Yazı Detayı
05 Temmuz 2015 - Pazar 04:14
 
İdeolojik Dolandırıcılık; Demokrasi
Sezai Dilbilen
 
 

Devlet adlı eserinde Platon demokrasiyi tanımlarken ‘ayak takımının rejimi’ der. “Ayak takımının rejimi”. Buradaki ‘ayak takımı’nın elbette klasik tarzda ‘halk’ ile yahut ‘avam’la tam ilişkisi yoktur. Buradaki ayaktakımından kasıt, bir yönüyle ‘çapulcu’ sürüsü, fikir ve keyfiyete dair üzerinde herhangi bir iz taşımayan ‘vasıfsız fakat her işe burnunu sokmayı pek seven ehliyetsiz kimseler’dir. Belli bir kesimce kabul gören “halkın, halk için, halk tarafından yönetimidir” tanımı ise Abraham Lincoln’ün Gettysburg konuşmasında yer almıştır. Diğer taraftan günümüzde üzerinde hemfikir olunmuş, tartışmasız bir demokrasi tanımı mevcut değil. Hatta denilebilir ki, en vasat adamdan en bilge adam sayısı kadar demokrasi tarifi mevcuttur. Nihayetinde demokrasi fikrin kendisi değil, tarzı-üslubu-metodu gibi bir şey olduğu için herkes o tekneye kendi fikrini rahatlıkla koymakta, zehirle bal aynı teknede harmanlanabilmektedir. Bu hâl ‘demokrasinin gereği’ şeklinde kutsal hale büründürüldüğünden kimse de itiraz etmiyor, edemiyor.

Misaller;

Liberaller, demokrasiyi, bireyci terimler çerçevesinde oy sandığında ifadesini bulan rıza olarak görürler. Yani demokrasi, düzenli ve rekabete açık seçimler ile aynı şeymiş görülür. Sosyalistler, geleneksel olarak, halkın katılımına dayalı radikal bir demokrasi şeklini benimserler. Kapitalist demokrasi olduğu gerekçesi ile liberal demokrasiyi dışlayan sosyalistler, iktisadî yaşamı kamunun denetimi altına almak isterler. Muhafazakârlar, liberal demokratik yönetimi benimsemekle birlikte, bu demokrasi, mülkiyeti ve geleneksel kurumları, terbiye görmemiş ‘halk yığını’nın iradesinden korunma ihtiyacını karşılayacak nitelikleri barındırmalıdır. Anarşistler, doğrudan demokrasiyi savunurlar ve süreklilik arz eden halkçı katılımla beraber radikal âdem-i merkeziyetçilik vurgusu yaparlar. Ve son olarak Faşistler, totaliter demokrasi dairesindeki fikirleri benimserler. Hakiki demokrasinin mutlak diktatörlük olduğu düşüncesini taşırlar.”

İlk bakışta demokrasi ‘fikirlerin buluşması yahut kapışması olarak algılanabilir ancak dikkatlice incelendiğinde ve tarihî vaka olarak baktığınızda ‘demokrasi girdiği ülkelere yahut kültür ortamına” felaketten başka bir şey getirmemiştir. Bilenle bilmeyenin reyinin eşit tutulduğu bir sistemden bahsediyoruz ve bilenlerin cemiyet içerisinde azınlık halinde kaldığı ise herkesin malumu. Yine zorbanın yahut gücü elinde bulunduranın çok kolaylıkla zayıfı ve cahili aldatabileceği apaçık bir vakıa. Hoş, sermaye sahiplerinin ‘yoksul’ kitle üzerinde ki tesirini hiç saymıyoruz bile… Yeri gelmişken Nurettin Topçu’nun bir tesbitini hatırlatalım; “Demokrasi, keyfiyetin yerine kemiyeti koyduğu gibi ruhun yerini de maddeye bağışlıyor.” (Devlet ve Demokrasi, 143)

Bu kaskatı vakıa karşısında demokrasi’yi içerisinden hakikate varılacak bir yol olarak görmek ya demokrasiyi bilmemek yahut hakikat çilesine talip olmamaktır. Öncelikli olarak başa alınması gereken peşin fikrimiz ‘doğru düşünce olmadan doğru düşünme faaliyet olamaz” ilkesi ve “hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?” mutlak ifadesi olmalıdır. Çünkü ‘demokrasi’ bir ayırt etme ve seçme’ metodu ise, “kime ve neye nisbeten?” sorularının cevabını da vermek zorundadır. Böyle bir durum ise hâlihazırda demokrasinin kendi kendisini imha etmesi veya inkâr etmesi demektir. Bu da demokrasiyi halkı idare etmek için bir afyon olarak kullanan kesimleri rahatsız eder. Bu rahatsızlığın neticesi olarak zaten ‘demokratik müdahale’ adı altında darbeler, katliamlar, uluslararası operasyonlar gerçekleştirilir.

Nisbet meselesi ‘tatbik fikir’ demektir. Biraz daha dar anlamıyla “ideoloji”. Yukarıda liberalizm, Sosyalizm, Faşizm vb. ifadelerle ideolojilerin penceresini açtık zaten. Ancak ideoloji nedir, ne değildir bir açıklama getirmedik. Açıklama olmazsa demokrasinin nasıl küstah bir dolandırıcılık aleti olduğu ve modern dünyada sömürünün ve zulmün nasıl bir maske takılarak devam ettirildiği anlaşılamaz. Çünkü demokrasi ideolojilerin hayat verdiği bir rejim değil, ideolojilerin iflas ettiği, ettirildiği bir rejimdir. Bir başka deyişle demokrasi; fikirsizlik rejimine yol açma geçididir. Kumandan’dan öğrendiğimiz veçhile; “Fikirlerin çarpışmasından yalnız toz duman doğar.” (S. Mirzabeyoğlu, Başyücelik Devleti, 167)

Gelelim ideolojiye!

İdeolojiyi Andrew Heywood şöyle tanımlıyor; “İdeoloji, mevcut iktidar sistemini muhafazaya, biraz değiştirmeye veya ortadan kaldırmaya yönelmiş örgütlü siyasal eylem için zemin oluşturan, az çok tutarlı fikir kümeleridir. Bundan dolayı tüm ideolojiler genellikle ‘dünya görüşü’ biçiminde mevcut düzene ait bir açıklama sunarlar, arzulanan geleceğe ilişkin bir model, bir ‘iyi toplum’ görüşü geliştirirler ve siyasal gelişmenin nasıl yapılacağı ve nasıl yapılması gerektiğini açıklarlar.” (Siyasi ideolojiler,15)

Liberal demokrasi, Muhafazakâr demokrasi, Faşist demokrasi, Sosyal Demokrasi, falan filan. Neredeyse ideolojisiz demokrasi yok gibidir. Evet, doğrusuda budur zaten, çünkü demokrasi bir ideoloji yahut bir FİKİR REJİMİ değildir; sadece tek kuralla oynanan bir oyunun adıdır. Demokrasi halkın kendi kendisini yönettiğini zannetmesi için oynanan bir oyundur. Verilen oylar, kurulan sandıklar, yapılan propagandalar hep bu oyunun parçasıdır. Bu oyunu kuranlar, yani halka bu oyunu oynatanlar, asıl yöneticiler ve idare edicilerdir. Nihayetinde bu oyunda istedikleri neticeyi alamayınca, yani biri oyunbozanlık yapınca ‘Oyun Kurucu’ demokrasi adına müdahale edebilmekte ve halkı eğlendirmek, oyalamak pardon yönetmek için yeni oyuncular aramaktadır. Demokrasiyle gelen demokrasiyle, sandıkla gelen sandıkla gider ama mevcut rejim devam eder. Bu açıdan bakıldığında bile mevcut rejimin geniş halk kitleleri tarafından kabul görmesi ve yine aynı halkın kendi kendini idare ettiği zannı üzere hipnoz hali yaşaması için demokrasi afyonu yutturulmaktadır. Demokrasi eleştirileri sadece bununla sınırlı değildir.

Demokrasi uzmanlarından batılı bir aydın olan David Spitz, “Anti Demokratik Düşünce Şekilleri” adlı eserinde şu ilginç tesbitte bulunur: “Hükümetin şekli demokratik olabilirse de esası hiçbir zaman demokratik değildir; idarenin, hükûmetin, hâkimiyetin şe’niyeti daima çoğunluğa karşı mes’ul olmayan bir azınlığın elindedir. Bu hâkim oligarşi ise, gerek iktidara gelmek ve gerek iktidarı muhafaza etmek için cebir ve hileye müracaat eder ve devlet son tahlilde, rızaya değil kuvvete dayanır.” (s. 98)

Bir başka batılı bir aydın olan Fisher Ames “Amerikan Hürriyetinin Tehlikeleri” adlı polemik eserinde, ehliyetsiz, vasat insanların hâkimiyeti olarak telâkki edilen demokrasiye karşı en şiddetli eleştirileri getirir; “İhtirasları şahlandığı ve kontrol altına alınamadığı zaman, insan bütün hayvanların en azgını, en yırtıcısıdır. Bütün hükümetler içinde, en kötüsü, bu ihtirasları körüklemekten hiçbir zaman geri kalmayan fakat onları zapt etmeyi hiçbir zaman aklından geçirmeyendir, yani demokrasidir. Nedamet, dehşet ve işkence ortasında cümbüş ve şenlik çalkanan aydınlatılmış bir cehennemdir demokrasi; çünkü tecrübe göstermiştir ki, bu lânetlenmiş uğursuzların bir tek zevki kalmıştır, o da başkalarını bedbaht etme kudretidir.” (sh. 150)

Evet, yaşadığımız günler Fisher Ames’in dediklerini onlarca kez delillendirmekte ve haklı çıkarmaktadır. Bugün Suriye’den Çeçenistan’a, Pakistan’dan Libya’ya, Somali’den Doğu Türkistan’a bütün coğrafya zulüm ve işkence altındadır. Her gün yüzlerce insan öldürülmekte, binlercesi tecavüze uğramakta, mülkler ve topraklar yağmalanmakta ve aynı coğrafyanın insanları birbirine kırdırılmaktadır. Bunda da anahtar kelime ‘demokrasi’dir. Batı son iki yüzyılda eline geçirdiği bu fırsatla milletin kültürel kozmik odalarına girmiş, tarihî ve siyasî birikimlerini iflas ettirmiş ve “başıboş fikir hürriyetini” demokrasi diye sömürgelerine yutturmuştur. Oysa Batı’nın bize ‘HÜRRİYET’ diye dayattığı, bizi kendisine köle kılıcı “SAHTE HÜRRİYET”tir.

Mevzuyu işin ehlinden, Kumandan’dan takip edersek; “Esaretlerin en korkuncu başıboş Batı hürriyetçiliğidir. Bu mezhep, başıboş rey hastalığında, çürümüş ve kokmuş bir cemiyet bünyesinin örneklik arâzlardan birini gösterir. Hürriyet, kendisini vasıta olmaktan çıkarıp gaye hâline getirince dejenere olur ve iş eşek hürriyetine dek dayanır. Hürriyetin gayesi, sadece hak ve hakikat olmalıdır.” (Başyücelik Devleti, 166)

Zarureten tekrarı gereken bir mesele: Sormak lazım değil mi, demokrasi bizim neyimiz olur diye? Müslümanlığımızın neresine düşer? Ahiret yolculuğunda elimizdeki haritada yeri nedir? Ve açık açık PUT nedir? PERESTLİK nedir? Kendi putunu yapıp tapmak, sonra acıkınca yemek nedir? Böylesi bir davranış ahmaklık değil de nedir? Demokrasinin bize kazandırdığı nedir, kaybettirdiği nedir? Demokrasi içerisinde kalarak YENİ DİN-YENİ PUT oluşturmak gibi bir gaflet yaşandığı görülmüyor mu? Demokrasiyi içine alarak ve kesinlikle davan lehinde semerelendirme kaydıyla kullanarak hareket etmek mümkünken, ne demeye “sandıkla gelen sandıkla gider yahut demokrasiyle gelen demokrasiyle gider” türü ideolojik bir dolandırıcılığın yahut tuzağın içine düşülür? Madem “din Allah’ın, hüküm Allah’ın, mülk Allah’ın” kim kimi nereden kovuyor?

Elbette bu yöndeki şuursuzluğun kaynağı ideolojik eğitim yetersizliğidir. Çünkü köle kendini bir türlü köle psikolojisinden çıkaramıyor ki EFENDİ olsun… Halka hizmet ediyorum zannı ile mevcut rejime hizmet ettiğini ve onu devam ettirdiğini anlamayan ahmak, demokrasi oyunu ile “rejimin başında ben olayım, ben rejimin en iyi hizmetkârı olayım” yarışına girdiğini de anlamaz. Demokrasi, adamı kullanır ve atar. Allahsız rejimlerin, ilahi hükümleri dünya işlerine karıştırmayan rejimlerin madde ve mânâda halkı dolandırmanın adı olan demokrasi sahtekârlığı insanlara aynı zamanda bir ‘amentü’ gibi benimsetilir. Dinde var olan “olmazsa olmaz” tarzı kurallar konarak demokrasi mücerred bir kavram ve mânâda erişilemez bir arayışın özü olarak kutsîleştirilir. Ve her şeye çare cinsinden demokrasi teraneleri uydurulur; ileri demokrasi, temsilî demokrasi, çoğunlukçu demokrasi falan filan… Siyasî ve ekonomik istikrarsızlıklar ve sıkıntılar daha fazla demokrat olunamadığına getirip bağlanır.

Ve son olarak; “Netice şudur: Batı’nın demokrasiyi dayatması, herkesin eşit olarak haklardan istifade edeceği bir dünya bütünlüğü için değil, George Orwell’ın ünlü eseri ‘Domuzlar Diktatoryası’nda geçtiği gibi, ‘hepimiz eşitiz ama bazılarımız biraz daha eşit’ anlayışı çerçevesinde bir düzene boyun eğdirme zorbalığıdır. İşi biraz daha açmak istersek, bizdeki anayasa ve kanunların herkes için geçerli hükümleri önünde, sayısız ‘adamına göre muamele’ örneklerini hatırlatmak yeter.” (Salih Mirzabeyoğlu, Başyücelik Devleti, sh.101)

Aylık Dergisi, 129. Sayı, Haziran 2015

 
Etiketler: İdeolojik, Dolandırıcılık, Demokrasi
Yorumlar
Haber Yazılımı