense de İbda, Mirzabeyoğlu ve arkadaşlarının duruşu kadar sahici değildi anlatılanlar. Müslümanların direnişi ve mücadelesine şahit olmak... Mağduriyeti bile şanlı kılan bir yanı var onun, “Zalim olmaktansa mazlum olmayı tercih ederim” kelimelerinde... Gerçekçi bir oluş ve ıstırap sahibinin görünüşü, tüm sahtelikleri ve bayağılıkları yıkıyordu.

 

Ben Mirzabeyoğlu’nu Necip Fazıl’sız, Necip Fazıl’ı Mirzabeyoğlu’suz tanımadım. Büyük Doğu’nun İbda’da açılışı ve görünüşü aşikardı. Üstadın ve Kumandanın kitaplarına geliş ve gidişlerimde cümlelerin ve manaların birbirini tamamlayan ve kenetleyen halini görmemek ve o zevki hmemek gören göze imkânsız. Gelgelelim ki Büyük Doğu’dan bahsetmek kolaydı hatta Büyük Doğucu olmak da ama Yürüyen Büyük Doğu’ya inanmak, ona dayanmak yürek istiyordu. İbda ve tarihi başlı başına bir muamma görünüyordu sayfalarda. Boşluklar vardı bilgilerde ve tutarsızlıklar... İnanmak ve inanmamak arasında gidip gelinen hadiselerle örülü haberler... Mirzabeyoğlu’nun eserlerinde olanlar ile medyanın tanıttığı kişiler bambaşka idi. Hakikat, yalanları gerçekten parçalıyordu. Bir tek doğru adam, tüm yanlışları sildirebiliyordu. Tabi biz/ben O’nu ademe mahkumiyetler ve asılsız yaftalar arasında samimi bağlılarının vesilesiyle bulduk. Köprübaşına köprü olanlardan da Allah razı olsun... Fikirlerinin verdiği kuvvet ve tesiri tüm sahiciliğiyle meydan yerine dikiyordu İbda’yı. Bir remz olarak gençliğe, gençliğime doğan Mirzabeyoğlu...

 

Tahliye olduğu yıllar benim O’nunla tanıştığım günlere denk geliyor. Sesinin mütevaziliği ve duruşundaki zarafet beni hoş bir şaşkınlığa düşürmüştü, hala gülümseyerek hatırlıyorum. Çağımıza sanki gökten düşmüş gibi. Duruşunu, tavrını ve halini eserlerinden tanımaya çalıştığım Kumandan, gördüğüm fotoğraflarında surete bürünüyor ve heykelleşiyorken O’nu aslî hali ve edasıyla görmek bambaşka bir hissiyatı doğuruyordu. O bir dev idi. Fotoğraflarındaki heybeti sahicinin yalnız bir kopyası... Biliyorum. Ona dair hikayeler hiç bitmesin, duymak istediğim daha çok hatırası var. Hep O’nu ve O’na dair olanı dinleme arzusu... Yazılarımda her an onun yazılarının izini sürerek dizdiğim cümleler... Rüya bahsine daldığımda kalben ona bağlanmışçasına gelen hissiyat... Ve kelimeler, kelimeler...

 

Şiir ve Sanat Hikemiyatı, Üç Işık, Marifetname, İnsan ve zincir halkası misâli birbirine eklenen kitaplar... İlk göz ağrılarım... Üstadı ve Kumandanı tadan dimağın her kitaptan zevk alması mümkün değil. Şiirleri, fikirlerinin billurlaşmış haliyle taze hislere gebe bırakıyor insanı... Yepyeni bir dünya inşa edermişçesine ideali heykelleştiriyor zihnimde. Biri diğerinde mündemiç iki eser zinciri ki yeri bambaşka; Tilki Günlüğü ve Ölüm Odası. Tilki günlüğü; nazarımda, sırlar hazinesi... Ölüm Odası keza; tam bir ilham denizi... Okudukça, kelimelerden kelimelere akan manada ilimden irfana sıçrayışa şahitlik... Kelimeler, lügatler arasından, dünya irfanı üzerinde geziniş ve her dilden, her kültürden aldığı ilmekle kendi örgüsünü işlemeye devam ediş... Nazarımda tüm bunlar, Kumandana aşikâr “tablo”dan işlediği gergefe düşen nakışlar ve suretler nisbetinde gördüklerimiz...  Teşbihte hata olmaz ya, sayılar onun askerleri misâli. Mütefekkirin mana fetihlerinin vesilesi onlar. Parça parça görülen rüyalar, kelimeler ve rakamlar toplamında görünenden daha fazlasının olduğu aşikâr. O’nda durmayan, usanmayan ve bitmeyen bir derinleşme hali... Ona dair ve ondan devşirilen hissiyat muazzam... Hakkıyla anladığımdan değil -kendimce anladığım vakidir- lakin olan Üstad’ın deyişiyle zevken idrak noktasında...

 

İslâm tasavvufu karşısında batı tefekkürünü hesaba çekişi ve ehl-i sünnete tavizsiz sarılışı, kıvranmakta olduğumuz arafta bize muhtaç olduğumuz ölçüleri elimize tutuşturan ve hak çizgi de nasıl doğru yürüyeceğimizi çağın puslu karanlığı içinde gösteren mütefekkir o. Tabi gören göze ve işiten kulağa... Kaldı ki İslâm dışı bütün rejimlere muhalif ve kavgalı olduğu için de hep düşmanın hedefinde idi. “Ben saygı duyduğum fikrin yanındayım” deyişiyle her yerde görünüp hiçbir şahsiyet belirtmeyenleri derdest ediyordu tavrı.

 

Ve onu ademe mahkûmiyet tavırları... Çağın ve Anadolu’nun bağrında duran böylesi bir pınarı kurutmak ve yok etmek sevdası düşmanlarının baş gayesi. Lakin dost bilinenlerin suskunluğu düşmanın tavrından daha keskin ve yaralayıcı. Buna rağmen herkes, onun fikrinden ve aksiyonundan nasibini aldı. Kimi aynanın aksi misâli ona muhabbetin tesirini kendinde seyrederken kimi fikrinin ve aksiyonunun kuvvetli tesirinden tersinden istifade etti. Onun fikirlerinden ve hissesinden düşmanı bile nasipli idi. Öyle ki, fikri, yere sızan yağmur damlaları gibi... Su gibi... Biriken, akan, coşan, buharlaşan ve en nihayetinde her nefese karışan İbda. Öte yandan O’nun duruşunun korkakları, kaypakları ve düşmanları rahatsız edici bir yanı da var. O’ndan olsa gerek haset ve kıskançlık...

 

Istırabını sırtında samimiyetle taşıyanlardandı o. Samimiyeti en büyük sermayesiydi. Çektiği çilenin onda biri muhabbetlilerinin payına düşse halimiz ne olurdu bilinmez. Ki çile sahiblerinin çilesi de O’ndan bir parça. Diğer taraftan onun idealleştirdiği kadronun henüz kâmil manada oluşmamasının ve beklenen güne onsuz varabilecek miyiz düşüncesinin omuzlarımıza bindirdiği yük ağır...

 

Gün 16 Mayıs... Yıl hicri 1439... Vakit, öğlene doğru... Gölgesinde nefes aldığımız Kumandan hicrette... Dünyadan bir kumandan geçti, pîr geçti. Ve cân ayrıldı cânımızdan. Lakin giden o değil, kalan bizdik...

 

Aylık Dergisi 165. Sayı

 
Etiketler: Genç, Bir, Kızın, Gözünden, Kumandan, Mirzabeyoğlu,
Yorumlar
Haber Yazılımı