Yazı Detayı
01 Eylül 2011 - Perşembe 05:45
 
Gerilim ve Korkunun Ustası Hıtchcock
Fatih Turplu
 
 

Sinemada gerilim ve korku türünün en büyük ustası sayılan meşhur film yönetmeni Alfred Hitchcock… (Hiçkok), bir yandan “çevre faktörü”ne müsbet bir misâl olarak zengin bir hüviyette sanatını örgüleştirirken, diğer yandan da korku ve gerilim türünün kendinden sonraki sinema dili ve tekniklerinde çığır açmıştır. Filmlerini ileriki çalışmalarımızda tek tek ele almaya çalışacağız; bu yazıda ise, daha çok (Hiçkok)un hayatı ve ruh dünyası, sinemaya getirdiği teknikler, bakış açıları ve hem çevresine hem de haleflerine etkileri üzerinde duracağız.

 

(Alfred Hiçkok), 13 Ağustos 1889'da Doğu Londra, Leytonstone’da (İngiltere) doğdu. Gerilim ve korku türünün bu en büyük ustası, 19 Nisan 1980’de ABD’de hayata veda etti.

 

(Hiçkok), çocukluk yıllarını ailesinin bakkal dükkânında geçirdi. Koyu bir Katolik olarak yetiştirilen (Hiçkok), Londra’daki Ignatius College adlı Cizvit okulunda öğrenim gördü. Peki (Hiçkok) filmlerine âid "korku" ve "gerilim" onun şuuraltına nasıl yerleşti? Yahud niçin başka bir ruh hâline değil de bu tarafa daha çok eğildi? Cevabı, okuduğu okul vesilesiyle, herhâlde çocukluğuna âid şu sözlerinde:

 

- «Ailem koyu Katolik’ti. Sadece bu özellik bile, İngiltere gibi Protestan bir ülkede sıradışı olmak için yeterlidir. Muhtemelen Cizvitlerin yanında kaldığım bu dönemde bende bir tür korku kökleşti. Günah olan bir şeyi yapma endişesi şeklinde ortaya çıkan ahlâkî kökenli bir korku. Cizvitler çok sert lastikten yapılmış bir sopa kullanırlardı. Ceza, öyle olur olmaz uygulanmazdı. Dersten sonra başrahibi görmeye gitmemiz söylenir, o da ciddi bir yüz ifadesiyle isminizi, çarptırıldığnız cezanın niteliğini deftere yazardı. Ondan sonra koca bir gün, çarptırıldığınız cezanın infaz edilmesini beklemekle geçerdi.»

 

Akşam, dersten sonra başrahibin yanına gidene kadar geçen "gerilim"li saatler; bir diğer ifadeyle, küçük Alfred'in ruhuna nüfûz eden korkudan doğan ve bu korkudan da beter, cezanın gerçekleşeceği âna kadar geçen gerilimli ve bitmek tükenmek bilmeyen saatler...

 

Ona okul arkadaşlarınca takılan ismi "cocky", yâni "burnu havada" idi. Okul arkadaşlarınca "zorba" olarak görülmesi ile alâkalı bir hikâye var ki şöyle: Kendinden küçük bir çocuğu bağlayarak rehin alır ve pantolonunun içine çatapat atar!..

 

Her çocuğun yaramazlıkları olacaktır kuşkusuz. Dolayısıyla, onun arkadaşlarınca "cocky" yâni "burnu havada" diye isimlendirilmesi çocukluğuna âid sıradan bir lakab da olabilir. Ancak böyle bir lakab, meşhur film yönetmeni (Hiçkok)un "ego"suna dâir bir nüve-çekirdek de barındırıyor bizce. Kendi kendinden ibaret bir ego tavrıyla, işte şu kadar filme imza atmış, falanca ve filânca kamera tekniklerini ilk defa denemiş ve sadece çektiği bir sahne ile (bir filmindeki cinayet sahnesi) bütün dünya çapında alâka odağı olmuş bir adamın "ego" tavrı hiç de aynı olmasa gerek. Her şeyin yerli yerinde "güzel" olması açısından bakıldığında, çocukluğuna dâir bu basit lakab yahud bu alelâde görünüşlü hikâye malzemesi, işte bu söylenmesi insanda gülüşmelere yolaçıp unutulacak "cocky" kelimesi, sonraki (Hiçkok)a kıyasla ne kadar dikkat çekici...

 

(Hiçkok)un babasının, kümes hayvanları ticaretiyle de uzun bir süre uğraştığını ekleyelim.

 

Londra'daki St. Ignatius College adlı Cizvit okulundan sonra Londra Üniversitesi'nde mühendislik öğrenimi gören (Alfred Hiçkok)un, teferruatçı ve düzenli olmaya önem veren aşırı titiz bir şahsiyeti vardı. Sözkonusu hasleti filmlerine de birebir yansımıştır ki, filmlerine baktığımızda şahsiyetinin bu izlerini hemen görürüz: Neredeyse bütün erkek karakterleri iyi giyinir, iyi konuşur. Hepsi meraklı ve teferruatçıdır; filmlerindeki "esas adam"dan tutalım, katil ve polislere kadar bu böyledir. Onun dünyası yahud hayâl dünyasındaki karakterler, kitab ve gazete okuyan, piyano çalmayı bilen, kendine âid bir tarzı olan, belli bir kültür birikimine sahib kimselerdir. Ve çoğu, tipik burjua karakterleridir.

 

"(Hiçkok)un bu şahsiyet hususiyetleri o devirde kimde ve hangi eserde var?" diye bir suâlin cevabı elbette Arthur Conan Dayl'dır; (Hiçkok)un hayâl dünyası ve yapmak istediklerinin iskeletini Arthur Conan Daylun eserleri oluşturur. Teferruata olan düşkünlük, kara mizah misâlleri (meselâ bir filmindeki katilin ceketinin düğmesinin düşmesi), birçok şeyi kategorilere ayırma, aşırı merak, aynı giysileri giyme (kendisi ve film kahramanları da böyledir) gibi hususiyetler... Esasında, şizofrenler ile dehâların birbirlerine dış yüzden benzemeleri gibidir bu hâller; etrafımızda gördüğümüzde çoğu zaman "saplantı" olarak adlandıracağımız hususiyetler... Birisinde kaba hastalık, diğerinde ise "olmak" için kıvranan bir adamın çırpınış tezahürleri...

 

Birçok filminde, kahramanlarına Arthur Conan Dayltan nakiller söyleterek selâmlamıştır onu... Onun şahsiyetinin ve filmlerinin iskeleti, Arthur Conan Dayl’ın tâ kendisidir; fakat kuru taklit ve benzeme hastalığına düşmeden, kendini yenilemiş ve mevzuunda Arthur Conan Dayl gibi bir isim olabilmeyi başarmıştır. Arthur Conan Dayl’ın romanlarında fethettiği kimseleri beyaz perde üzerinde yakalayarak, kendi olabilmeyi başarmıştır. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu'nun eserlerinde sıkça bahsettiği "üslub" meselesine iyi bir misâldir filmleri.

 

(Hiçkok), Paramount Famous Players Lasky’nin Londra’da bir şube açacağını ve bir stüdyo inşâ edeceğini gazetede okuduğunda, aradığı fırsatı bulmuştur. Sessiz Sinema'da yazılar resimlendirilerek verilirdi. Hitchcock onlara bazı çizimlerini gösterir. Ardından onunla tekrar görüşmek isterler. Bir süre sonra başlıklar bölümünün başkanı olur ve ardından da stüdyonun yazarlar bölümünde çalışmaya başlar.

 

(Hiçkok), 1920 senesinde sinemanın temel bilgilerine artık vâkıftır. Ressam, sanat yönetmeni, senarist, yönetmen yardımcısı olarak çalışır. Aynı zamanda Londra Üniversitesi’ndeki eğitimini sürdürür. Branşı resimdir.

 

Husûsî hayatında arkadaşı olmayan yalnız bir insan olarak, 23 yaşında olmasına mukâbil (Amerika'da) ağzına içki dahi koymayacak kadar disiplinli bir hayatı vardır.

 

(Hiçkok)'un "tek"lerin adamı olduğunu söylersek herhâlde yanlış olmaz.

 

"Kız arkadaş" kavramını benimsememiş ve hayatını ileride karısı olacak (1926'da evlenmiştir) Alma Reville ile geçirmiştir; filmlerinde hep aynı karakter oyuncusunu kullanmaya itina göstermiştir. Ya (Geri Grand) yahud da (Ceymis Stivırd)ı tercih etmiştir. Başrolde oynayan kadın kahramanlarını en güzel yüzlerden seçerken bile hep bazı isimler üzerinde sabit kalmaya çalışmıştır: (Kim Novak), (Greys Keli) (İngrid Bergman) gibi. Bu isimler arasında en çok (Greys Keli)yi tercih etmiş ve çoğu filminde bu aktrist ile çalışmıştır. Tuhaf olan şudur ki, bu aktristlerin hepsi de yüz bakımından birbirlerine benzer. Bilenlerce mâlumdur, (Geri Grand) ve (Ceymis Stivırd), karıştırılacak kadar benzer birbirine.

 

Film tarzı bakımından da "tek"çiliği bırakmamış ve ömrünün sonuna kadar hep aynı tarzı bıkmadan ve kendini yenileyerek sürdürmüştür.

 

Babası onbeş yaşında iken ölmüş, gayet otoriter bir kadın olan annesi ise ömrünün sonuna kadar onun yanında kalıp (Hiçkok)tan hiç ayrılmamıştır. Öyle ki, hanımı ile gittikleri yaz tatillerinde bile hep onlara karışacaktır.

 

Ara-yazı süsleyicisi olarak 1920’li yıllarda sinemaya giren (Hiçkok), senaryocu ve dekorcu olarak bir süre (1921-1922) Donald Crisp ve George Fitzgerald’ın filmlerine katkıda bulunduktan sonra, Graham Cutts’a yönetmen yardımcılığı yaparak mesleği iyice öğrenir. 1922-1925 yılları arasında beş filmde yardımcı yönetmenlik yapan (Hiçkok), 1925 yılındaki Gururun Düşüşü filminin ardından yapımcı Michael Balcon’dan yönetmenlik teklifi alır. İlk yönetmenlik yaptığı filmi, Zevk Bahçesi’dir. Bu beş filmin "sessiz sinema" devrina âid olduğunu ekleyelim.

 

Yönetmen yardımcılığı yaptığı beşinci filminden sonra bir anlaşmazlığa düşerek ayrılır ve o esnâda bahsettiğimiz yönetmenlik teklifini alır.

 

Yönetmen olarak (Hiçkok)’un 1925-1929 yılları arasındaki “sessiz dönem”de çevirdiği dokuz film vardır. Zevk Bahçesi, Dağ Kartalı, Kolay Fazilet ve özellikle Kiracı, bu dönemdem hatırda kalan eserlerdir. Zaten Kiracı filmi ile kendini bulmuş ve üslubu neredeyse belirmiştir. Bu filmdeki hikâye örgüsü ve gerilim atmosferi, bütün (Hiçkok) filmlerinin sanki bir özetidir. Kaldı ki, filmleri arasında Kiracı’yı ayrı bir yere koyar ve kendisi için onun mühim bir basamak olduğunu gizlemez:

 

- «“Kiracı”, ilk gerçek (Hiçkok) filmi idi. Teknik bilgimin kökü, ‘Kiracı’daki çalışmama kadar uzanır. İşin doğrusu, o zamanlarda ögrendiğim teknikler ve kamera kuralları, daha sonra da bana hizmet etmeye devam ettiler.»

 

(Hiçkok), bu filmi kendisinin gerçek filmi olduğunu söyleyerek diğerlerini bir nevî çöpe atar; çünkü o, üslubunun ve fatihliğin peşindedir.

 

Kiracı filmi için bir anekdotu eklemek, (Hiçkok)u tanımak açısından faydalı olacaktır sanıyoruz. Bu filmde "kelepçelenmiş bir adam parmaklıklarda asılı bırakılır. İnsanlar adamı ayağa kaldırmaya çalışırlar. Bu hâliyle çarmıha gerilmiş İsa'yı çağrıştırmak (Hiçkok)’un esas amacıdır." François Truffuat böyle bir gayesinin olup olmadığı hususunda tereddüt etse de (Hiçkok), "gerçekten de amacım bu çağrışımı yapmak" demiştir.

 

Bu film, aynı zamanda, gelecekteki bir "hâdise"ye, bir fenomene, alâka odağı olacak bir hâle gebelik yapması bakımından da ehemmiyetlidir. O da şudur:

 

(Hiçkok)'un bilinen ve en merak uyandıran hususiyetlerinden birisi de, filmlerinin herhangi bir yerinde bir lâhzacık –ama kesinlikle daha fazla değil- gözükmesi ve rol almasıdır. İlk defa olarak Kiracı’da bir küçük rolde oynar. Aslında sadece ekranı doldurmak için başlanan bu hâl, ileride, sadece filminin neresinde oynadığını yahud gözüktüğünü bulmak ve görmek isteyen kalabalıkları sinema salonlarına çeker. Arthur Conan Dayl’un teferruatçılığının modern sanatkârı bunu öyle bir kullanır ki, sırf işin bu yönüne dâir birçok yazı, dedikodu, kritik ve tecessüsler oluşur.

 

Bu, seyirci ve tenkidçi için gerçekten iyi bir malzemedir. Bu bakımdan, sıradan halk ile entellektüel çevreyi aynı potada eriterek bu mevzuda bir tahassüs oluşturmayı başarır.

 

"(Hiçkok) Geleneği" olmuştur bu roller... Bir parti kalabalığında "şampanya içen adam", "gazete büfesinde sıra bekleyen adam" gibi basit roller ile bunu gerçekleştirmesi alâka çekicidir. Sevdiğimiz ve takib ettiğimiz bir yazarın, bize, "takibçilerim tarafından anlaşıldığını umuyorum" deyişinde htiğimiz âidiyetin, bizde uyandırdığı "bilen, anlayan, anlamış olan, anlayabilen, irtibatı olan ve BEN" hissini vermesi gibi; basit veya sıradan gözükürken, yazarın okurunu, takibçilerini, sevenlerini bir nevî onore etmesi ile beraber karşılıklı bir köprü kuran ve sürekliliği sağlayan bir güzelliktir bu.

 

Bu çerçevede, bizim de çok beğendiğimiz bir sahneyi paylaşalım. Cinayet Var adlı filminde, bir karakter diğerine bir fotoğraf gösterir. Fotoğrafta, bir okulun mezuniyet gecesinde çekilmiş bir kare bulunmaktadır. Bu kareye bakan seyirci, gördüğü üç kişiden ikisini hemen tanır. Fotoğraftaki birinci kişi, herhangi bir adam; ikinci kişi, seyircinin hem hikâye örgüsünde hem de o ân ekranda-perdede gördüğü adam; üçüncüsü de –belki tahmin edebileceğiniz gibi- (Hiçkok)tur ve film boyunca bu sahnenin filmdeki yeri ancak bir lahzâ kadardır.

 

“Sesli dönem”de İngiltere’de çevirdiği filmlerden Şantaj (1929), Çok Şey Bilen Adam (1934), 39. Basamak (1935) ve Gizli Ajan (1936), bahsedilmeye değer eserleridir (Hiçkok)un. Artık İngiltere çapında meşhur olmuş ve (Holivud)ta konuşulup tartışılan bir isim olmaya başlamıştır yavaş yavaş.

 

(Hiçkok) Amerika'ya geldiğinde, ilk olarak Titanik isimli bir film yapmak ister. Bundan vazgeçerek Rebecca (1940) isimli filmini çeker ve yaptığı ilk filmle de Oskar ödülünü kazanır. Kıymet çıkarmaktan çok kıymetleri keşfeden ve kendine mâleden Amerikan ruhu, onu da gelişen bünyesine katıverir hemen.

 

Peşinden, Şübhenin Gölgesi (1943), Öldüren Hatıralar (1946) ve Celse Açılıyor'u (1947) çekti (Hiçkok). İkinci Dünya Savaşı’na kayıtsız kalmadı ve ilk defa kendi tarzının dışına çıkarak, savaşla ilgili tek filmi olan Yaşamak İstiyoruz’u çekti (1944). Bu filmin mevzuu, "işleri yapmanın demokratik ve totaliter yolları arasındaki çatışmanın alegorisi olmayı hedeflemiştir"

 

Bunun ardından birkaç meşhur filmine daha imza attı ve artık şöhretinin zirvesine doğru ilerlediği bu demde, bütün kapılar kendisine açılmaya başladı. O durmadı; ne para, ne kadın, ne de filânca eğlenceye dalmadan, çalışmaya ve üretmeye hep devam etti. 1950'lere gelindiğinde, Trendeki Yabancılar, Cinayet Var, Arka Pencere, Çok Bilen Adam (yeniden çevirdiği tek filmi), Ölüm Korkusu, Gizli Teşkilat gibi filmlere imza atarak, sinema sektörüne tam anlamıyla damgasını vurdu. Bu arada, televizyonda kısa korku hikâyeleri serisini başlattı. Bir dönem ülkemizde de gösterilen ve alâka ile takib edilen "Alacakaranlık Kuşağı", işte onun eseridir.

 

Televizyon ile birlikte, şöhreti dünya çapına ulaşmış oldu.

 

Arzuladığı şartların artık hazır hâle geldiğini görünce, hemen bağımsız filmler yapmaya davrandı ve Kuşlar, Hırsız Kız, Topaz gibi büyük ses getiren filmlerini çekti. Bir ara ülkesi İngiltere'ye dönerek, Cinnet isimli filmine imza attı. Son filminden önceki bu film, (Hiçkok)un ilk eserlerine benzer bir hava taşıyor ve sanki yapmak istediklerinin hepsini yapabilmiş bir adamın o ilk gençlik heyecanını aramasına benzer bir hâleti ruhiye barındırıyordu. Vertigo ve Psiko gibi sinema tarihine damgasını vurmuş filmlerini de notlarımız arasına ekleyelim.

 

Kamera tekniği açısından birçok yeniliğe imza attığını söylemiştik (Hiçkok)un. İşte biri:

 

- «Notorious’ta (1946; Aşktan da Üstün), kalabalık bir salonun yüksek tavanına yerleştirdiği kamera, bütün salonu gösterdikten sonra muhteşem bir inişe geçiyor, bu kamera hareketi ev sahibesinin avucunda tuttuğu ve hikâyedeki gerilimin en önemli unsurlarından biri olan anahtarın yakın plâna girmesine değin sürüyordu.»

 

Fakat bundan daha vurucu ve seyircinin temâşâ zevkini katlayıcı bir filmi vardır ki, getirdiği teknik bakımından bir ilktir. Bu teknik, aynı zamanda, binlerce taklitçi çıkartacak kadar da büyüleyicidir. Rope (1948; Ölüm Kararı) adlı ilk renkli filminde, bir apartman dairesinde geçen ve bazılarının süresi 10 dakikaya varan toplam 11 çekimden oluşan film, çekimler arasındaki ustaca geçişlerle, kesintisiz tek bir çekimden oluşuyor hissini verir. Gerçekten de, seyrederken bu hiç farkedilmez ve sanki bir tiyatro eseri sahneleniyormuşcasına kesintisiz devam eder film. Mevzu olarak da dikkat çekici ve takdire değer bir filmdir bu.

 

Fransız sanatçılar, (Marsel Prust)u bir İngilizin keşfetmesinden ötürü htikleri utançtan olsa gerek, (Hiçkok)u iyi anlamış, analiz etmiş ve birçok göndermeler yaparak filmlerinde onu selâmlamıştır. Yine, birçok önemli film yönetmeninin adının önünde onun ismini anmışlar ve “Fransız (Hiçkok)” Henri-Georges Clouzot, “İtalyan (Hiçkok)” Dario Argento, “Amerikalı (Hiçkok)” Brian de Palma demişlerdir. Bunun yanında, Fransız Yeni Dalga’sının mimarlarından Claude Chabrol da, ona duyduğu hayranlığı gizlememiştir. François Truffaut ve Eric Rohmer gibi yönetmenler, filmlerinde yer yer onun başvurduğu unsurları tercih etmişlerdir. Ayrıca, meşhur Fransız sinemacı François Truffaut, (Hiçkok)la yaptığı bir dizi sohbeti Le Cinema Selon Hitchcock (1966; Hitchcock, 1987) başlığı altında toplamıştır. (Fransua Truffo), onun hakkında şöyle der:

 

- «(Hiçkok), yaptığı elli filmde, kendine has seçkin bir dünyayı sunmaktadır bize. Kafasının içindeki düşleri, saplantıları, zihnini kurcalayan konuları, büyük bir başarı ve ustalıkla gerçekleştirdiği sineması ile bize aktarır. (Hiçkok), sinemasında izleyici üstünde fizikî bir tesir oluşturmuştur. Bu başarı, tüm yönetmenlerin ulaşmak istediği noktadır. Sanatçı, toplumdan farklı bir yerde olan kişidir. Başarılı olabilmek için kendini toplumdan tecrid etmesi gerekmez. Bu durumda ise orijinalliğini zorlaması gerekir. Kendini toplumdan tecrid etmeden sanat telâkkilerini gerçekleştirebilen kişidir o. (Hiçkok), ibdâcı kişinin toplumla olan irtibat meselesini en iyi biçimde çözebilen sinema ustalarından biridir.»

 

Yine, hakkındaki birçok kitab, onun hayat ve eserlerini mevzu eder. Çok sayıda olan bu kitabların en mühimlerinden biri, John Russell Taylor'ın Hitch: The Life and Times of Hitchcock (1978; Hitch: Hitchcock’un Hayatı ve Dönemi) adlı çalışmasıdır.

 

Buna mukabil, tenkidçilerin bir çoğunun onu görmezden geldiği de şaşırtıcı bir gerçektir. O, “(Hiçkok)vârî”, “(Hiçkok) Tarzı” olarak ifade edilen bir referans biçimi olmayı başarmış nâdir yönetmenlerdendir ki, Pedro Almodovar onun hakkında şöyle der:

 

- «Şahsen benim en büyük ilham kaynağım, hiç kuşkusuz (Hiçkok)’tur.»

 

1976'da son filmi olan “Aile Oyunu” isimli filmini çeker. Büyük sporcu yahud yönetmenlerin son faaliyet veya eserleri çoğunlukla pek iç açıcı olmasa da, (Hiçkok) bu filmiyle de gayet başarılı bir esere imza atar ve 1979’da Amerikan Sinema Enstitüsü tarafından “Hayat Boyu Başarı Ödülü", 1980’de ise İngiliz Kraliçesi tarafından "Sör" ünvanını alır. “Nasıl çığır açıcı olunur?” sorusunu hayat ve eseriyle çarpıcı biçimde cevablamış bir sinema dehâsı olarak, aynı sene içerisinde (1980) dünyaya gözlerini yumar.

 

Aylık Dergisi 84. Sayı

 
Etiketler: Gerilim, ve, Korkunun, Ustası, Hıtchcock,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
01 Mart 2018
Fırtınaların Prensi
24 Ekim 2017
Gülmek Nedir? Kime Gülüyoruz? -VIII-
03 Ekim 2017
Gülmek Nedir? Kime Gülüyoruz? -VII-
31 Temmuz 2017
Gülmek Nedir? Kime Gülüyoruz? -VI-
03 Haziran 2017
Gülmek Nedir? Kime Gülüyoruz? -V-
09 Mart 2017
Gülmek Nedir? Kime Gülüyoruz? -IV-
03 Şubat 2017
Gülmek Nedir, Kime Gülüyoruz? -III-
04 Ocak 2017
Gülmek Nedir, Kime Gülüyoruz? -II-
30 Kasım 2016
Gülmek Nedir, Kime Gülüyoruz?
30 Temmuz 2016
Darbe Öyle Olmaz Böyle Olur!
30 Temmuz 2016
Bir Adam Yaratmak ve Trajik İnsan
04 Temmuz 2016
Varlık Sebebi...
03 Mart 2016
Milletler Arası Hukuk Açısından BM
01 Şubat 2016
Kamu Hukuku-Amme Hukuku Bahsi
07 Ocak 2016
5 Aralık 1999 Şanlı Metris Zaferi
03 Aralık 2015
Başyücelik Devleti "Yeni Dünya Düzeni" Devlet Şekilleri Bahsi Üzerine
05 Kasım 2015
Osmanlı Devleti'nde Ermeniler ve Günümüze Kadar Ermeni Meselesi 1324-2015
08 Ekim 2015
Tüm Zamanların En İyi Boksörü- III
04 Eylül 2015
Hilâl ile Haç’ın Ringe Çıkışı! II
05 Ağustos 2015
Rinklerin Yeni Prensi - I
05 Temmuz 2015
Genel Seçim Değerlendirmesi
29 Mayıs 2015
Selçuklular Devri'nde Ermeniler (1028-1246) ve Peygamberimizin Ermenilere Verdiği Amannâme
30 Nisan 2015
Ermenilerin Tarihî Kökeni ve Osmanlı Devleti Dönemine Kadar Ermeniler
02 Nisan 2015
Ermeni Meselesi ve Tarih Şuuru -Giriş-
09 Mart 2015
Korku Histerisi ve İslâm’ın İkinci Hâkimiyet Devresi
03 Aralık 2014
“Başyücelik Devleti“ ve Engelciler
16 Ekim 2014
Kültür Davamız Eserindeki "Tatbik Fikri ve Muhatap Anlayış" Bahsi Üzerine...
25 Eylül 2014
İman ve İspat, Bilgi’nin Doğuşu Üzerine...
28 Ağustos 2014
"Kültür Davamız" Eserindeki "Allah-Âlem-İnsan" Bahsi Üzerine
01 Ağustos 2014
"Zaman ve Şuur" Bahsi Üzerine
04 Temmuz 2014
"Kültür Davamız" Eserindeki "İki Yol ve Süzme" Üzerine
09 Mayıs 2014
Sakat Muhakeme - Karşı Yanlış- Üzerine
30 Nisan 2014
Kültür ve İdeoloji Üzerine…
29 Ocak 2014
“Aydın” Çağından mı Gazetedeki Köşesinden mi Sorumlu?
11 Aralık 2013
Eğitim Sistemimiz, Dershaneler ve Ak Parti
25 Kasım 2013
Kültürel Uyuşturma Operasyonu
01 Ekim 2013
Sanal Dünya, Gerçek Dünya ve Kitaplar
01 Eylül 2013
Günümüz İslamcılığının "İslam Anlayışı" Karşısındaki Çıkmazları Üzerine
01 Ağustos 2013
Dostoyevski’nin Cinler Romanı Üzerine Birkaç Not
01 Mayıs 2013
Batı Dünyası ve Temel Dayanakları Üzerine -3-
01 Nisan 2013
Batı Dünyası ve Temel Dayanakları Üzerine -2-
01 Mart 2013
Batı Dünyası ve Temel Dayanakları Üzerine -1-
01 Şubat 2013
Danton ve Robespiyer
01 Aralık 2012
Sert Rüzgarlar…
01 Aralık 2012
Entrikanın Mücessem Hâli: Joseph Fouche -3-
01 Kasım 2012
Entrikanın Mücessem Hâli: Joseph Fouche -2-
01 Ekim 2012
Joseph Fouché Üzerine… -1-
01 Eylül 2012
“Kadına Şiddet” Mevzuuna Dair
01 Ağustos 2012
“Berzah -Bütün Dalların Birleştiği Kök’e-” Eseri Etrafında
01 Temmuz 2012
Sıradan Bir Gün
01 Haziran 2012
Tümevarım ve Zaafiyeti Üzerine
01 Mayıs 2012
Mitolojiden Sinemaya
01 Nisan 2012
Van Gogh Sergisi Vesilesiyle Resim
01 Şubat 2012
Mitoloji ve Sinema üzerine (2)
01 Ocak 2012
Mitoloji ve Sinema üzerine (1)
01 Ağustos 2011
(Eymi Vaynhauz) ve Koyun Atlatma
01 Ekim 2010
Bir Filmin İyi Olduğu Nasıl Anlaşılır?
01 Eylül 2010
‘Seni Kim Kumanda Ediyor?’
01 Eylül 2010
Bir Romanın Konusu - Vesile Kimdir?
01 Ağustos 2010
Reenkarnasyon-Tenasuh Üzerine
01 Temmuz 2010
Tarkowsky’nin Son Filmi Offret-Kurban
01 Aralık 2009
Bir Tarkowski Klasiği: Stalker (İz Sürücü)
01 Haziran 2009
Andrei Tarkowski’nin Hayatı ve Sanatı Üzerine
06 Nisan 2009
Truman Show Filmi Üzerine
Haber Yazılımı