Yazı Detayı
25 Şubat 2022 - Cuma 13:21
 
Hayatı Düzenleyen Kurallar Bilime Değil, Dine Aittir
Mevlüt Koç
 
 

Zihinle algıladığımız her şeyin bir sebebi, buna mukabil koşulsuz, karşılıksız, pazarlıksız, kalbi duygularla ve içtenlikle yaşadığımız her şeyin de bir mazisi vardır. Lakin bizler sürekli açıklama peşinde koşan bir varlık olduğumuz için, her şeyin izah edilebilir bir sebebi olduğunu düşünür, düşündüklerimiz içinde en aşikâr olanını da etiketleyip açıklama diye şeylerin üzerine yapıştırmakta hiçbir beis görmeyiz. Oysa ortada gözle görülebilir, bizim mantığımıza uygun bir sebep olmayabilir. Fakat eşya ve hadiselere “sır idraki”nden uzak bir anlayışla yaklaştığınız zaman, hadiseye yaklaşan şuurun kuşatacağı alan olaylarla sınırlıdır, kuralları hiçbir zaman göremez. Bu da beslendiğiniz kültürün soyut meseleleri algılamakta ne kadar yetersiz kaldığını çok sık kullandığınız kavramlar hakkında aslında ne kadar az şey bildiğinizi ve tek referans noktası olarak bilimi tanıdığınızı gösterir.

 

Oysa “ölü” bir dilin içinden konuşan bilimin, tecride mevzu hususlarda bize söyleyebileceği şeyler kendi alanıyla; “kadavra mistisizmi”nin kuşattığı alanla sınırlıdır. Bilimin, ruhu olan her şeyi susturan pek çok hususta, varlığın kavranmasını imkânsız kılan felsefi konularda, hakikate ulaştırmayan, ama övünmekten de geri kalmadığı keşif ve icadlar hakkında söyleyeceği pek çok şey olsa da; mesele, akıl sermayesiyle tasarrufta bulunmanın hiçbir faydasının olmadığı akıl-ötesi, duyum-ötesi alana gelince, çaresizliğin hazin itirafı halinde susmak zorundadır. Dolayısıyla, branşlaştıkça dağılan, “bütün”ün idaresini kaybeden bilimin sadece telkin edilebilir, hal diliyle kavranabilir, tecride mevzu hiçbir hakikati bildirme gücü yoktur.

 

Çünkü hakikat cüz’i değil, Külli Akıl’ın emrindedir, mayası gizlidir, her bakan göze sırrını vermez. Hakikatleri bulundukları hal üzere görebilmek, iç güzellikteki mükemmeliyeti, İlâhî tekliflerden zevk almaktaki zarafeti, vakur bir yüzdeki ve vakur davranışlardaki asâleti görebilmek için, Külli Akıl’a ait meselelere ünsiyet kesb etmiş olmak gerekir. Zira “bilgi tek, çokluk bilinendedir.” Tek olan bilgi de, Allah ve Resûlü’nün bildirdikleridir. İlâhî sırların idraki hususunda ise akıl yetersizdir… Akla düşen pay, hayatımızda büyük etkisi olan sıradışı hadiselerin kestirilemeyeceğini bilmek, “gerçekleşmeden önce her şey mümkün olma özelliğiyle vardır” anlayışı içinde, henüz gerçekleşmediği için o şeye yok diyemeyeceğimizi, hadiselerin bizim mantığımızı aşan bir üst mantığı olabileceğini kabul etmektir.

 

Dolayısıyla, sosyal olan her şeyin siyasî, siyasî olan her şeyin de dinî olduğu hakikatinin üzerinden kuru bir mantıkla atlayıp, hayatı düzenleyen kuralların, hayatın kuşandığı, ona biçim ve muhteva, nizam ve intizam kazandıran formların dine değil, bilime ait olduğunu söylemek ve buna inanmak; hakikatin değil, kendi devamlılığının peşindeki bilime ve bilimcilere has kof bir söylem ve boş bir inançtır. “Sır diraki”nden uzak, ilmini, delil yokluğunu yokluğa delil sayan sakat bir anlayış üzerine bina eden sığ bir düşüncenin ürünüdür. İnsanın helâki de, hakikat idrakinin sekteye uğradığı bir alanda yaşayıp, kendi tedbirine güvenen takdiri Allah’a bırakamayan insanın tedbirinde gizlenmiştir. Çünkü her ân yeni bir tecelli ile varolan âlemde hayatı düzenleyen kuralların, hayata ifade ve gerçekleşme imkânı sunan formların, hayatın ritmine uygun bir yapıda olmaları gerekir. Uygunluk, “varlığın muhtevasından şuurun çıkardığı formun niteliğine, ritmin gücüne ve zıt kutuplar arası muvazenenin teminine bağlıdır.” “Muvazene âmili ruhtur ve İslâm zıt kutuplar arası muvazenenin üstün nizamıdır.”

 

Meseleye bu ölçülerin ışığında baktığımız zaman, “İslâm’da iki zıt şey veya şeylerin her birinde bulunan zıtlık”, ikiliği ikilik olarak ele alan, bunlardan “işine gelen”i olumlayan, diğerini dışarıda bırakan veya sadece bahis olarak geçiren Yahudi-Hıristiyan kültüründe olduğu gibi keyfi bir biçimde ele alınmaz. Hakikatin tüm unsurların birlikte göz önünde bulundurulmasını gerektirdiğini ihtar eden, “Her şey zıddıyla kaimdir-Küfrün kaynağını bulmayan tam imanda olamaz”, ölçüleri bağlamında, zıtlar yerli yerince ve eşsiz bir ahenk içinde İlâhî olanla bütünleştirilir.

 

Bu yolda en büyük pay, en ulvî vazife ve mükellefiyet, dinimizi bize sevdiren, “Allah’ı iki zıddı birleştirmesiyle bilen” ve bizleri bütünleyen (selâmete çıkaran) “bütünleyici”lerindir. Zira, “mutlak sanatkâr”ın en muhteşem iki eserinden birisi din, diğeri de insandır. Aynı zamanda, bir kültürün yükselebileceği en üst mertebe dindir. Dinden murad; zıt kutuplar arası muvazenenin üstün nizamı olan İslâm, insandan murad da Kudsî Hâdis’le bildirilen: “İnsan benim en büyük sırrım ve ben insanın en büyük sırrıyım”, hitabına muhatab “Gaye-İnsan Ufuk Peygamber” Resûlullah (s.a.v) Efendimizdir. Din güzellik sevgisidir, güzel olan her şey Hakk’tadır eşyaya da Hakk’tan yansır. Müessir ve eser bir ve tek olduğunda, güzellik de saf nur olur. Dolayısıyla Hakk’ın nuru taşıyabileceği nisbetde âlemdeki her varlığın üzerine düşmekte, her bir varlık istidadı nisbetinde varlığa dair tüm bilgiyi içinde barındıran tecelli nurunu kabul ederek, formunun taşıdığı nitelikleri geliştirerek kusursuz ve bütüncül biçimde var olmaktadır.

 

Varlıkların en şereflisi olan insanın da kusursuz ve bütüncül bir biçimde varolabilmesi; bütün bir dünyanın karşısında, bütün bir insan olarak durabilmesi için, hayatını düzenleyen kuralların ve bu hayatı kuşatan formların “Mutlak Hakikat” kutbuna bağlı olması şarttır. Aksi hâlde âlemde yolunu yitirmesi, iyi-doğru ve güzel olanın, kötü-yanlış ve çirkinle yer değiştirmesi kaçınılmazdır.

 

Nitekim, Tanrı rolüne soyunan kötü taklitçilere baka baka gerçek yaratıcısını unutan, acıyı da günahı da benimsemekten uzak Amerikan ruhsuzluğunun teslim aldığı modern-postmodern zamanların insanının hâli bu merkezdedir. Varlıkların birbirleri üzerindeki etkilerini, maddenin biçime, biçimin hareket ve muhtevaya direnmesini hesaba katmadan tabiata yaptığı rastgele müdahaleler tabiatı tükettiği gibi, yaratılış gayesi hilâfına sürdüğü hayat da insanın kendisini tüketti. Artık ne evrilebiliyor ne yücelebiliyor. Ne gerçek insan olarak kalabiliyor ne de gerçekten sevebiliyor. İhtimâller âleminin posasından ibaret muhtemel biri olarak, saadet duygusunun sefahat hissiyle, güzellik anlayışının teknolojiye duyulan hayranlıkla yer değiştirdiği, yitirilmiş bir hayatın içinde yuvarlanıp gidiyor. Bir taraftan, vicdanî ve ahlâkî hiçbir bağlayıcılığı olmayana, yükledikleri vazife ve mükellefiyet kendi alanıyla sınırlı yasalara “ideal değerler” gözüyle bakarken; diğer yandan da, dinî ihtiyaçları ortadan kalkmadığı için bunları karşılayacağı yeni yollar, bağlanacağı yeni hedefler arayışı içinde kıvranıp duruyor. Hayata “sır idraki”nden uzak, tek yönlü bakmaya ve dar kapsamlı düşünmeye meyyâl olduğu için de, yarınki krizi öngöremeyeceğini unutup, ileriye dönük uzun vadeli plânlar yapıyor… Saçmaladığının, gülünç duruma düştüğünün farkında değil.

 

Ruhunda hiçbir istinad noktası kalmayan, kendini bilmediği gibi başkasını da bilmeyen, Rabb’ini ve eserlerini bilmeye güç getiremeyen bu insan modeli; gerçekten bir rezillikler madeni ve utanılacak bir yaratıktır. Tâbi olduğu, hayatını yönlendiren normlar ve formlar, dinsel örgütlenmeler, model şartından mahrum ahlâk ve dünya görüşleri yetersiz, kutsal olmayan alanın düzenlenebilmesi için kutsalın içinde konuşma çabaları geçersizdir… Temel yahut dayanak noktası olarak da, yol gösterici ve denetleyici olarak da hiçbir işe yaramazlar! İlk ortaya çıktıklarında hayatla uyum içinde olsalar da, hayat gelişimini sürdürdükçe, artık kendisini kuşatamaz hâle gelen bu formlardan kurtulacak, kendini yeni formlar içinde ifadeye geçecektir.

 

İdeal olanı, suretin kendi hakikatine taşıdığı cevhere, cevherin kendini ideal bir güzellikte ve zenginlikte gösterebileceği ideal bir form giydirebilmektir. Sanatkârın bu yoldaki başarısı, estetik bilgisi ve sanatındaki marifeti, Allah’ın güzel isimlerinin sırlarına ve nurlarına olan ünsiyeti kadardır. Çünkü, “ibadet sanattır-sanat Allah’ı aramaktır.” Allah’la kul arasındaki ilişki, bir ibadet ilişkisidir, mabudu bilme nisbetinde gerçekleşir. Mabudunu bilmeyen ve tanımayan ibadet edemez… İbadetin ifade imkânı bulduğu formlar tamamlanmamış ve bütünleşmemiş olarak kalır. Ruhsuz biçimcilikten öteye geçemediği için de zevk hâsıl etmez, İlâhî tekliflerden zevk alma hissi giderek azalır. Lâkin, dinî ihtiyaçları devam ettiği için ihtiyacını karşılayacağı yeni yollar, bağlanacağı yeni hedefler arayışı içinde mekik dokur. Arayışlarının düştüğü yerden kalkmasına bir yararı olmasa da, kötü bir biçimde iyi bir Müslüman olmaya çalışan biri olarak, umudun kıyısında yaşamaya devam eder.

 

Dolayısıyla, “insan düşüncesinin Mutlak İdeal Değerler” ölçülerinin denetimi dışındaki “ideal değerler” arayışı ne kadar abesle iştigâlse, hakikate ulaştırmayan keşif, fetih ve icâdlarla övünmesi de o kadar anlamsızdır… Hakikati aramak, ona ulaşmak gibi bir derdi olmayan, bilimsel zihniyetinde boğulan insana has bir zihnî körlüktür. Düşünen şuurun kendine şuurunun olmadığını, yaratıkların en şereflisi olarak yaratılan insanın Hakk’ın halifesi olmak yerine, uşak olmaya özendiğini gösterir. Kendi içinde Mutlak Değer duygusu uyandırmayan böyle bir hayat yaşanmaya değer değildir, yitirilmiş bir hayattır.

 

Netice itibariyle “büyük sıfırlama”nın tam zamanı olduğunun açıkça dillendirildiği, yeni sistemin yeni yapılarının kurulduğu günümüz dünyasında “evrensel değerler” propagandasının hükümsüz kaldığı değerlerden boşalan alanı, Dijital Çağ’da da yine hiçbir insanî haslete yer vermeyen Dijital Faşizm’e has normlar dolduracak demektir. “Kuralları ben koyarım, istediğim zaman bunlara uymam-önce yasa, sonra yasayla her şey yapılır.” mantığı yine işleyecektir. Dolayısıyla, üzerlerine yapıştırılan “mostralık etiket”lere kanıp, tıpkı maddeye biçim verir gibi ruhumuza ölçü kazandıracak faziletlerin, insanı insan yapan hasletlerin, “Mutlak Hakikat” kutbuna bağlı olmayan formlarla kuşatılabileceğini, sözleşmeye bağlanabileceğini ve korunabileceğini düşünmek muhâli temennidir, muhâli temenni hamâkattir.

 

Aylık Dergisi 209. Sayı

 
Etiketler: Hayatı, Düzenleyen, Kurallar, Bilime, Değil,, Dine, Aittir,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
04 Aralık 2021
Yeni Çağın Yeni Ruhu ve Gelecek Yeni Kültür
01 Aralık 2021
Parçayı “Bütün”e Takdim Etmek Bütünü Parçaya Feda Etmektir
04 Ekim 2021
Dünya Hiç Olmadığı Kadar Küresel Çöküş Tehdidi Altında
03 Eylül 2021
Dil, Toplum ve Kültür Üzerine
01 Ağustos 2021
Gerçek İktidar “Mutlak Fikir”in İktidarıdır
02 Temmuz 2021
İnanmak Anlamaktır, “İman Zevken İdraktir”
16 Mayıs 2021
Hayat Nerede Başlar, Nerede Biter?
01 Mayıs 2021
Eşi ve Benzeri Olmayan Tarihi Bir Dönemden Geçiyoruz
01 Nisan 2021
En Güzel, En Yüce Olandır
04 Şubat 2021
Tesettür ve Estetik
02 Ocak 2021
Modadan Medet Ummak ya da Tribünlere Oynamak
01 Kasım 2020
Tarihin Dokusu ve Toplumların Yapısı Değişti
02 Ekim 2020
İlahi Tecelliler Hep Böyledir...
01 Ağustos 2020
Kriz Geçici Değil Yapısal
01 Temmuz 2020
Ava Giderken Avlanmak
01 Haziran 2020
İBDA’ya Muhatap Anlayış “Zevk” Temeline Oturmalıdır
02 Mayıs 2020
Sıradanlaşmanın ve Sıradanlaştırmanın Ağır Bedeli
03 Nisan 2020
Zalimin Mazlum Gibi Düşünebileceğini Ummak Safdillik Olur
03 Mart 2020
Hiç, Kiç ve Piç Olan Revaçta
01 Şubat 2020
İnsandan Murad, "Gerçek İnsan”dır
11 Aralık 2019
Tanrılarında Var Olmayanı Kullarında Vehmetmek
01 Kasım 2019
Sanat İnkarın Değil, İnanmanın Yeridir
02 Ekim 2019
Düşünen Şuurun Kendine Şuuru Yoksa...
01 Eylül 2019
Hakikate Ulaştırmıyorsa Hatta Uzaklaştırıyorsa Ay’a Gitmenin Anlamı Ne?
02 Ağustos 2019
Çareyi Yanlış Yerde Aramak
26 Haziran 2019
Oluşunu Zirvede Tamamlayan İki Büyük İnsan
01 Mayıs 2019
Evrensel Değerler mi, Vahşiler Sürüsüne Verilmiş Tavizler mi?
01 Nisan 2019
Üzerinden Yürüdüğünüz Kültür, Varacağınız Yer Üzerinde de Belirleyicidir
01 Şubat 2019
Modern Devlet Artık Daha Saldırgan
08 Ocak 2019
Kaynak Değil, İdrak Sorunumuz Var
06 Aralık 2018
Bundan Büyük Kriz mi Olur?
29 Ekim 2018
Beklentinin Tatlı Tuzağında Yiten “Cennet” Hayali
01 Ekim 2018
Yitik Ruhlar-Anlamsız Yüzler
02 Eylül 2018
Bir Başına
02 Ağustos 2018
Geçmişi Olmayanın Geleceği de Olmaz
01 Temmuz 2018
Ölüm Ruhun Hurucu, Hayat Öte Yakada
01 Haziran 2018
Bilgi ve İlgileri
01 Mayıs 2018
Soğuk Savaş Sıcağa, “Aydınlanma” Yanmaya Dönüyor
05 Nisan 2018
Formların Varlık Giymesi ve Varlığı Kaybetmesi Süreklidir
01 Mart 2018
Bütüne Duyulan Arzu
27 Ocak 2018
Sadece Olayları Görüyor, Kuralları İse Hiç Görmüyoruz
27 Aralık 2017
Kategorilerin Keyfiliği
24 Ekim 2017
Varlık Sayılarla Değil, Ruhla Bilinir!
03 Ekim 2017
“Bütün”ün İdaresi Elden Kaçınca…
05 Eylül 2017
Hayatın Kökeni Sırdır, Sır İdraki Güzellik İdrakidir
31 Temmuz 2017
Dinden Çıkış Sürecinde Yeni Safha
27 Haziran 2017
Karmaşık Sistemler, Gerçek ve Uyduruk İstikrar
03 Haziran 2017
Geleceğe Dönük Bir Hamle Olarak 16 Nisan
14 Nisan 2017
Gerçek Yenilik İlâhîdir
05 Nisan 2017
Gelecek Geçmiştedir
03 Şubat 2017
İlerleme İlleti
01 Aralık 2016
Aydınlanma(K) mı, Ateşte Yanmak mı?
30 Kasım 2016
Yeni Sistemin Yeni Yapılarını İnşa Süreci
06 Kasım 2016
İllegalite Artık Batı'nın Resmi Politikası
03 Ekim 2016
Modern Haramiler Uşaklarıyla Pusuda
05 Eylül 2016
Hadlere Riayet
04 Temmuz 2016
Zevk'e Dair
05 Mayıs 2016
Tanrı'yı Oynamanın Ağır Bedeli
05 Mayıs 2016
İnsanlık Okka Hesabı Tek Haysiyetli Ses Türkiye!
01 Ocak 2016
Gözden Öz'e
03 Aralık 2015
Ortalama İnsan
04 Eylül 2015
Bilgiye Giden Yolda Dil
29 Mayıs 2015
İmkânsızlığın Dünyası
30 Nisan 2015
Zayıfın Kuvveti
06 Şubat 2015
Oyun Büyük, Plan Şeytanî
16 Ekim 2014
"Kötü Bir Orkestranın İçinde Kalan Usta Şef"*
28 Ağustos 2014
Geçmiş Geleceği Aydınlatmadığı Zaman
01 Ağustos 2014
Dünya Düzenine Dönüşen Yalan
04 Temmuz 2014
İşlenmedik Suçun - İşlenmedik Günâhın Bedelini Ödemek
29 Ocak 2014
Beklenmedik Olanın Gücü
25 Kasım 2013
"Esatir ve Mitoloji" Vesilesiyle
07 Kasım 2013
Kültürün Nüfuz Ve Sirayet Edebilirliği
06 Kasım 2013
Bir Fikir Nasıl Temsil Edilemez
11 Şubat 2013
Gelecek Yeni Kültür
01 Kasım 2012
Öngörülemezlik - Tümlenemezlik
01 Ekim 2012
İzafiyetin Kısır Döngüsü
01 Eylül 2012
“Dünya Görüşü” Üzerine
01 Ağustos 2012
Münasip Görmek ya da Uşaklığa Özenmek
01 Haziran 2012
Meçhule Hürmet Tavrı
01 Mayıs 2012
Halleri Suretlere Giydirmek
01 Nisan 2012
Peşin Fikir Hikmeti ve Peşin Hükümcülük
01 Nisan 2012
Doğrulama Hatası/Doğrulayıcılık Mihrakı
01 Mart 2012
Sivil Toplumun Temel Çelişkisi
01 Şubat 2012
Yönlendirici İlke
01 Ocak 2012
Alemşümul Sistem Olmadan, Alemşümul Siyaset Olmaz!
01 Aralık 2011
Kılavuz Yıldız Olmak
Haber Yazılımı
barandergisi.net/