Yazı Detayı
04 Ocak 2017 - Çarşamba 12:29
 
I. Psikolojiye Giriş
Hanife Kındır
 
 

-PSİKOLOJİ-

I. Psikolojiye Giriş

Psikoloji; zihnî süreçleri, insan davranışlarını nedenleri ve sonuçlarıyla birlikte inceleyen bir bilim dalı olarak tanımlanıyor. Psikoloji kelimesi, Yunanca ‘psykhe’ (ruh) ve ‘logos’ (bilgi) kelimelerinden meydana geliyor. Fransızca ‘psychologie’ sözcüğünden alıntı... Bu sözcüğün mânâ olarak dilimizde karşılığı ise ‘ruh bilimi’... Psikoloji kelimesinin bu mânâya geliyor oluşu, ruhu inceleyen bir bilim olduğunu zannettirmemeli... Psikolojinin konusu; halet-i ruhiye, organizmaların içinde bulundukları duruma göre yaptıkları davranışlar, daha açık bir ifadeyle; insan ve hayvan davranışları... Ancak psikoloji, öncelikle insanı ele alır. Hayvan davranışları üzerinde araştırma yapması da insan davranışlarını daha iyi anlayabilmek için... İnsan üzerinde yapılması uygun olmayan kimi deneyleri, bazı hayvanlara uygulayarak insan davranışlarının anlaşılmasına yarayacak ipuçları arar. Yani insan davranışlarına daha sağlıklı anlayabilmek için hayvan davranışlarını vasıta olarak kullanır. Psikoloji uzun zaman (özellikle yapısalcılık ve işlevselcilik ekollerinde) ‘zihnî hayatın, şuur hadiselerinin bilimi’ şeklinde tanımlanmış. Bu dönemlerdeki psikologlar insanın iç âlemini, “içe bakış metodu (iç gözlem)” ile açıklamaya çalışmış. Zihni bir bütün olarak değerlendirmek yerine parçalar hâlinde ele almışlar. Daha sonra bu metodun psikolojinin ilmîn bir dalı olabilmesi için yeterli olmadığı kanısına varılmış. Çünkü bu metotta gözlemi yapan ve gözlenen aynı kişi olacağından, sonuçların tutarlı ve güvenilir olamayacağı, ayrıca doğru olup olmadığını kontrol edilemeyen vâkıalar üzerinden bir bilim dalı meydana getiremeyeceğini düşünmüşler. Bu ve benzeri nedenler sonunda psikologlar, psikolojinin tamamen olmasa bile büyük ölçüde gözlemlenebilen, çözümlenebilen ve ölçülebilen olması gerektiğine inanmışlar. En sonunda yukarıda da belirttiğimiz gibi bugün psikoloji bilimi, “davranışın incelenmesi” olarak da tanımlanmış ve böylece konusunun ne olduğu belirlenmiş. Psikoloji, insanın içinde bulunduğu duruma göre neyi, neden ve nasıl yaptığı ile uğraşıyor. Günümüzde psikolojinin alanı çok geniş… Bu yüzden de bölümlere ayrılıyor. Bunlar;

-Sosyal Psikoloji: Topluluklarla ferdin birbirleriyle ilişkilerini inceler. İnsanın toplum içindeki davranışlarının araştırıldığı psikoloji dalı...

-Patolojik (Marazi) Psikoloji: Zihnî bozukluklarını inceler.

-Gelişim Psikolojisi: Psikolojinin bu bölümü hayvan psikolojisi, çocuk psikolojisi ve yetişkin psikolojisi olarak üçe ayrılıyor.

-Uygulamalı Psikoloji: Psikolojinin hukuk, tıp, eğitim gibi alanlara uygulanmasını ele alır.

II. Psikolojinin Tarihi

Geçmişe baktığımızda insan mefhumunu derinlemesine araştıran birçok filozofla karşılaşırız. Ve felsefe tarihinin eskilere dayandığını, fakat psikoloji ilminin tarihçesinin çok da uzun olmadığını görebiliriz.

Bugün “Modern Psikoloji” olarak tanımlanan Psikoloji İlmi, 19. yüzyılın son çeyreğinde bir fizyolog olan Wilhelm Wundt’un çabalarıyla bir bilim dalı olmuş. Daha evveline bakacak olursak; Eski Yunan’daki Yunan Filozoflarının ele aldığı kimi bahislerin de bugün “Modern Psikoloji”nin ilgilendiği mevzuular arasında olduğunu görebiliriz... Aynı şekilde fizyoloji ve biyoloji ilminin de psikoloji içinde köklerini bulmak mümkün... Bu yüzden psikolojinin tek başına bir bilim olması geçmiş yüzyılın biraz üzerinde olmuş. Ve özellikle felsefe ilminin sürekli etkisinde kalmış. 19. yüzyıl psikologlarından biri olan Hermann Ebbinghaus bu durumu şu şekilde ifade etmiş: “Psikoloji uzun bir geçmişe fakat kısa bir tarihe sahiptir.” 1892 yılında ilk bilimsel psikoloji organizasyonu olan APA (Amerikan Psikoloji Derneği) kurulmuş. 1908’de bir İngiliz psikolog olan William McDougall, psikolojiyi bir ‘davranış bilimi’ olarak tanımlamış. Böylece psikoloji felsefeden bağımsız bir bilim olma özelliğini 20. Yüzyılın ilk dönemlerinde kazanmış.

Psikoloji Bilim Dalı’nın tarihçesini incelerken, bunu kronolojik bir sırayla, yani basit bir oldubitti ile paylaşmak yerine, günümüze gelene kadar bu ilme fikirleri, oluşturdukları sistemler, bakış açıları ile önemli değişiklikler getiren isimleri ve anlayışları aktarmanın daha faydalı olacağını düşünüyoruz.

İlk olarak “Modern Psikoloji”nin babası sayılan Wilhelm Wundt’un ortaya koyduğu psikoloji anlayışına bakalım. Wilhelm Wundt (1832-1920) görev yapmakta olduğu Almanya Leipzig Üniversitesi’sinde 1879 yılında kurduğu laboratuvar sayesinde deneye dayalı psikolojinin ilk adımlarını atmaya başlamış. Wundtçu psikolojinin ana konusu ‘zihnin yapısı’dır. Zihnin veya bilincin kendi kendisini düzenleme yeteneği üzerinde yoğunlaşmış ve bu yüzden onun sistemi ‘iradecilik’ olarak biliniyor. Ayrıca, zihnin yapısını incelemeye alan Wundt, ‘yapısalcılık’ ekolünün de kurucusu… İnsan zihnini incelerken ‘içe bakış yöntemi’ni psikolojiye kazandırmış. İçe bakış yöntemi, bir deneyimi ancak bunu yaşayan kişinin gözlemleyebileceğini söyler. Wundt, psikolojinin bu metod üzerine oturtulması gerektiğini savunmuş.

Wundt’tan sonra onun ortaya koyduğu ‘yapısalcılık’ metodunu benimseyen ve bu anlayışa yeni katkılar sağlayan psikolog Hermann Ebbinghaus (1850-1909) olmuş. Ebbinghaus, deneye dayalı hafıza çalışmalarına yoğunlaşmış ve bu alana öncülük eden isim olmuş. Çalışmaları bugün de etkisini sürdürmekte… Unutma eğrisi ve aralık etkisinin (akılda tutma aralığı) keşfi, ortaya koyduğu önemli bulgular olmuş. Unutma eğrisi; bir kişinin öğrendiği bilgilerin hızlı ve büyük kaybını ifade eder. Hafıza ile hatırlama zamanı arasında ilişki kuran bu eğri, aralık etkisini yani bir verinin akılda tutma aralığını veriyor. Ayrıca günümüzde de desteklenen öğrenme eğrisini keşfeden ilk psikolog...                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                            

Yapısalcılık ekolünün devamı olan ve psikoloji ilminin deneye dayalı olarak yerleşmesine katkıda bulunan bir başka önemli isim Edward Bradford Titchener (1867-1927)… Titchener kendisini Wundt’un takipçisi olarak ilan etmiş; fakat Wundt’un ortaya koyduğu sistem ve bakış açısıyla bir bağlantısı olmadığını söylüyor bazı psikologlar. Titchener, yapısalcılık adı altında kendi yaklaşımını ortaya koymuş. Wundt, mekanik ve pasif hatırlatma fikirlerine rağmen zihnin şuur elemanlarını iradî olarak kontrol edebilecek güce sahip olduğu görüşünde ve bu öngörüsü üzerinde çalışmalar yapmış. Titchener ise, bu çağrışımların zihnin elemanları arasında oluşan mekanik bağlantı düzeni üzerine yoğunlaşmış. Titchener’ın sistemine, şuur deneyimleri ve yaşantıları denilebilir. Şuur deneyimlerini incelerken bilincin farklı bileşenleri arasında içe bakış yöntemini kullanmış.

Yapısalcılık sistemi içerisinde değerlendireceğimiz son önemli isim; Oswald Külpe (1862-1915)… Külpe, daha çok Wundt'un izini sürmüş. Umumiyetle de ilk defa Wundt’un ortaya koyduğu ‘iç gözlem’ metodu üzerinde çalışmış. Ve bu metodun doğruluğunu teyit eden çalışmalar yapmış.

İşlevselcilik yaklaşımına bakacak olursak; İşlevselcilik, Sosyal Bilimlerde, özellikle Sosyoloji ve Sosyokültürel Antropoloji disiplinlerinde esas olarak en derinde ferdî biyolojik gereksinimleri yerine getirme temelinde ortak çareler arayarak tesis edilmiş olan içtimâî müesseseleri ya da müesseseleşmeyi açıklamaya çalışan bir paradigmadır. Gördüğümüz gibi işlevselcilik bir başka deyişle işlevsel analiz olarak da ifade edilen bu paradigma o döneme damgasını vuran sosyolojik bir ekol...  Bu ekolün öncüsü William James (1842-1910) kabul ediliyor. Fakat James bir psikoloji sistemi oluşturmamış ve psikolojide yeni bir düşünce ekolü ortaya koymamış. O dönemde Amerika’da oluşan ve tabiî ki psikolojiye de sızan işlevselci atmosfer içinde etkili bir şekilde yazıp, düşünebilen bir isim olmuş. James’ın, 1890 yılında yayınlanan ‘Psikolojinin İlkeleri’ isimli kitabı yapısalcı ekolden işlevselcilik ekolüne doğru yönelimlere sebep olmuş. Kitap zihnî işleyişin sinir sistemiyle bağlantısından bahsediyor. Ve bunu biyolojik temellere dayandırıyor. James şuura yeni bir bakış getirmiş. Ayrıca psikolojinin metodları, heyecan ve alışkanlıklar üzerine çalışmalar, içgüdü ve muhakeme, ilgilendiği mevzuular arasında olmuş. İşlevselcilik ekolünün devamı olan ancak James gibi psikolojiye yeni bir alternatif getirememiş, sadece işlevselcilik paradigması altında düşünen, o dönemde öne çıkan diğer psikologların isimlerini de yukarıdaki tabloda görebiliriz.

 Davranışçılık; I. Dünya Savaşı sıralarında bir grup Amerikan psikoloğun, yapısalcılığa ve işlevselciliğe karşı çıkmaları ve şuurun iç gözlem yöntemi ile incelenmesine kuşku ile bakmaları sonucu ortaya çıkan, şuur hâllerinin değil, davranışların, gözlenebilir durumların incelenmesi gerekliliğini savunan psikoloji kuramıdır.

Bu ekolün önde gelen temsilcisi ise John B. Watson (1878-1958)… Watson şuur ve zihin kavramlarına hiç başvurmadan psikolojik olguların saptanabileceğini ve açıklanabileceğini savunmuş. Watson, psikolojide yeni bir ekol kurmak gibi güç bir işe girişmiş. 1915’de davranışçı prensibleri insan psikolojine uyarlamaya başlamış. 1914’te Davranış: Karşılaştırmalı Ruhbilime Bir Giriş ve 1919’da Bir Davranışçının Bakış Açısından Ruhbilim adlı kitapları yayınlanmış. Bu kitaplarda da görüleceği üzere, Watson, gelenekçi psikoloji yaklaşımına karşı durmuş ve bunun yerine ‘davranışçılık’ yaklaşımını psikolojiye kazandırmış. 1928’de de eşiyle birlikte Bebeğin ve Çocuğun Ruhbilimsel Bakımı başlıklı kitabı yayınlanmış. Psikolojinin bir bilim dalı olabilmesi için deney ve gözlemlere dayanması gerektiğini savunmuş. Bundan dolayı Davranışçılık yaklaşımı psikolojinin bilim dalı olmasına önemli katkılar sağlayan bir ekol olarak kabul ediliyor. Watson’dan sonra, onun kurduğu davranışçılık ekolü çevresinde çalışan birçok psikolog olmuş. Bunlar psikoloji alanında yeni çalışmalar yapmış ve birçok eser ortaya koymuş. Edward Chace Tolman (1886-1959), Edwin Ray Guthrie (1886-1959), Clark Leonard Hull (1884-1952) bu psikologlardan bazıları...

Gestalt Psikolojisi ise; zihnin çalışma prensiblerinin bütüncüllük, paralellik ve kendi kendisini düzenleme olduğunu öne süren psikoloji teorisi... Bu teori 20. Yüzyılda Almanya’da ortaya çıkmış. Wundtçu oluşuma karşı olan gestalt psikoloji, elementçilik üzerinde yoğunlaşmış. Gestalt psikologlar, Wundt sisteminde ifade edilen “nesnelerin algısının elementlerin bir çeşit yığını” şeklinde oluştuğu fikrine karşı çıkmışlar. Ve ancak duyusal elementlerin birleşmesiyle yeni bir şekil oluşturduğunu öne sürmüşler. Örnek verecek olursak; bir grup müzik notasını bir araya getirdiğimizde bu kombinasyondan, ferdî elementlerin, yani tek tek notaların kendisinde olmayan yeni bir şeyin (bir ezginin) ortaya çıkacağını söylemişler. Yani İbda Hikemiyâtı’ndan öğrendiğimiz çerçevede ifade edecek olursak, bu psikologlar; “bir bütünün kendisini oluşturan parçaların toplamından fazla bir şey olduğu” görüşünde olmuşlar. Gestalt psikoloji yaklaşımının kurucusu Alman psikolog Max Wertheimer (1880-1943) kabul ediliyor. Bu yaklaşım Wertheimer’ın Phi Fenomeni adını verdiği bir araştırma çalışmasıyla gelişmiş. Phi Fenomeni, sabit olan nesnelerin belli bir aralıkta ve hızlı bir biçimde sunulması sonucunda oluşan, gerçekte olmayan hareket algısıdır. Arka arkaya gelen resim ya da ışık noktaları bir birim olarak algılanır. Günümüzdeki sinema hadisesi buna örnek gösteriliyor. Sinema perdesine art arda yansıtılan karelerin, insan zihninde hareket ediyormuş gibi algılanması, phi fenomenini doğruluyor.

 

Yararlanılan Kaynaklar:

  1. Selman Erdem (1981). Psikoloji, İstanbul: Işık Matbaası
  2. Duane P. Schultz, Sydney Ellen Schultz (2001). Modern Psikoloji Tarihi, İstanbul: Kaknüs Yayınları.
  3. https://tr.m.wikipedia.org/wiki/Vikipedi
  4. Yılmaz Özakpınar (2011). Psikoloji Tarihi, İstanbul: Ötüken Neşriyat A.Ş
  5. http://www.nedirnedemek.com

Aylık Dergisi 146. Sayı, Aralık 2016

 
Etiketler: I, Psikolojiye, Giriş
Yorumlar
Haber Yazılımı