Yazı Detayı
01 Haziran 2018 - Cuma 11:21
 
İbda Fikriyatında Ruh ve Beden Düalizmi -IV-
Burak Çileli
 
 

Dîvan şairi Hâfız’dan okuyalım:

“Tair-i gülşen-i kodsem, çî dehem şerh-i firâk Ke der in damgeh-i hadise çün oftadem”

Sadeleştirilmiş hâli: Kuds gülşeninin kuşuyum, bu maddî âlem hadiselerinin tuzağına nasıl düştüm, bu ayrılığımı nasıl anlatayım.

Ruhu kuşa benzetmesini, girdiği beden zindanını da ten kafesine benzetmesini Dîvan edebiyatından görüyoruz. Yine Hâfız’dan sadeleştirilmiş olarak:

“Bu çeşit bir kafes, benim gibi güzel bir kuşa lâyık değildir.

Rıdvan gülşenine gideyim, ben o yeşilliğe lâyığım.”

Aslî vatanına, yani Cennet’e lâyık olduğunu söylüyor burada. Hazret-i Mevlâna da, “can kuşu”nu şöyle konuşturuyor:

“Ben neredeyim, hapishane nerede,

ben kimin malını çaldım ki,

beden zindanına hapsedildim.”

Beden/nefs’in tezkiye edilmesi meselesi... Salih Mirzabeyoğlu, “ölmeden ölme” mevzuu üzerinden bedenin ruha tâbi kılınması anlamında öldürülmesi bahsine giriyor ya; “bedene” kelimesi “kurbanlık deve” demek. Yani “kurban edilmesi gereken binek” anlamına geliyor. Bunun için de, Füsûs’ül-Hikem’den “İshak Kelimesindeki Hakikî Hikmet” fassını okuyun. Hakkî Hikmet diye de geçer bazı tercümelerde. Bu mevzuun Batı tefekküründeki karşılığı, varoluşçu felsefenin kurucusu Kierkegaard’dır. O da, felsefesini İshak Aleyhisselâm’ın Kitâb-ı Mukaddes’teki kurban kıssası üzerine bina etmiştir. Varoluşluğun hakikati İslâm tasavvufundadır aslında.

Yine Hazret-i Mevlâna’dan:

“Morg-i bağ-i melekûtem, eyem ez âlem-i hak

Çend ruzi sahteend ez bedenem”

Sadeleştirilmiş hâli: Melekût bağının kuşuyum, toprak âleminden, madde dünyasından değilim. Ne var ki bedenimden, maddeden, bana birkaç günlük bir kafes çatılmıştır.

Hazır aklıma gelmişken şunu da araya sıkıştırayım; ruhun hadiseleşmesi, aynı zamanda da ruhun maddeleşmesidir dedik ya. Materyalizm, maddecilik demek, malûm. “Mater”, Latince “anne” demektir. Bu da Newton’un ikame ettiği bir tâbirdir. Aslı Frigyalılara kadar gider; “Meter” ismiyle Frigyalılardaki “ana tanrıça” kültüdür. Çeşitli kadim kültürlerde Kybele, Artemis gibi isimlerle yer alan şişman kadın tasvirli ana tanrıça heykelleri, aslında bütün bir kâinatı temsilen “iri cüsseli” insanı temsil ediyor. Dişi figürün kullanılması, küllî tabiatı, kâinatın küllünü, küllî nefsi yahut küllî cismi sembolize etmesinden kaynaklanıyor. Tabiat dişidir ya! Bu örnekte de yine, “Peygamberler olmasaydı medeniyet olmazdı” tezimizden hareketle mitolojinin kökenini semavî dinlere ait hikmetlere bağlıyoruz. Batı’nın uydurma “dinler tarihi”nin iddia ettiği gibi, tek tanrılı dinler mitolojilerden türemedi, bilakis mitolojilerden tutun en sapkın pagan inançlara kadar hepsi, semavî dinlerin tahrifinden meydana geldi. Felsefe ekolleri de böyle türemiştir.

Kafes; Kafş; Pabuç; Beşerî Sıfat

Şimdi dünyaya fırlatılmışlık-sürülmüşlük hadisesine Mirzabeyoğlu’nun “İnsanlık Tarihi” şiirinden misâl vereyim:

“Kaygan bir zemin... yaya

Âdem’le düştüğüm yer”

Dünyayı kastediyor burada Mirzabeyoğlu

“İlk kez karşımda eşya”

Fenomenler âlemini ilk kez görüyor. Dünyaya düştü ya!

“Baş döndüren perdeler”

Bilen ve bilinen arasındaki şuur katmanlarını düşünün. Perdeli değildi insan o âlemdeyken. Eşyanın hakikatini, varlığın hakikatini, kul haddi içinde, ne ise o hâliyle, aslıyla görebiliyordu. Dünyaya sürüldükten sonra, yahut ruh, nefs ve bedenle perdelendikten sonra, süje ve obje ikiliği, bilen ve bilinen ikiliği doğdu. Bilgi, bilenin bilinene doğru faaliyetle, gayretle kazandığı bir şeye dönüştü. O âlemde süje ve obje, yani bilen ve bilinen ayrımı yok. Daha doğrusu süje ve obje aynı. O yüzden eşyanın hakikatini biliyor; yani hakîm. “Abdülhakîm Koltuğu” makâmı gelsin aklınıza. İkilik bu âleme mahsustur. Epistemolojinin mevzuudur bu. 

“Yürüdüm ve düşündüm

Düşündükçe üşüdüm

Ağlayışım gülüşüm

Havvâ da süren rüyâ

Kuş kafesi iskelet”

 

Bakın, iskeleti o da kuş kafesine benzetiyor. “Ortak sembol” mevzuundan bahsetmiştik en başta. Ortak sembol ama tamamen aynı şeyi kasdetmiyor Mirzabeyoğlu. Onu da söylemiş olayım. İçini, kâinat çapında bir muhasebeyle, öyle bir dolduruyor ki “kafes”in. Meselâ Kur’ân-ı Kerîm’de geçen, Hazret-i Musa Tuva Vadisi’ne geldiğinde, Allah’ın ona “ayakkabılarını çıkar” diye hitap etmesi... “Kafes”in “kafş” ile iştikak ilgisi; “kafş” pabuç demek. Beşerî sıfatlarından arın diyor bir mânâsıyla ona. Bu etimolojik ilgileri Salih Mirzabeyoğlu “Ölüm Odası”nda kuruyor. “Beşer” kelimesinin köklerinde de “kabuk” mânâsı var zaten; “Madde Nedir?”den “Bir ve Bin” başlıklı bölümde, “Ruhun hadiseleşmesi” ile ilgisi içinde işlerken gördük. Batı’dan ve Dîvan edebiyatından örneklerini verdiğimiz ruh ve beden düalizmi etrafında “kafes” gibi sembolleri Mirzabeyoğlu, “tevhid sırrı” içinde, kâinat çapında bir genişlikte ele alıyor. Bunun tekrar altını çizmiş olayım. 

“Akıl Kaabil’de ket

İki yüzlü bir âlet

Adım atsam da ay’a

Sürek avında koşu

O değil bu değil şu

Gözönünde fuhuşu

Cahil eyler söz güyâ”

Sadede geliyoruz yavaş yavaş. Şimdi “Ölüm Odası”nı okuyoruz, anlayamıyoruz, sıkılıyoruz belki. Birazdan okuyacağım metin hem “Tilki Günlüğü”nün “Muhabbet Kuşu” başlıklı bölümünde geçiyor, hem de “Damlaya Damlaya” ve “Ölüm Odası” adlı eserlerin başında... Basit gibi gözüken bir hadise anlatıyor Salih Mirzabeyoğlu. Onun eserlerinde, umumiyetle ilk girişte verdiği rüyalar ve rüya gibi yorumladığı hadiseler, ana paragraflar, bütün bir eserin toplayıcısı, tohumu, tomurcuğu hükmündedir. Peşi sıra gelecek olan metinler, o girişte verdiği ipuçlarının açılımlarıdır. “Ölüm Odası”na da, dediğim gibi daha önce “Tilki Günlüğü”nde ve “Damlaya Damlaya”da verdiği bir hadiseyi zikrederek giriyor. Burada şöyle bir antr-parantez izah da yapayım; Allah Resûlü ile ilgili olarak Hakikat-i Ferdiyye davasından bahsederken Salih Mirzabeyoğlu, Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nden istifade yollu olarak şunu söyler: “Rüya vahyin 46’da biridir” Hadis’i, vahyin ilk 6 ayda rüyada başladığına işaret eder. Ondan sonra vahiy, uyanıkken gelmeye başlıyor. Fakat Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri -yani Kumandan-, aslında Allah Resûlü’nün bütün hayatı rüyadır, diyor; o ilk 6 ay, rüya içinde rüyadır. Bunu tasavvuf bahsine uyarladığımız zaman, velilerin uyanıklığı, “yakaza-uyku ile uyanıklık arası”dır, hikmetine çıkar. Meselâ Tilki Günlüğü’nde “Levha” ismiyle yer alan rüyalar var. Bir de “Düşvârî” ismiyle “uyanık” hâlde müşahede ettiği gündelik hadiseler var. Çünkü Hakikat-i Ferdiyye davası içinde Hakikat-i Muhammediyye’ye mazhar olmuş olan Mehdi Muhammed de, bütün bir dünya hayatını rüya olarak görüyor. Fikir açılımları, o rüyanın tâbirleri mânâsına geliyor. İmâm-ı Rabbânî Hazretleri, Mehdi’nin Velâyet-i Muhammediyye’ye en kâmil derecede sahip olacağını söyler Mektubât’ında. O yüzden bakın meselâ Telegram’ı, “avrat” olarak mânâlandırıyor. Cihazın başındaki pislikleri Nympha olarak sembolize ediyor vs. Bunları hep böyle rüya figürüymüş gibi alıyor ve fikir açılımlarının ifade vesilesi kılıyor. Hattâ öyle ki; Nymphalar’ın, kötü tabiatı temsil eden “pislik” mânâsı olduğu gibi, aynı zamanda da ruhun, nefsle ve bedenle olan ünsiyetinde, ilişkisinde, “alıcılık”, yani dişilik kazanmasını temsil eden böyle bir müspet sembolik mânâsına da işaret ediyor. Vahdet sırrında, tevhid sırrında vardır bu bahis, İBDA külliyatından hatırlarsınız; “pisliği pislik, lâşeyi lâşe olarak görmeyen göz” diye geçer Vahdet-i Vücud’ta. Füsûs’ta, İdris Kelimesi’ndeki Kuddusî Hikmet başlıklı bölümden alınmıştır İBDA külliyatına. Vahdet-i Vücud makâmına ermiş veliler, varlığı öyle kapsayıcı bir şekilde müşahede ediyorlar ki, bunun içinde domuz, pislik, HADES varken varlığı bunlara kadar teşmil etmek sakıncalı değil midir? Eserde müessiri görme makamına eren idrak seviyesi için o, pislik ve lâşe hükmünde değildir. Tabiî Şeriat nezdinde değil hikmet plânında böyle. Şeriat plânında pislik, pisliktir. Salih Mirzabeyoğlu en menfî kavramı bile sırasında müsbete irca ederken yahut müspet tarafıyla da anlatırken -sözleri, eserleri çok katmanlıdır demiştik ya- yeri geldiğinde Nymphaları farklı bir anlamlandırma içinde de kullanıyor. Burada okuyacağım basit gibi gözüken metin, aslında bir rüya gibidir. Müşahede ettiği gündelik bir hadiseyi anlatıyor aslında ama bütün o “uyanıklık” hâlinde şahit olduğu ne kadar vaka, cisim, şahıs gibi unsurlar varsa, aslında kendi kimliğinin yansımaları olarak görüyor. “Ölüm Odası”nın girişinde, “Takdim” başlığı altında:

“Evimin geniş ve uzun bir balkonu var... Mevcut tahta ve çıtaları kesip biçerek birbirine yakıştırdım ve pekâlâ bir parmaklık yaptım... Geçen sene (1992) sunta ve tahtadan çattığım çiçekliklerin yanına, çöpe niyetine yol kenarına atılmış büyük peynir tenekelerinden edinerek ve onları da kesip biçerek yeni çiçeklikler ekledim... Sonra, toprak ıslah çalışmalarım... Geçen seneki çiçeklerden kalma tohumları ve meyve çekirdeklerini ekmem... Ellerim, hapçıların elleri gibi kesik içinde ama, emeğimden ve eserimden mesudum... Uğraştığım işin, ruhumu teskin eden bir tarafı var... Tıpkı hâmile kadının, geçmiş doğum sancılarının hatırasıyla yeni bir doğum sancısından kaçınma tecrübesini andıran nafile bir sığınak gibi olsa da, söylediğim üzere bana nefes payı gelen bu çabadan mesudum!

*

Muhabbet kuşu... Kimbilir kimin evindeki kafesinden firar etmiş ve benim bahçeyle bir seviyedeki evin balkonuna konmuş...”

 Bunu anlatıyor Mirzabeyoğlu ama rüya görüyor gibi düşünün. Rüyadaki muhabbet kuşu!.. Kendi ruhunu temsilen... Yahut Hazret-i Mevlâna’nın “can kuşu”na tekabül ediyor. Devam edelim:

“Lâtifeli bir dille söylersem; demek zevk sahibiymiş... Uyku mahmuru gözlerle çay ve sigaramı içmek üzere balkona çıktığımda, 13-14 yaşlarındaki komşu çocuğu Yalçın, “amca şu kuşu yakalar mısın?” dedi... Baktım, ayakları ve kanatları bir kafes imkânındaki sıçramalara uyarlı muhabbet kuşu... Bilmem yakalayabilir miyim?.. Neticede yakaladım... Kuşun zaten sahibi olmayan Yalçın, kendi mâlik olma arzusunu askıya aldı ve onu sahibleneceğim kesin kanaatiyle bana, hakkı olmayışına rıza tavrıyla baktı... Ama çocuk; bilmez miyim onun yüreğinin kuş gibi sektiğini...”

Bakın burada çocuk sâfiyetiyle kuş motifi arasında ilgi kuruyor. Orada çocuk aynı zamanda kendi saflaşmış, küllîleşmiş ruhunun sembolü. “Bilmez miyim” derken, bizim avamî anlamda kurduğumuz empatiyi kurmuyor o. “Zâhirde herkese karışmışlık ve kaybolmuşluk” makâmıdır bu bir tarifiyle de; Batı tefekküründe, Edmund Husserl’in fenomenolojisinde, “başkasının beni” bahsinde karşılığı bulunmaktadır. Evet:

“Balkondaki delikli bir çamaşır sepetinin altına koyarken, “kuş senin!” dedim.

*

Kimin olduğundan habersiz kuş, çamaşır sepetinin içinde, kafesteki alışkanlıkları ile hareket etmeye çalışıyor ama, tuhaf... Yanlamasına tel kafese yapışmaya uyarlı ayaklar, bizim çamaşır sepetinin yapısı karşısında başarısız... Kuşa kuşluğunu öğretecek değilim; lâkin bunun düşe kalka hareketleri bana çırpınan bir fareyi andırıyor... Böyle olmayacak... Acıyorum... Yalçın’ı tel kafes almaya yolluyorum... Ve içine bir gölge düşmesin diye tekrarlıyorum:

-“Kuş senin!”

Yâni kafes de!

*

Kuş gitti... Hâli ise gözümün önünde... Avuçlarımın içinde körük gibi inip kalkan göğsü, çarpan yüreği... Minicik gagasıyla, ümitsiz de olsa elimi gagalayıp kurtulmak istemesi... Kafese ilk girdiğinde, ürpertiden kabaran tüyleri... Aradan birkaç dakika geçmeden, birden canlanıp çevik hareketlerle şuraya buraya sekmesi ve yemlere yumuluşu... Emniyet ve güven hissi... Onu çok iyi anladım!”

Yine bakın “onu çok iyi anladım” diyor. Yukarıda, “zâhirde herkese karışmışlık ve kaybolmuşluk makâmı” diye tarif ettiğimiz bu mevzu, estetik ve sanatta, özdeşleyim diye uydurukçaya tercüme ettikleri “einfühlung teorisi” olarak yer alır. Devam:

“Kafes, insana hürriyetin aksi bir intiba verir;...”

Nitekim Eflatuncu felsefede karamsar bir bakış olarak öyle olduğunu gördük. Hür olan ruh, süflî âlemin unsurlarından yaratılmışlığından dolayı tabiî zorunluluk ve determinizmle kayıtlı bedene hapsolunca, hürriyeti tabiî zorunlulukla, bir bakıma mekanizmle ketleniyor, kısıtlanıyor. Ruhun tekrar hürleşmesi gerekiyor. Ama bakın burada kafes motifinin delâlet ettiği menfî anlamı kaydırıyor Mirzabeyoğlu. Devam: 

“...oysa muhabbet kuşu, benim hâlime nazaran bunun tam tersini ilham etti bana... Diyesim o ki:

-“Âlemde bâr olur hâlime bigâneler!

Bâr: Yük... Yâr?..”

Tele-gram / Tele-yük / Tele-yâr

“Bâr” Farsçada “yük” demek. Bakara Sûresi’nde Amene’r-Resûlü olarak da bilinen, “Allah hiçbir nefse tâkatinden fazlasını yüklemez” meâlindeki Âyet’in orijinalinde “Lâ yükellifullahu...”daki yüktür bu kastedilen; külfet yani! “Tilki Günlüğü”nde yer yer geçen “Zeki bey” mahlas karakteri karşısında, onun sabrını deneyen menfî dişi arketipi temsilen “Külfet hanım” mahlas karakteri gelsin aklınıza. Ruh, bedene ilişmekle, beden ve arada meydana gelen nefs, ruha yük olmaya, ruhu taciz etmeye başlıyorlar. Aynı zamanda ruhun, nefs ve beden üzerinden Kâinat ile kurduğu bağları sebebiyle, coğrafî çevre ve sosyal çevre dahil dış dünya da ona yük oluyor. Zaten ruhun bütün bu kuşatan katmanlarla mücadelesi, insanın imtihan sırrıdır demiştik. “Yük” kavramına çok dikkat edin. Meselâ Mirzabeyoğlu, “telegram” kelimesini bu hikmetler üzerinden mânâlandırırken “tele-gram” diye ayrıştırıp, “gram”ı ağırlık/yük birimi olarak yorumlar. Bundan dolayı bir yerde telegram için “tele-yük” tabirini kullanır. Yani ruhunun hürriyet hamlesine imkân sağlayan bir anti-tez hükmündedir Telegram bu mânasıyla. Zaten cihazın başındaki Nymphalar ona, “biz senin zıddınız” diye çemkiriyorlar! Vesilesiyle, Deccal’a Hıristiyan teolojisinde “anti-christ / mesih karşıtı” denildiğine şimdilik küçük bir işaretle yetinmiş olayım. Amene’r-Resûlü’de geçen bu Âyeti bilhassa tasavvufî tefsirleri üzerinden incelediğiniz zaman muazzam hikmetler yakalarsınız. Bu “yük” kavramı üzerinden kurulacak çok irtibat var ama süremiz yetmeyeceği için kısa geçmek durumundayım. Fakat tekrar altını çizeyim; burada kuş ve kafes motifleri vesilesiyle fikrini serdederken bir kötümserlik yahut menfîlik  iması yok. “Âlemde bâr olur hâlime bigâneler!” sözüyle, “Ölüm Odası” adını verdiğim çalışma odamdayken, benimle uyumsuz olan, bana eziyet veren insanlardan uzaktayım demek istiyor. Kendi kendimle başbaşa kalabildiğim, kendi saf varoluşumu yaşayabildiğim bir yer “Ölüm Odası” diyor. “Âlemde bâr olur...”un ilk anlam katmanı bu. Bir de derin ve hattâ zıt anlamda bir katmanı var ki, o da “Âlemde yâr-dost olur...”a çıkıyor. “Ölüm Odası”, onun çalışma odasıdır düz mânâsıyla ama sembolik anlamlarıyla, nefsidir, bedenidir, dünyadır, yeryüzüdür, kâinattır. Telegram’daki anlamlarıyla da sathî mânâsıyla cezaevidir ama derin katmanında, telegramın yapılmasında vasıta rolü bulunan, bedenini kuşatan “aura-hâle”dir. Telegram adlı eserin sonunda verdiği, “Tilki Günlüğü”nde de geçen ve “bazı rüyalar vardır ki 30 sene sonra çıkar” misâli, hadiseyi 9 sene öncesinden haber veren şu rüya:

 

“LEVHA: 10 Şubat 1991... Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne çıkmışız... Üzerimizde kefen... Üstünde de kırmızı bir zeminde “Doğsun Büyük Doğu benden doğarak!” yazısı bulunan bir yafta... Etek kısmında, “İlahi kör faturası” diye bir yazı; Mustafa Saka bunu, “Deccal” mânâsına yorumluyor!..”

Rüyadaki “kefen”, Telegram’daki “aura-hâle”ye işaret ediyor ve Üstad Necip Fazıl’la aralarında geçen Yevmiye adındaki esrarengiz diyaloglardan “kefenlemeye karşıyım”la ilgisi mevcut. Bu Yevmiye’nin de zıt anlamına, vesilesiyle yer verir “Ölüm Odası”nda. “Kefen”in, “ağır yüklü” anlamına gelen “mukad” kelimesiyle ebced alâkası da bulunmaktadır. Kafes motifi, işaret ettiği birçok anlama nazaran hep bir “kuşatan”a delâlet etmektedir. Hem kötümser hem de iyimser mânâsıyla bir arada ele alıyor Salih Mirzabeyoğlu. Yani âlemde onun hâline bâr olacak kimseler ve vakalar olmasa o, tekâmül edemeyecek. Yani telegram olmasa, Kumandan “Telegram Felyesofisi” adını verdiği bu eserleri yazamazdı işin açıkçası. Bundan, Telegramcılara minnet duyacağımız anlamı çıkmaz elbette! Cezalarını çekecekler! Hukukî yoldan tabiî!..

(Gülüşmeler...)

“Bâr”ın yük mânâsı var dedik. Aynı zamanda da “yâr”, yani “dost” demiş. “Âlemde bâr olur hâlime bigâneler!” “Âlemde yâr olur hâlime bigâneler!” “Yâr”ın “bilezik” -kuşatan- mânâsındaki “yâre” ile iştikak alâkası vardır ki, yine iştikak ve ebced alâkaları içinde “telegram” kelimesine tekabül eder. Uzatmayalım; “Âlemde bâr olur hâlime bigâneler” sözü şikayet mevzuu gibi görünürken, aslında bâr olmasa, tekâmül edemeyecek dedik. Nasıl ki Hegel diyalektiğinde tez, evvelâ kendi anti-tezini doğuruyor ve sonra o anti-tezle karşılaşıyor ki, bir üst senteze ulaşabilsin. Anti-tezini doğurmasa ve onunla çarpışmasa, bir üst senteze çıkamaz. Sonra bu sentez de, bir tez olarak kendi zıttını doğuruyor ve yine onunla çarpışarak yine bir üst senteze varıyor. Böylece devam ediyor. Salih Mirzabeyoğu’nun fikrî açılımlarına vesile olan seyr-i sülûkunda, “bâr-yük” hükmündekiler de böyledir. Dışarıdan gelen, nefsine tesir eden “uyaranlar”dır bunlar. Bu uyaranlar, onun nefsinde mündemiç olan fikirlerin o mevzu üzerinden açılımlarına vesile oluyor yahut icmâlden tafsile çıkarıyor. “İbda” kelimesi, “bir yerden bir yere çıkarmak” demektir bir anlamıyla da. El-Kasip Hazretleri ile ilgili bir menkıbe vesilesiyle, geçen konferansımızda anlatmıştık bunu.

“Ölüm Odası”ndan devam edelim:

“Bu hâdiseyi yazmamın sebebi, çalışma odama “Ölüm Odası” diye bir isimle, bu isim altında bir eser yazmaktı. TİLKİ GÜNLÜĞÜ’nde yerini alan bu hatıra, Kartal Cezaevi’nde Telegram seansları başladıktan sonra, devamı gelmeyen bir not almanın başlangıcı ve bana “Ölüm Odası” diye bir durumun hakikati olarak göründü. Orada, başlangıçtan bugüne kayda değer cümlelerden biri şuydu:

-“Bu, sanki bir modern büyücülük; ve robot insan imâl etme hayâl ve çalışmalarına mukabil, doğrudan doğruya insanı robotlaştırma işi...” ”

Hürriyet ve Zorunluluk Paradoksu

Yine geldik aynı mevzuya; ruh, hürriyetin temsilcisi, beden ise tabiî zorunluluğun, determinizmin, mekanizmin temsilcisidir. Bir röportajında dediği gibi, “Ölüm Odası”nda Mirzabeyoğu, hâkim Batıcı düşüncenin mekanik kâinat-mekanik hayat-robot insan -ki içgüdülerinin esiri postmodern günümüz tüketim toplumu bu tarife girer- algısını yıkmayı, bunu yıkarken de İslâm’ın duygu, düşünce ve davranış alışkanlıklarını -ki hürriyeti temsil eder- kazandırmayı amaçlıyor. Bunun hikemiyatı... En baştan beridir alâkaları içinde vere vere geldiğim bir takım semboller, toplayıcı anlamlara sahipler. Zihninizde pekiştirmeye bakın bu hususları. Kafes onun nefsi, kafes onun bedeni, kafes onun bedenini kuşatan, kendisi üzerinden Telegramın yapıldığı “aura-hâle” adındaki enerji alanı; aynı zamanda Telegramın kendisi vs... Meselâ Telegram’a “modern büyücülük” demesi... “Telegram” kelimesinin ebcedi, Felak Sûresi’nin âyetlerinin toplam ebced değerine tekabül ediyor. Felak ve Nâs Sûreleri, Allah Resûlü’ne yapılan büyünün çözülmesi için vahyedilmiştir. Nüzul sebebi budur. “Şer” yani kötülük kelimesinin en fazla geçtiği sûredir Felak Sûresi. Bu da Batı tefekküründe “teodise” adıyla kötülük problemi olarak tartışma ve inceleme mevzuudur. Epikür’den başlamıştır bu mesele; Allah madem ki mutlak iyi, mutlak doğru ve mutlak güzeldir. Öyleyse yarattıklarında niçin hata, kusur, noksanlık ve kötülük var? Böyle başlıyor teodise tartışmaları. Felsefe tarihinde epey kalem oynatılmıştır bu alanda. Bunun da İslâm’daki karşılığı, şer problemidir ve meseleyi toplayıcı sûre, Felak Sûresi’dir. Tabiî Mirzabeyoğlu, Felak’ın iştikaklarından girip mevzuyu bugüne kadar hiç ele alınmadık çaplarda şumüllendiriyor.

(Hasan Uğur- Hocam özellikle Hicrî birinci asırdan sonra kelâmcılar çıkmış ortaya. Kelâmcılar bu mevzu ile ilgili çok yazmışlar. Kaza ve kader mevzuu etrafında tartışmışlar.)

Bu mevzu hürriyet ve zorunluluk paradoksu üzerinden Batı’da tartışılmıştır. Asla da işin içinden çıkamamışlardır. Salih Mirzabeyoğlu da meseleyi Batı tefekkürüne ait bu kalıplar üzerinden ele alır çoğunlukla. Çünkü kelâm alanında söylenen her şey söylenmiş zamanında. Hürriyet ve zorunluluk kavramları üzerinden İslâmî açılımlarını yapar bu mevzunun. Bu kadar nazik bir mevzuda, hem avamın aklını doyuracak hem de havassa hitap edecek derinlikte ele alır. Mirzabeyoğlu, hürriyet ve zorunluluk meselesini, tarihte benim kadar kapsamlı ele alan yoktur diyor. Meselâ Telegram’ın temsil ettiği ruh ve nefs, ruh ve beden, ruh ve “Avrat-Nympha”lar savaşı, aynı zamanda da hürriyet ve mekanik zorunluluğun savaşıdır.  

 “Teknik”, İBDA külliyatında “uygulanmış ilim” olarak tarif edilir. Makine, felsefî mekanizmin, mekanik ilminin uygulanmasından doğmuştur. “Bir ilmin yanlışı müntehasında açığa çıkar” hikmetini külliyatı takip edenler hatırlarlar. İşin müntehasını başından görme makâmında olanlardan Üstad Necip Fazıl, daha 80’li yıllarda, Salih Mirzabeyoğlu’nun başına gelecekleri görüyor ve bilmeden hizmet ettirdikleri vasıtasıyla ona, “Bu makine gide gide öyle bir yere gidecek ki, bir âleme, beşerî hiçbir cehde yer kalmayacak hiç...” diyor. Yani insan iradesine ve hürriyetine yer kalmayacak mânâsında... Bunun da en mütekâmil pratiği, Telegram projesidir. Hürriyet ve mekanik zorunluluk mücadelesinin en zirvesidir Mirzabeyoğlu’nun verdiği savaş. Çözülmeyi bekleyen “makine bilmecesi”! Ayrıca yine eserin başında, “Allah çilesini çektirmediği şeyin nimetini vermez... Hakikaten ıstırab!” diyor. Telegram’a atıf!.. Istırab, elem, çile, tekâmül vesilesidir veliler için. “Telegram felyesofisi” kapsamındaki eserlerinde melâmet, horluk, zillet, fakr, riyazet, idam-ı nefs, bela, musibet, şiddet ve zahmet gibi kavramlar etrafında işlenen bu mevzu Batı tefekküründe, “asketizm-çilecilik” adıyla yer almaktadır. O sözün evvelinde “Müşahede lâzım” diyor Üstad. Müşahede makâmı olarak bahsetmiştim. Eflatun’un, ruhun saf hâlde ideler âlemindeyken herşeyin hakikatini müşahede etmesi, sonra beden zindanına girdikten sonra zulmete bulanmasıyla müşahedenin kapanması, bilgide özne ve nesne ikiliğinin meydan gelmesi, tekrar o ideler âlemini müşahede edebilmek için nefs-beden zindanından hürriyete kavuşması gerektiği mevzuunun tasavvuftaki karşılığıdır müşahede ve ihsan mertebeleri. “Ölüm Odası”nın başında yer alan, eserin toplayıcı cümle ve paragraflarıdır bu sözler. “Ölüm Odası” bu mânâda, ruh ve beden düalizminin sosyal ve siyasî hadiselere kadar varan kâinat çapındaki bir genişlikte ele alınışıdır. Nitekim “Ölüm Odası”, ebcedi itibarıyla “mescen-cezaevi” kelimesine tekabül ediyor. Cezaevi, beden mânâsının yanı sıra bir bakıma da dünya, yeryüzü, kâinat anlamlarına gelir; yani mekân. Ayrıca eserin Hazret-i İsa’nın nüzülü mevzuuyla alâkasından da söz etmiştik başta. Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri Füsûs’ta, Hazret-i İsa’nın bedeninin “siccîn” denilen, kötü tabiattan arınmış hâlde daimi tabiattan yaratılmış olduğunu söylüyor. “Siccîn” Kur’ân’da da geçer. Tafsilatına giremeyeceğim ama “siccîn” kelimesinin, cezaevi mânâsına gelen “mescen” ile aynı kökten olduğunu belirteyim sadece.

Ruh ve beden düalizmi dedik. Eril ve dişi düalizmi dedik. Telegramın bu anlamda dişi vasfından, yapma nefs, sûnî nefs mânâsından bahsettik; Salih Mirzabeyoğlu’nun hürriyet hamlesine mevzu anti-tez yönünü anlattık. Telegram olmasa, onun derece artışı mümkün olmayacaktı. Bu minvalde “telegram” kelimesinin, “büyük derecelere çıkma, büyük işlere yükselme, derin ve gizli mânâyı araştırma” anlamlarına gelen “tesvir” kelimesiyle ebced denkliğinden söz ettik. Konuşmama burada son vermek istiyorum. Sorusu olan yahut söz almak isteyen var mı?

“Ruhun Tahayyüz Sahası”

(Hasan Uğur: Hocam, Salih Mirzabeyoğlu’nun, “İbda Diyalektiği”nde, özellikle sizin bu konuşmalarınızın büyük bölümünü kapsar nitelikte bir sözü var; biz ruhçuluğun hakikatine bağlıyız diyor.)

Evet, bizim ruhçuluğumuz aksiyoncu bir ruhçuluktur; biz, ruhu ve ruhçuluğu, hava tabakasının yeryüzüne mıhlı olması gibi, bütün kemmiyet ve keyfiyet plânlarıyla insanın tahayyüz sahasına perçinli görüyoruz, diye geçer külliyatta. Batı’daki idealist ve spiritüalist-ruhçu felsefeler, maddenin hakikatini reddeden veya maddeyi ve bedeni bütünüyle kötü olarak niteleyen görüşlerdir. Meselâ felsefeci Piskopos Berkeley’in görüşleri böyledir demiştik. Hıristiyan olması bakımından fikirlerinde “Kitâb-ı Mukaddes/Kutsal Kitap” kokusu var ancak aynı kaynaktan malûl diye bahseder Mirzabeyoğlu. Berkeley’in fikirlerinin eksik, güdük ve havada kalmasından dolayı Lenin, “Materyalizm ve Ampiryokritisizm” adlı eserinde haklı olarak yerden yere vurur onu. Duyu organları olmasa diyor Berkeley, meselâ bu masaya dokunduğunda zihnine bu masayı var kılan duyuyu aradan çıkardığında, bu masa yoktur, çünkü dış dünyayı var kılan, duyu organlarının zihne yolladığı verilerdir, diyor. Bu mânâda Kâinat, yani dış dünya yoktur demeye getiriyor. Kâinatın mahiyeti yokluktur, evet. “Sefine” adlı eserinde, “Kefalet Meselesi” başlığı altında Telegram sırasında yaşadığı ilginç bir tecrübe üzerinden duyu organlarının alet ve temsil rolünden de bahsediyor Mirzabeyoğlu. Yani Berkeley’in görüşlerinin nisbî bir hakikati bulunmaktadır fakat materyalistlerin eline malzeme verecek derecede aşırıya kaçmıştır. Aynı şekilde, dünyanın “sefillerin sefili âlem” nitelenişi içinde o âlemin unsurlarından yaratılmış bedenin, “kötümser” olarak algılanışının İslâm’da bir hakikati vardır. Öte yandan da, İmâm-ı Gazali Hazretleri, “bu âlemden daha güzeli yoktur” der. Sanki “sefillerin sefili âlem” nitelendirmesine muhalefet gibi gözüküyor ama kasdı, Allah’ın isim ve sıfatlarının tam tezahürü bakımından bu âlemden daha güzeli yoktur. Güzel’in tarifi için tam tezahür, tam ifade hâli demiştik. Çünkü varlık, Zât âlemi, Emr âlemi ve Halk âlemi olarak üstten alta doğru, yani letâfetten kesâfete doğru taayyün ederken, emr yani ruh mertebesine geldiğinde, tam tezahür edememiş olmaktan dolayı henüz onda zuhur sıkıntısı bulunmaktadır. Halk âlemi mertebesinde tam tezahür ediyor, dişileşiyor, tabiatlaşıyor; bu mânâda da, Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nin “Hakk’ın kadında görünüşü daha tamdır” sözü vechile, Allah’ın isim ve sıfatları tam görünürlük kazanıyor. Bunun Batı’daki karşılığı “iyimser teodise” mevzuundadır. Fakat Batı’da iyimser teodise ile kötümser teodise, alâkası bulunduğu hürriyet ve zorunluluk paradoksuna çözüm bulunamayışından dolayı çatışır kendi aralarında.

(Hasan Uğur- İsim ve sıfatlar dediniz. Hicri 1. Asırdan sonra kelâmcıların çıkması ve Allah’ın sıfatlarını aşırı derecede irdelemeleri neticesinde bunun onları sapıklığa kadar götürme durumu var. Salih Mirzabeyoğlu ve İBDA Diyalektiği buna nasıl bakıyor?)

 Kelâm mevzularına fazla giremedim henüz. Fakat Eşârî ve Mâturîdî kelâm ekolleri arasındaki ihtilafı tevil yoluyla telif eder Mirzabeyoğlu. Mutezile zaten Aristocu sapık bir kelâm ekolüdür. Fakat şu bakımdan da incelenmesi gerekiyor; Eşârî kelâmı o terminolojiyi de altyapı edinir. İmâm-ı Eşâri Hazretleri, eski Mutezile âlimidir, biliyorsunuz. Tövbe ettikten sonra da, yine aynı terminoloji üzerinden bu kez Ehl-i Sünnet dairesinde itikad müdafaası yapıyor. Ayrıca İbn-i Sina, Farabî, İbn-i Rüşd gibi sapık kelâmcıları da Ehl-i Sünnet kelâm ekolleriyle beraber, karşılaştırmalı olarak incelemek lâzım. Ehl-i Sünnet kelâmcılarından argümanlara da başvurur Mirzabeyoğlu. Ancak daha çok, Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’ne ağırlık verir. Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri, bir yönüyle Eşârîdir diyebiliriz ama bazen de Eşârîleri eleştirir. Ehl-i Sünnet âlimlerinin de kendi aralarında “rahmete vesile olucu ihtilaf sırrı” nevinden ihtilaflar olabiliyor. Salih Mirzabeyoğlu kendi fikir sentezinde oralardan da istifade etmiştir ama hem o ihtilafları telif ediyor hem de çok daha derin mevzulara giriyor. Bunu söylerken, Salih Mirzabeyoğlu’nun istifade ettiği, geçmiş İslâm büyüklerine karşı bir edep hatasına düşmeyeyim diye fazla bir şey söylemek istemiyorum. Eski kaynakları çok iyi okuyup, öğrenip, sonra da Salih Mirzabeyoğlu’nun bu mevzulara nasıl izah getirdiğini inceleyin demekle yetineyim. O zaman muazzam bir çap ve derinlik göreceksiniz İBDA Külliyatında.

(Bahattin Yeşiloğlu- Telif, iman artar mı eksilir mi meselesinin izahında gözükür “İbda Diyalektiği”nde.)

Evet. En basitinden o mevzuya enteresan bir izah getirmiştir meselâ.

(Bahattin Yeşiloğlu- Bir de Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nden hareketle Kumandan, “insan dünyaya efendiliği gözüksün diye sürüldü” der.)

Hata ve efendileşme bahsi!.. İyimser teodisenin mevzuu olmalıdır bu. Bu, Hıristiyanlıkta yok işte. Pavlus’un İseviliğe sonradan sokuşturduğu “aslî günah doktrini”; insanın doğuştan günahkâr olması inancı var Hıristiyanlıkta.

(Bahattin Yeşiloğlu- İbda Külliyatında, Hacer’ül-Esved ile efendileşme arasında ilgi kurulur Hazret-i Âdem’in hatası sebebiyle dünyaya sürülüşü mevzuunda.)

Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri, yani Mirzabeyoğlu, “hata” kavramını ne kadar iyimser bir yoruma tâbi tutuyor değil mi? İnsan, efendiliği öteki varlıklarla ilişkisi içinde, eşya ve hadiseleri teshirinde gözüktüğü için dünyaya sürülmüştür.

(Seyirciler- Teşekkür ederiz. Ağzınıza sağlık.)

Arayla beraber 4 saate yaklaşan bir süre sabır, ilgi ve dikkatle dinlediğiniz için, ben de teşekkür ederim.  

 

Aylık Dergisi 164. Sayı

 
Etiketler: İbda, Fikriyatında, Ruh, ve, Beden, Düalizmi, -IV-, ,
Yorumlar
Haber Yazılımı