Yazı Detayı
01 Ekim 2006 - Pazar 05:17
 
İnsan Kökleri, "Berzah"
Kazım Albay
 
 

Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun Berzah kitabını ikinci defa okuduğumda ilk sefer hiç okumamışım gibi geldi; hatta tekrar okuma ihtiyacı bile duydum. BD-İBDA Külliyatı böyle bir hazine ve bir kere okunup kenara bırakılacak kitaplar cinsinden değil… Her ân yeniden keşfe mevzu, geliştikçe gelişecek prensipler manzumesi…

 

Tabiat, fizik, madde, varlık dereceleri!.. Canlı varlıklar ve bioloji; bioloji fizik mi, meta fizik mi?.. “Eşya- madde” incelendikçe lâtifleşiyor ve “esir”i andırıyor… Madde, sadece kaba madde mi?.. Bütün canlıların yaratıldığı “su” da madde; madde ve suyun mahiyeti, kökü nedir?.. Lisanın kökü, insanın kökü ile birleşiyor, bu “madde”de de görülüyor; iştikak, fizik ve metafizik olarak iş “berzah” sırrına çıkıyor…

 

Tabiat aslında metafizikîdir… “Bir şeyin maddi şeyler meydana getirmesi, kendisinin de madde olmasını gerektirmez!”… “Madde kendi kendine var değil ve “var eden?” davası”… “Halk âlemindeki hareketin, hareket ettireni?... “Tesir ettiği cismin dışında bulunan” kuvvet ve sebeb keyfiyeti…” Emir âleminden ruh’tur… Ve insan şuurunun, berzah-köprü-perde oluşu… Şuurun nüansları… Eserden müessire derinleşmenin bir eseri Berzah… Şuura atılan bir köprü, yada şuurun aralanan berzah-köprü vasfı…

 

Küfür, bir bir tonlarıyla ve doğruyu yanlışta kullanan avlayıcı diyalektiğiyle şuurları -ve tabii ki imâları- bulanıklaştırırken, “hakikat er”nin fikir meydanında “ifrat halde tecrit” mizacıyla ve üstün diyalektiğiyle görülüşü ve hakikatleri yerli yerine oturtuşu… Küfre malzeme verici değil, küfrü bile malzeme kılıcı üst dil-üst diyalektik… Bizi peşin kabulle itham eden Allahsızın kendi peşin kabulüyle kurduğu sistemin çürüklüğünü yeni ilmî verilerle ve fikrî terkiplerle işi “Berzah” sırrına bağlamak mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun yenileyici, mehdî ve ilmiledün vasfının gereği…

 

İman hür mü, zorunlu mu?.. İşte bir berzah mevzuu daha… İnsan dünyaya gelişinde hür değil, dünyadan gidişinde de hür değil; aradaki hayatında hür, o da tam değil!.. Düşünün, bir köprü başına atılmış bir insan ve o köprüden karşıya geçmek zorunda; hürriyeti ise, ister sürünerek, ister yürüyerek, ister koşarak geçmekten ibaret… İşte berzah-şuur-köprü meselesi!.. Zat âlemi, Emr âlemi ve Halk âlemi; ruh, Emr âleminden…

 

Zamanla kayıtlı görünen insanın “zaman üstü” mânâsı… “Ezel ve ebedi birleştiren insan?”. “Zaman hakkındaki bilgim, zaman dışı”dır… “İstediğimi istemekte hür müyüm?”.. İnsanın hürriyet içinde zorunlu oluşu davası…

 

Kitabı alt başlığıyla beraber okursak, “Bütün Dalların Birleştiği Kök’e” bir geçit, bir köprü olmakta “Berzah”… İki âlem arasında kıvranan, Allah’tan gelen ve Allah’a giden berzah yolcusu insan… Dünyaya gelişinde ve gidişinde kendisinin hiçbir payı olmayan insanın, berzah âlemindeki zorlu macerası… Bin bir yol ağzında kıvranan insanoğlunun, çoğunun mevzu ve meselenin içerisinde, hakikatin hakikati İslâm’a nisbetle berzah hayatının hakikati… En ince tecritle beraber antitezlerini elekten geçirircesine bir tahlille… Salih Mirzabeyoğlu’nun Necip Fazıl tanımlamasını berzah sırrına da işareti vesilesiyle bir arada verelim: “Beş asırlık tarih dilimimizle beraber çağımızın nabzını yakalayan ve ideali arayanla toprağa bağlanma arasındaki bir berzahta kıvranan insanoğlunun oluş ıstırabını İslâm’ın hakikatine nisbetle heykelleştiren adam…” Bunun “nasıl”ını Necip Fazıl, “niçin”ini Salih Mirzabeyoğlu heykelleştiriyor…

 

Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu, Berzah eserinin taktiminde, “Anlaşılıyor ki, irfan-kültür, “bilebilme hassasına âit bilgi” bilginin diğer çeşidini de kendine bağlıyor: Bir şeyin nerede aranacağını bilme ve ne aradığını bilme”… diyor… Bilmek (ilim) ile bilmeyi bilicilik (irfan) farkını, Sahih-i Buhari muhtesarı Tecrid-i Sarih Tercemen ve Şerhi’nden, (Diyanet Yayınları; Kamil Miras) Fakih (irfan sahibi) ile muhaddis (ilim sahibi) arasındaki farkları gösteren şu hadiseden süzelim:

Ölüleri yıkamayı sanat ittihaz etmiş bir hatuncağız, muhaddisinin önde gelenlerinin içlerinde bulunduğu bir cemaatin Hadis müzakereleriyle meşgul olup iki de bir “Bu Hadisi filan rivayet etmiştir”, “Bu hadisi filandan başkası rivayet etmemiştir.” Dediklerini işitince, çoktan beri sormak istediği bir müşkil-i dinisini halledebilecek en münasip zevat işte bunlar olacağına hükmederek ortalığa, “Hayız dönemindeki kadının mevtayı gasletmesi caiz midir?” diye sual atar. Hâzirün hep birbirine bakışmışlar… Derken öteden Ebu Sevr görünmüş. Ebu Sevr, eimme-i Fukahây-ı müctehidinden idi ve Hadis rivayet etmekle beraber diğer muhaddisler gibi çok rivayet ile maruf değildi. Muhaddisler Ebu Sevr’i görünce kadına, “İşte şu gelene sor!” diye işaret etmişler. Kadın da sualini sormuş ve Ebu Sevr derhal cevap vermiş: “Evet yıkayabilir.” Ve delillerini sıralamış, hükme kaynak olan Hadisleri zikretmiş. Bunun üzerine oradaki muhaddisler “evet” bu Hadisi filan da rivayet etmiş; bize filan haber verdi; filan tarikden de bize bu bâliğ oldu” diye çeşit çeşit rivayetten ve tarik-i rivayâttan bahsetmeye, biraz önce sükut ettikleri fıkıh (irfan) yönünü değil de Hadis ilmi yönünü beyana koyulmuşlar. Kadıncağız bunları bir müddet dinlemiş dinlemiş de sonra “peki, anladık. Ama siz deminden beri nerede idiniz?” diyerek savuşmuş…

 

İşte Fakîh ile muhaddisin farkı, işte “bilme” ile “bilmeyi bilicilik” farkı… Hadisleri ezbere bilmek başka, onlardan hüküm çıkarmayı bilmek başka… İBDA’nın üzerinde durduğu püf noktalarından biri…

 

Bu vesile ile şöyle bir parantez açalım: Sapasağlam Hadis Müessesesini tartışmak İslâm’a fitne tünelleri açmaya çalışanlara, İskender’in düğüm çözen fikir kılıcı gibi, fıkıh (irfan) hükmünü söyleyelim: Mütevatir Hadisi inkar eden kafir olur ve bir çok sünnet mütevatir hükmündedir: Allah Resûlü’nün 5 vakit namaz kıldığı, mücizatı seriye gibi bir çok Hadis böyledir. Mütevatiri inkar eden kâfir olur da, müstefiz, meşhur vesair haberleri inkar eden hiçbir şey olmaz diyemeyiz; onlar da sapık olur… Biri kâfir olursa, diğeri sapık olur, delalette olur, şu olur, bu olur… Yani zahiren kâfir diyememek, hiçbir şey olmaz mânâsına gelmiyor; bilakis sebeb olduğu yıkım açısından kâfirden de beter olabiliyor. Açıktan kafir denemediği için ve İslâm’ın yıkımına daha rahat hizmet ettiği için kafirden de beter yani münafık olur, diyebiliriz.

 

Burada ilimle ilgili bir parantez daha açalım. İlmin üç mertebesi vardır:

İlm-i taklidî.

 

İlm-i istidlâlî: Araştırma ile elde edilen fen ilimleri, astronomi, coğrafî vs. bilgiler. Bazı dini ilimler de buraya girer.

 

İlm-i hakiki: Buna ilm-i nasuhî de denir. Ayette geçtiği gibi, “Rasihune fil ilm…” “İlimde kökleşmiş ve sağlam olanlar… Lûgatte rüsuh: İlim ve fennin derinliğine vukufiyet sağlamak. Devamlılık. Yerinde, sağlam, sabit ve devamlı olmak… Maharet, meleke…

 

İBDA’nın yapanı yaptırandan gelici tecrit buudu ve bütün ilimlerin bağlanacağı terkibî hükümleri verici (Berzah eseri de buna bir misal) tefekkür ocağı oluşu, devamlılık arzeden (yürüyen Büyük Doğu düşüncesi) ve çağımızın fikrî, siyasî, içtimaî vs. meselelerine çözümler arzeden (fıkıh-anlayış) dünya görüşü sağlamlığındaki yapısı ve İslâma muhatap anlayış melekesi bize ilmin de maksadı olan ilm-i nasuhi’yi (hakiki ilmi) işaretler… Salih Mirzabeyoğlu’nun ilm-i ledün sahibi fakih olduğunu da hatırlatalım.

 

Berzah eserine dönersek: ilmi bir buluş, çözülemeyen bir hadiseyi çözmek, o hadiseyi raksettiren sırrı bulmak manasına gelmiyor… O buluşun verdiği coşku ve heyecanla başıboş mistik mânâlandırmalar başlıyor; kadavra mistisizm, insandaki gizemlilik… Halbuki sır içinde sır gizli… Gerçek ilim sahibinin yeni keşiflerinden sonra hayreti daha artar; yoksa işi “dır” ve “tır”a bağlamak ilmin de sonunu getirir, insan çabasının da … “İnsanın şifresi çözüldü” haberi de bu türden…

 

Maddeyi fizikçilerden daha çok parçalayan, tahlil eden ve terkibî hükümlere varan, madde-biçim-mekan-zaman vs. mevzularda derinlemesine tesbitler sahibi mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu… Elektronlar, madde-tabiat, fizik, metafizik, bioloji, psikoloji, sosyoloji, antropoloji vs. birçok ilme getirdiği ufuk açıcı yeni bakışlar ve terkibî hükümlerle… Eserden gösterelim:

“Madde bir mânâ nevî değil mi?..” “Elektronların şuuru var mı?”… Şuurun “zaman dışı” oluşu, “zamanüstü” oluşu… “Tekamül var ama tereddi de var; inkişaf ve inkısaf”… Şuurun verileri… “Taraf ilzam etmeyen berzah”… Ratk ve Fatk (bitişme ve ayrık) kavramları… “Ruh birdir, ruhilik ayrı, aklilik ayrı, duyum ayrı, vesaire…” “Halk âlemindeki hareketin, hareket ettireni?”… “Bir şey maddî sebeblerden oluyor diye, o şey de maddî sayılamaz”… “Zaman, hadiseler dizisi değil ve “Dehr”… “Latifleşen madde ve “esir””… “Aynı şartların aynı neticeyi doğurmayacağı…”

 

Madde içinden mânâyı göstermek… Çünkü madde perde mesabesinde ve o aralandıkça ötesine yol veriyor, hakikati görülüyor… Aslında madde bir engel, bir geçit… Büyük Doğu’nun teorik dil alanı ve tecrit buudu olan İBDA’da, Üstadın “Perdeler” şiiri tecelli ediyor, perdeler aralanıyor Berzah’ta… Üstadın “bize mücerredler denizinde boğulan allameler değil, en katı müşahhasla en ulvî mücerredi evlendiren mütefekkirler lâzım.” Vasfıyla görülüyor Salih Mirzabeyoğlu… Zaten günümüzde de görülmüştür ki, fizikî olanla metafizikî olan arasında yakın bir ilişki var, bir işaret sistemi var… Atomaltı parçacıkları çözdükçe bu sır görülüyor, fakat işi kadavra mistisizminden, Allahsız ruhçuluktan kurtarıp hakikatin hakikati İslâm’a bağlayabilmek lâzım… Bu da “en ulvi mücerredle en katı müşahhası evlendiren” mütefekkirimizin diyalektiği ile gerçekleşiyor… Aksi taktirde İslâm’ı destekleyen buluşların bile İslâm dışı mihraklarca değerlendirilmesi söz konu olabiliyor…

 

“Eşya, bir nevi ruhun pırtılaşması” diyor Salih Mirzabeyoğlu… “Maddeye madde olarak sonsuzca ele almalı” diyor Salih Mirzabeyoğlu… Çünkü, “suret olmadan manalar ebediyyen tecelliye gelmez.” Madde içinden manayı göstermek ve ispatlamak yolu izlenmeli…

 

Evet, madde üzerinde bu kadar duruluyor!.. Berzah “Hayatiyat-Bioloji” bahsinde, “HER DİRİ ŞEYİ sudan yarattık” ayet mealinden sonra şöyle deniyor:

“Maddeye kendi niteliği içinde “canlılık ve şuur” atfedilirken, hem bu hususun, hem de her şeyin sudan yaratıldığı açık. Burada suyun, “madde, mineral, bitki, hayvan” kategoriler içinde (insan organizması da hayvan), bitki ve hayvan için ne kadar önemli olduğu, herkesin bildiği bir şey; bu anlamda su, kendi de Hâlk âlemi’ne âit bir madde. İştikak içinde su, -onu gösterdik!-, nur ışık mânâlarına da geliyor; yâni, her şey nurdan yaratıldı ve bu mânâda bildiğimiz “su” da, o suya bir sembol varlık.”

 

İBDA Mimarının “madde” ve “su” üzerinde bu kadar durup insanın kökleri ve varlığın sırrına tahlilî ve terkibî hükümlerle inandığı delil kıldığını gördükten sonra Üstadın şu mısraı bizde tedai etti:”Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?”

 

Dağın Üstad tarafından “şahsiyet”e benzetildiğini biliyoruz. İnsan kainatta yani kesret âleminde vahdete mecbur… Onun için kainatın hülâsası, insan… İnsan için şahsiyet bu, kamil şahsiyet her manayı “kendinde” toplayandır… O zaman “ircâ” zarureti devreye giriyor… “İnandık demekle kurutulacağınızı mı sanıyorsunuz?” ayetindeki ikazı yüreğinde duyan her mümin, irca zarureti ve bunun gereği mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun sistemli düşüncesiyle karşı karşıyadır… “Evvelâ kendi âlemde sonlu olan bir insana, bu sonsuzluk fikri nerden geliyor?” diye soruyor şahsiyet sahibi mütefekkirimiz… Sonsuza irca zarureti… Berzah eseri, de diğer eserlerinde olduğu gibi, Salih Mirzabeyoğlu’nun âlemde her şeyi tevhid kelimesine ircaının bir örneği… Dağyaran Hakim Mirzabeyoğlu’nun Ferhat misâli dağları yararcasına, en girift meseleleri en ince elekten geçirircesine, “her nakışta o mânâ” sözü mevzu ve meseleler içinden işaretleyen, ispatlayan ilim ve irfan ehli olarak görünüşü…

 

“İlk olgu peşin bir kabuldür, hangi düşünce olursa olsun.” Deniyor eserde… İlk olgu, bir “irca” meselesidir… Bizim peşin kabulümüz belli. Bize karşı olanlar da bize karşı oluşlarıyla peşin kabul sahibi. Hangi düşünceyi “irca” ediyorsun?.. Eserde şu örnek veriliyor: “İş şuur bahsine gelince, teorisinin işlemediğini anlayan da Darwin’dir: “Garip ama, insanda her şeyden önce teşekkül eden şey TENKİD ŞUURU dur!”

 

Darwin’in “tekamül nazariyesi” üzerinde durulur eserde… Darwin’in ucuz yoldan eleştirisi değil de, geçek eleştirisi… Zıtlarımızı bile sıçrama tahtası kılmanın bir örneği olarak… Yoksa ucuz yoldan Darwin’e, Freud’a ve diğerlerine sırıtanlar şu hitaba muhatap olurlar: “Senin sırıttığından farkın ne?”

 

Tekamül teorisi… Evet, değişim kaçınılmaz, fakat tekamül teorisi, doğrularla yanlışları çorba etmiş… Kaba ve determinist asıl haliyle ve rastgeleciliği ile tekamül teorisinin açık bıraktığı bir çok mevzu var… “Tekamül diyor ama ya insandan sonra?”… Biz niçin buradayız, berzah ne, maddî gerçekliğin gelişimiyle nasıl bir ilişkisi içindeyiz… Peki insana has şuurun gerçek yeri ne, şuur tekamülünün malumat ve mânâsı ne?” (sh: 90) Tekamül var ama, tereddî de var… “inkişaf ve inkısaf (sönme)”… Sistem var, sistemlerin sistemi var… Öyle sistem var ki, sadece söylenişindeki ihtiyaç doğru… Eserden özetlediğimiz bu sorulardan sonra, Darwin’in teorisinin yanlışlığına rağmen söylenişindeki ihtiyaca işaret eden şu eleştiriyi yine eserden aktaralım:

“Darwin’in nazariyesinde, milyonlarca yıl önceki fosillerden filancaya alaka kurulurken, çok daha yakın zamana âit, oradaki trilyonlarca örnekten misâl yok; böyle bir durumda da, “sıçramalar”, yavaş yavaş değil de hokus pokusla olmuş gibi, dört ayaklı hayvan, adaptasyonunu bir ânda yapmış ve yılan olmuş gibi bir mânâ doğuyor. Ama, daha önce söylediğimiz bâki; fikir kalitesiyle hiçbir şey olsa da, hani “patates toplarken çuval olsa daha iyi olur ama, elimizde naylon torbadan başka bir şey yok!” hesabı, sınıflandırma yaparken pratikte kullanılacak başka örnek yok. Nasıl olmalı? Üzerinde duracağız.”

 

Eserde, yaratılış ve tekamül teorilerinin üzerinde durulduğundan bahsetmiştik… Hayat nasıl başladı?.. Canlılar nasıl meydana gelir?.. Canlılar yalnız canlılardan mı meydana gelir?.. Biolojiye ve birçok ilim dalına ışık tutacak bir eser olan Berzah’taki ölçülendirmelerden biri:

“Varlık tabakalarına âit bir takım müşterek unsurlara bakıp da, onları birbirine âit sıfat ve tavırlarla açıklamak mümkün değildir; hepsini kuşatıcı bütünlük ve birlik, her tabakanın kendine mahsus hususiyetinde görülür. Buna nisbetle, madde maddedir, bitki bitkidir, hayvan hayvandır, insan insandır, melek de melektir; araları ayrıktır.”

 

Kiliseden apardıkları kitaplarla ucuz yoldan Darwin karşıtlığı yapmak başka, hakikatin hakikatine nisbetle eleştirisini ve bizcesini göstermek başka… Darwin’e karşı olacağım diye, “yer yüzünde evrim yoktur!” demek yanlış olur… Evrim teorisine karşı olacağım diye evrimin hakikatini reddetmek, sosyalizme karşı olacağım diye sosyal insanı reddetmek gibi olur. Darwin doğruyu yanlışta kullanması eleştirileceğine doğruları da eleştirilince, bu, Darwin’ne tersinden hizmet etmek olur… İslâm diyalektiği demek olan İBDA diyalektiğini bilmenin zarureti ortaya çıkıyor…

 

Tekamül nazariyesi, aslî delilleriyle değil de, teferruatçılığıyla avlayıcı ve teferruatçılığı ise çok yüzer gezer… “O ondan, bu bundan” diye bir sürü varsayım ve hepsi de hokus pokusla tutuyor…

 

İrfan ve tecrübe… Tecrübede yanılma… Hakîm, hem irfan sahibi, hem tecrübe sahibi… Kitabın takdiminde geçen bir Hadis ve onun tahlili: “iki garip şey vardır, biri sefih kimseden çıkan “hikmet sözü” ki, onu kabul edin. Diğeri hakîm olan adamın “sefih sözü” ki, onu affedin. Zirâ, hiçbir hakîm yoktur ki, ayağı sürçmesin; ve hiçbir hakîm yoktur ki, tecrübe sahibi olmasın.” Hadisin şerhi eserde. “Tecrübe”yi, pozitif ilimlerdeki şekli ile değil, insanın yaşadığı hâli olarak da bilmeli, deniyor eserde:

“Bu vesileyle “tecrübe” meselesine de bir açıklık getirelim: “Tecrübe ile sabit!”… Bu ifade umumiyetle günlük konuşmada veya pozitif ilimler içinde geçerken, “aklı aşan, akılla anlaşılamayan, isbata mevzu olmayan ama tecrübe ile bilinen” mevzular içinde kullanılışı hemen akla gelmez. Meselâ, varoluşan tarzda bilmek ve yakîn getirmek, bu şekilde tecrübe ile bilime dairdir. İslâm tasavvufu da, tecrübe edilerek bilinir, aklın kesin biçimleriyle değil.”

 

Hakîm, tecrübe sahibi olan, irfan sahibi olandır… Hayat tecrübedir derler, “fark ve tefrik” ederek… Hz. Ali buyuruyor: “Tecrübe, fayda ile birlikte ayrı bir ilimdir.”… Kendinden zuhur ve tecrübe… Dünyada manastıra kapanmaya gerek yoktur…

 

“Şuur” bahsi… “Şuur”, perde, köprü-berzah niteliğinde… Salih Mirzabeyoğlu’nun “şuur”a getirdiği açılım… Şuur’un berzah vasfıyla… Fizikle metafizik arasında desek yanlış olur, mâsiva ile mavera arası köprü desek, şuurun berzah vasfına…

 

Eşyanın da şuuru var mı? Şuura-ruha bağlı olma vasfıyla mı şuurlu hareket ediyor mu? Bu gün fizik kaideleri, eski mekanik ve mekan fikirleriyle izah edilemiyor… Kuantum fiziği, izafiyet teorisi, hologram vs. batıda zaman ve mekan fikrini değiştirmiştir…

 

Şuur ve nevîleri: “öz olarak şuur” ve şuurun tabakaları… Ezelî hal şuuru ve aktuâl şuur, “organik” ve “sosyal şuur” vs. vs. “şuur” bahsinin, insandan başka kainata şamil yönünü gösteriyor “Berzah” eseri, “canlılar” bahsi etrafında…

 

Kendi hipotezlerine ve peşin kabullerine göre mantık aletini kullanan ve hakikati tersyüz edenlere karşı, yine aynı mantık aletiyle sorular sorarak onların mantığını kendi içinde çökerten ve hakikate köprü açan Berzah eseri…Sınırlı aklımızla mevzuyu kuşatamayacağımız ve sırlarla dolu kainatı izah edemeyeceğimiz ve “bilen O, bileni bildiren O, bilinen O”tesbiti… Aslında iş geliyor, şuur ve idrak davasına, idrak nuru olan feraset ve basiret davasına… Allah idrak nurunu nasip etmedikçe bütün anlayışlar boşuna olur, hakikatin ucundan dönen Batılı büyük fikir mustaripleri buna misal…

 

İnsanlar tam da imanlarını güçlendirecekleri yerde basit hadiselerle bile mantık altine yenik düşer… Asırlardır batı karşısında durumumuz buna misaldir… “İman, diyalektiklerin çelmesine takılmama davasıdır” diye İBDA diyalektiğinde formüle edilen usul; hakikate vardıran usul… Batı bir yerde güzellik ve hakikat buldu mu hemen alır ve kendine mal eder ve aldığı yere hiçbir hayranlık duymaz. Bizde ise tam tersi, maledici bünyemiz olmadığı için o yere hemen hayranlık tavrı baş gösterir… Halbuki İBDA, “batıyı bilmeden İslâm’ı bilemeyiz!” diyerek ve Batıyı sıçrama tahtası kılarak İslâm hikemiyatını tecelli ettirmiştir, bizi asırların esirliği ve kompleksinden kurtarmıştır.

 

İslâm düşüncesi metafizik bir düşünce mi? “Hayır”, diyor mütefekkir Mirzabeyoğlu, tabii “fizik düşüncedir” demek kasdıyla değil. Kasdı Berzah’ta. Fizikle metafizik ayırımına tam katılmayarak ve her şeyi VAHDET (BİRLİK)te toplama diyalektiğiyle “hayır” diyor. Birbirine zıt olması, birbirini yalanlaması manasına gelmez; fizik de olur, metafizik de olur. Ayrı olması çelişiyor manasına gelmez… İslâm, zıt kutupların üstün nizamıdır… Diye özetleyebiliriz.

 

Taraf ilzam etmeyen berzah! Bir yanda aczin idraki ve hayret, diğer yanda akıl… His, acizliğinin farkındadır fakat akıl sebep arar durur… Bu bilmecenin içinden çıkacak olan ise şuurdur. Şuurun berzah vasfı ve görevi, fark eden ve tefrik eden olarak, iki âlem arasında…

 

Bir şeyin aynı, aynı olduğu şeyden başkadır.

 

Kelime ile mânâ aynı değil… Kelime, mevzuların şifresidir, kendisi değil, kasanın şifresi gibi… Bir misal vereli: Fiil kelimesi fiilin kendi olmadığı gibi, kelime olarak da fiil değil, isimdir. Meselâ: Masdar kelimesi Arapça’da ismi mekandır, ama masdar fiilimsidir, isim değildir.

 

Her şey yerinde v nisbetinde güzel… Yer ve nisbet tayin eden ne, kaynağı ne?.. Sınırlı aklımız mı, mutlak ölçüler mi? Mutlak ölçüleri kabul etmeyenler, aslında kendi mutlak ölçülerini koyuyorlar. Hiçbir şey diyebileceklerini kainatın ilmi insanın yaratılışı hakkında saçma sapan varsayımlarına malûma tâbi değil mi? Gerçek ilim ehli, ilmin sonuçlarını ve yetersizliğini kabul etmişken, aklını putlaştıranların zıplamaları hep yere çakılmayla nihayetleniyor… BU da ilmî bir veri olarak karşılarında duruyor…

 

Bardağın “yarısı boş” veya “yarısı dolu” derler; nisbetine göre her ikisi de doğru.. Fakat bundan her şey müphemdir, hakikat diye bir şey yoktur mânâsı çıkmaz… Hayatın hakikati sırdır, sır aralandıkça sır çıkar, iş sırların sırrına (ilahî sırra) çıkar: “Mutlak Fikrin Gerekliliği-Bütün Fikrin Gerekliliği” davası… Zorunlu varlığın kabulü zorunludur…

 

Lisan meselesi, en temel mesele… Dil denen mucize… İnsana has sanatların en büyüğü… İnsanın bariz vasfı dildir… Biliyoruz ki, Allah Resûlüne verilen en büyük mucize Kur’an, Allah kelamı… Allah’ın “Kün-ol” emriyle yaratıldı kainat… Allah, Adem Peygambere isimlerini öğreterek hayatı düzenleme ve imar etme tekniği vermesi, onu, diğer mahluktan dili ile üstün kılması… “İlk dil, ilk insanla vardı ve ilk insan ilk peygamberdi” ölçüsü… “Her şeyden önce kelam vardı” hikmeti…

 

Daha konuştuğumuz ve bizi hayvandan ayıran dilin mahiyetini yorumlayamazken “o ondan çıkmış, bu bundan çıkmış!” tombala hesabı yaratılış hakkında akıl yürütmelerle nereye varılabilir? Neden insana dil verildi, eğer verilmemiş olsa idi hayvanlar gibi birbirlerini kıçlarını koklayarak mı tanırlardı? Dil denen mucizeyi görmeyenler için mecburen söylüyoruz… Niye insan olarak yaratıldık, insandan murad ne? İnsan memuriyeti ne?.. Aslında “yaratılış teorisi” diyenlere en büyük ve en açık delil dil.

 

Dil, varlık ve oluş bahisleri… Kelimelerle düşünüyoruz… Kainatın hülasası insan ve kainat kelimeler halinde lügatte toplu… Kelimelerle düşünüyoruz yaratanı ve kelimelerle tasarrufumuza alıyoruz yaratılmışları yani tabiatı… Ruh, Allah’ın Zat âlemine nisbetle Emr âlemlinden, Halk âlemi ise onun altında… Ruh, berzah, basiret ve ruhun özü. Akıl ruhun özü ve basiretin tercümanı; akıl ruhun lisanı…

 

Yeryüzünde yaklaşık 3000 dil olmasına rağmen, diller arasındaki menşei ve yapı olarak benzerlik ve yakınlıklar, bir ana dilden ve kaynak dilden türediklerini gösteriyor… Kesretteki vahdeti işaretliyor dillerin çeşitliliği ve kaynak birliği…

 

Prof. Dr. Muharrem Ergin’in Türk Dil Bilgisi kitabında, dillerin birliği ile ilgili şu satırları, “bilinmeyen” kaydının yerine “İlk dil-ilk insan-ilk peygamber”i koyarsak daha anlam kazanır.

 

“Gerçi bir ailedeki dillerin menşei olarak kabul edilen ve ana dil sayılan bir dile âit metinlerin mevcudiyeti pek enderdir. Fakat diller arasındaki benzerlikler, eskiden böyle bir dilin mevcut bulunmuş olduğunu göstermekte; bir aile teşkil eden ve bu gün çok defa pek büyük farklarla birbirinden uzaklaşmış bulunan dillerin aslında, bilinmeyen bir zamanda ve bilinmeyen bir sahada, binlerce sene evvel ve henüz tesbit edilemeyen bir arazide konuşulmuş bulunan bir ana dilden çıkmış oldukları anlaşılmaktadır. Bir ana dilin, metinleri olmadığı halde, bir çok hususiyetlerini kendisinden türemiş bulunan âiledeki dilleri mukayese etmek suretiyle tesbit bile mümkündür.”

 

Dillerin ortak özellikleri olan, “tabiî bir vasıta”, “canlı bir varlık”, “gizli antlaşmalar sistemi”, “içtimai vasfı”, “manzume oluşu”, “mücerretlik vasfı”, dilin varlık ve oluş probleminin temelinde olduğu ve berzah sırrına da işaret ettiğini gösteriyor…

 

“Dil, bir gizli antlaşmalar sistemidir” diyor Muharrem Ergin… Nerede anlaştık, bu gizlilik ne, sistemi kuran kim? Sonra neden ayrıştık veya ayrışma içindeki birlik? Berzah neye işaret? “Bütün dalların birleştiği kök’e”, nasıl?.. Aslında tek başına dil insana çok şeyler söyler… Bütün bu soruları cevabı Berzah’ta.

 

Eserde, “iştikak” mevzu üzerinde durulup “dildeki sistem birliği”nin insanın yaratılışıyla ve Berzah sırrıyla alakası vurgulanıyor, yer yer iştikaktan örnekler gösterilerek… Bu vesileyle “nasıl Türkçe?” suali de cevaplanıyor. Kumandanın iştikak ve lügat ilgisi içinde varlık ve bilgi problemini araladığını hissediyoruz.

 

Berzah, insandır, insanî özdür, insanın sırrıdır… İnsan “ben”i; öncesi, hâli ve sonrasıyla insanın macerası, insanı bütünlemek… İnsanın, sınırlı kafasını çatlatan ve “öte”yi kurcalayan yönü… Soruyor Salih Mirzabeyoğlu: “Evvelâ kendi âlemde sonlu olan bir insana, bu sonsuzluk fikri nereden geliyor?..” Şuurun berzah sırrından oluşu; ancak insan kendini böyle izah edebilir, sırrını bir nebze aralayabilir… İnsanî hakikatin aranışı berzah sırrından geçiyor. Bu geçidi geçmek zorundayız; ister istemez… Ama nasıl? Üstad Necip Fazıl “Cins kafa muhakkak kurcalayacak, mücerredlerden mücerredlere geçerek “Ulâ”ya gidecektir. Bu gidişte kafanın hudutlu olması müthiş ıstırabtır.” Diyor… İşte Berzah eseri de böyle bir kurcalayışın, Ulâ’ya gidişin ıstıraplı bir senfonisi, “ben”in bir çığlığı… “İdeali aramayla toprağa bağlanma arasındaki bir berzahta kıvranan insanoğlunun oluş ıstırabı…” İnsanın kökleri… Derin kökler…

 

Dünyadaki hakim fikir cereyanlarını en ince elekten geçirecek bir İslâmî dünya görüşümüz yoksa, insanlarımız-anlayışlarımız tehlikede demektir. Çünkü düşünceler birbirini etkiler, eğer sağlam bir dil ve diyalektikle tasarrufunu anlamazsan, ne kadar karşı olduğunu söylersen söyle, o düşünceler bir müddet sonra seni tasarrufu altına almaya başlar. şunu unutmayalım ki, ayrık otlar çok çabuk yetişir, düşünce bahçemizi temizlemeyi ve yenilemeyi bir müddet ihmal edersek, ortalık yabani ottan geçilmez; ondan sonra ayıkla ayıklayabilirsen!

 

Aslında sırat olan bu dünya, zaten berzah, köprü-engel demek… Buradaki marifetinle sırattan ya geçeceksin ya düşeceksin!.. Demek ki, kıldan ince kılıçtan keskin bu âlem ve marifetimiz ise, BD-İBDA İslâma muhatap anlayışı…

 

 

Aylık Dergisi 25. Sayı - Ekim 2006

 
Etiketler: İnsan, Kökleri,, "Berzah",
Yorumlar
Haber Yazılımı