Yazı Detayı
11 Aralık 2018 - Salı 10:41
 
İsa
Zeynel Abidin Danalıoğlu
 
 

Islak bir gündü. Sabahtan bu yana nazlı nazlı yağan yağmur yerini zerreler hâlinde uçuşan su taneciklerine bırakmıştı. İsa evlerinin önündeki elektrik direğine yaslanmış, arasına tahin helvası konulmuş ekmeğini yiyordu. Gözü sürekli yolun aşağısındaydı. İkindi vaktinde dışarı çıkabilmişti. Annesi yağmurda dışarı bırakmamıştı. Şimdi büyük bir ümidle aşağıdan gelecek olan babasını bekliyordu. İsa kara saçlı, kara kaşlı, kara bakışlı bir çocuktu. O gür, dümdüz saçları kafasından kılıç otları fışkırmış gibi duruyordu. Saçları kısa iken fena bir görüntüsü olurdu. Uzayınca da bambaşka bir güzelliğe bürünürdü. Onun için berbere istemeyerek gider, saçları kesildikten sonra da hemen uzamasını isterdi.  Mahallelerindeki ablalar onun saçlarını okşar; “kafana kömür mü sürdün”, diyerek severlerdi. Hoşuna gitmezdi çoğunlukla bu sevgi şekli, ama sesini çıkarmazdı.

 

Bakışları yolun aşağısındayken tam karşısında birinin durduğunu fark etti ama aldırış etmedi. Bütün çocuklar okulun bahçesine oynamaya gitmişlerdi.  İsa’yı da giderken çağırmışlardı. Gitmemek için ders çalışması gerektiği bahanesini uydurmuştu. Yalan değildi, fakat babasını bekleyecekti. Ve umduğu gibi babası beklediği şeyi getirirse kuşlar gibi uçarak okulun bahçesine gidecekti.

 

Karşısındaki her kimse orada kendisi kadar hareketsiz duruyordu. İstemeyerek de olsa dönüp baktı. Selim’di. Bu çocuk hep, burnunda akan bir birikinti ile dolaşırdı. Diğer bütün çocuklar Selim’i horlardı. İsa böyle bir şey yapmasa da, ondan uzak dururdu. Selim’in elindeki ekmeğe baktığını görünce ekmeğini ona vermek istedi, fakat ısırılmış bir ekmeği ona vermek hoşuna gitmedi. Annesine bir tane daha hazırlamasını istemeyi düşündü, fakat annesi yemek yapıyordu, kızaran patateslerin kokusunu Selim’in de aldığını biliyordu, yemek yaparken işinin bölünmesine kızmasından çekindi. Selim’in gözlerine baktı ve bütün o hâline rağmen bu çocuğun gayet sevimli olduğunu düşündü. Elindeki helvalı ekmeği ona doğru uzattı. Fakat Selim mânâsız bir şeye bakıyormuş gibi uzatılan ekmeğe baktı. İsa bu tepkisizliğin arkasındaki gururu gördü. Birbirlerinin yüzüne bakmaktan utanır gibi, gözlerini yere çevirdiler

 

Sonra yol aşağı inen Selim’in arkasından baktı. Islak bir yol üzerinden küçük ayaklarıyla ilerleyen bir çocuk, baca dumanları arasında, is kokulu havayı soluyarak yürüyordu. İsa içten içe burada yaşayanların birçoğunun hayatlarının böyle geçeceğini ve bunun da bir hülasa olduğunu biliyordu.  

 

Mahalleleri bir yamaçtaydı. İsa’ların evi yolun aşağısında kalıyordu. Babasının kendi elleriyle yaptığı bir yarısı beton bir yarısı taş basamaklı merdivenle iniliyordu evlerinin bahçesine. Mavi demir bir kapısı vardı gecekondunun. Kireçle boyanmış duvarları, kırmızı çatısıyla vakti geçmiş zavallı bir mantar gibi duruyordu. Mahallerinin karşı tarafında siteler vardı. Oranın da bir adı vardı elbette, fakat herkes oraya siteler, derdi. İsa bazen diğer çocuklarla oraya gezmeye giderdi. Her şeyi ile dört başı mamur olan bu muhitte niçin her şeyin düzgün, kendi mahallelerinde her şeyin niçin yokluk içinde olduğunu merak ederdi. Yine de kendi yaşadığı yeri çok daha sıcak ve sevimli bulurdu.  

 

Dönüp sitelere baktı. Yağmur altında bile orası şen hâlinden memnun bir havada duruyordu. Oysa yağmur yağdığı zaman evlerine, sokağına ve mahallesine kasvet çökerdi.  Baca dumanlarının altında titreyen kimsesizler gibi, o tepeciğe sığınmış dururdu koca mahalle.  Başını tekrar yol aşağı çevirdiğinde babasının elinde poşetlerle geldiğini gördü. Yaslandığı direkten ayrılıp doğruldu. Babası yaklaştıkça beklediği şeyin gerçekleştiği sevinci ile babasına doğru koştu. Hem elindekileri taşımasına yardımcı olacak hem de uzun süredir beklediği ayakkabılarına kavuşacaktı. Yanına geldiğinde babası poşetlerden birkaçını onun eline aktardı. “Beni mi bekliyordun?” diyerek başını okşadı İsa’nın. Taze meyve kokusu geliyordu poşetlerden. Kendi eline geçen poşetlerin içinde beklediği şeyin olmadığını anlayınca babasının elindekilere baktı. Gözünü poşetlerden alamıyordu. Sormadı da babasına, onun söylemesini bekliyordu. Hep böyle bir hayali vardı. Babası ona bir şeyler getirsin ve sevindirsin. Yapardı da babası, ama bu çok seyrek gerçekleşirdi. Çocuklar ailelerinin imkânlarının nelere elverdiği hususunda çoğu zaman bir fikre sahib değillerdir. Ancak, İsa bunu anlıyordu. Yine de hiçbir zaman bunun hayalini kurmaktan vazgeçmezdi.

 

Poşetleri eve bırakıp dışarı çıktığında, aynı Selim’in o ıslak yollarda gidişi gibi, ayaklarını sürterek başı önünde, babasının kendisini sevindireceği başka bir günün hayalini kurarak uzaklaşıp gitti.

 

Gözleri yaşartan bir ayaz vardı. Halleri berduşlardan farksız iki kişi dikiliyordu köşede. Gedikpaşa kaynayan bir kazandan farksız her günkü hengâmesine devam ediyordu. Ne yapacaklarını bilmez bir eda ile duruyorlardı. Bazı insanlar avuçlar dolusu para dökerek üzerlerine nasıl şekilsiz aptallıklar, sefaletten beter şeyler giyinirler ve çekiştire çekiştire o kıyafetlerin içinde bir türlü rahat edemezlerse,  bu iki genç adam da bütün o kılıksızlıkları içinde rahatsız ve sefil görünüyorlardı. Köşede duran iki kafadardan biri diğerini dirseği dürterek karşı kaldırıma yanaşan kamyonu gösterdi. Hemen koştu ve kamyon şoförüne talimatlar veren adama “Abi, dedi acınacak bir sesle, adam lâzım mı abi, iyi çalışırım.”

 

Adam karşısındaki paspal resme bir ân baktı ve “Bir tane kutu düşürürsen para yok!”

 

“Abi, arkadaşım da var”, dedi İdris karşı kaldırımda duran İsa’yı göstererek. Adam titrek bir yaprak gibi geniş paltosu içinde sallanan İsa’ya baktı uzun bir ân, onun bu iş için yaratılmadığını anlamak için esnaf olmaya gerek yoktu. İdris saniyeler geçtikçe ellerinin arasından kayıp giden paraları görür gibiydi.

 

“Öyle göründüğüne bakma abi, sıkı çalışır.”

 

“Tamam, hadi ikinize ellişer kâğıt, tek kutu düşerse para yok ama.”

 

El etti, İdris İsa’ya. Bu işlerden hiç anlamazdı İsa. Anlardı da, cesaret edemezdi. İdris de onunla aynı tabiattaydı aslında, fakat öğrenmişti; düşe kalka öğrenmişti. Yumurta taşır gibi, billur kâseler taşır gibi, taşıdılar ayakkabı kutularını. 

 

Son zamanlarda bu kadar mutlu olmamışlardı. Dört senedir tanışıyorlar ve dört senedir de beraberdiler. Aralarına en küçük bir şeyin girmesine izin vermezlerdi. İyi dosttular. Her şeylerini paylaşırlardı. İki evsiz olarak zor geçen bazı zamanlar dışında çok da mutluydular. Adam bu iki kılıksızın sessiz sakin, laf kalabalığı yapmadan çalışmalarından o kadar memnun olmuştu ki, paralarını verdiği gibi, onlara yemek de ısmarladı. Onlar için her zaman bu kadar yolunda gitmiyordu her şey. Ellerinden ne geliyorsa yapmaya çalışıyorlar, fakat yine de ellerine çok az şey geçiyor ve çoğunlukla aç kalıyorlardı. Bu dört senenin içinde en güzel zamanları Çıkrıkçı’da yol kenarına atılmış eski bir koltuğu taşımaya çalışırlarken tanıştıkları bir ihtiyarın Keçeci Çeşmesi 1. Çıkmazı’ndaki evinde kaldıkları kış olmuştu. Adam bu iki şaşkının kırık dökük bir koltuktan meded uman hâllerine önce gülmüş, zararsız oldukları her hâllerinden belli iki kafadarı evine almıştı. İhtiyar o yazı çıkaramadı. Gayet de sağlıklıydı. Birden bire olan bu hâller için herkesin söylediği gibi, “takdir-i ilâhi” dediler.

 

İdris yemekleri de bitince vedalaştıkları mal sahibinin dükkânından çıkar çıkmaz koşarak bir paket sigara aldı. Hemen sahile indiler. Güneş ara ara bulutların arasından sarı başını gösteriyordu. Oturduklarında İdris en iyisinden aldığı paketi çok kıymetli bir şey tutuyormuş gibi itina ile tutarak arkadaşına uzattı. Kendisi de bir dal sigara aldıktan sonra paltosunun sağ cebinden büyük bir kazadan kurtulmuşa benzeyen eski ve kirli bir çakmak çıkardı. Sahilde ve güneşin altında sadece dalga ve martı seslerini olduğu bir ânın zevkini duymak her insanın ruhunda bütün bir mekânın varlığını duyuran bir şeyleri htirir. Onlar böyle hissediyorlar mıydı bilinmez, fakat şu ân kendilerini çok imtiyazlı, elleri ile kazandıkları paralarıyla karınlarının derdine düşmeden saadetini duyacakları bir ânı satın almış gibi, kendilerini zengin hissediyorlardı.

 

İkisi de aç kalmak konusunda mahirdiler, çünkü çalmayı beceremezlerdi. Bu mevzuda birbirleri ile yarışabilirdiler. Birilerine el açmak hususunda da fazlasıyla utangaçtılar. Gülhane parkını kendilerine uğurlu sayarlar ve sürekli burada dolaşmaya gelirlerdi. Çünkü devamlı para bulurlardı. Küçük paralar. Sadece bir defa çok da büyük olmayan kâğıt bir para bulduklarında, ihtiyaç sahibi birinin parası olabileceğini düşünerek utana sıkıla parayı almışlardı.

 

Bu kader birliği için birbirlerine herhangi bir söz vermiş değillerdi. Yani isteyen istediği zaman kendi yoluna gidebilirdi. Fakat aralarında yazılı ve sözsüz bir anlaşma varmış gibi, birbirlerine her mevzuda sıkı sıkıya bağlıydılar.  Vagonda battaniyelerinin altında oturmuş güzel geçen günlerinin sürekli devam ettiğini düşlüyorlardı. Burayı onlara ihtiyar bir evsiz öğretmişti. Garın tenha bir köşesinde bütün aylaklardan uzak, elektrik gibi, bazı ayrıcalıkları da olan bu vagonda ihtiyar gitti gideli kalıyorlardı. Nereye nasıl gitmişti bilmiyorlardı. Evsizle hep böyle yaparlar, her günkü köşelerinden ve dolaştıkları sokaklardan birdenbire el ayak çekerler. Birkaç gün üst üste görünemeyince de insanlar merak eder, ama o kadar;  merak ederler.

 

“Biliyor musun, dedi İsa, ben eski filmleri severim. O eski filmlerde her hallerinden memnun gibi, iş dönüşünde, mahallerinin kahvesinde veya bir esnafın dükkânı önünde oturup dostları ile laflayan insanların hâllerini severim. Çocuklar hürce koşarlar. Tam orta yerde dev bir ağaç vardır. Güzel bir güneş vardır, yakmaz, insanları bunaltmaz. Gerçek değildir, fakat gerçek olmasını dilersin.”

 

İdris İsa’nın ne demeye çalıştığını anlamak ister gibi, önüne bakıyor, arada bir gür kaşlarını çatarak derin bir şey yakalamaya çalışıyordu.

 

“Belki de gerçektir.”

 

“Emin ol, değil.”

 

“Biz o zamanı nereden biliyoruz ki, belki geçmişte bütün anlattıkların gerçekti. Nihayetinde yönetmen de bir taklidçi değil mi? Etrafındaki hayatı resmederken gördüklerini, yaşadıklarını taklid edecek.”

 

“Sana hayret ediyorum bazen, benim o kadar uğraşıp üniversiteye gittiğim, kültür edinmek için çabaladığım bir dünyada, bunların hepsini sokaktan çıkartıyorsun.”

 

“Üniversite sana kültür verir, fakat sen alabilir misin? Mesele bu! İnsan isteyince her şeyi elde eder, ister sokaktan ister, mektebden.” İdris biraz durakladı. “sevdiğin bir zamanı mı hatırlatıyor sana o filmler?”

 

Daha sorduğu ân pişman olmuştu İdris. İsa karşılık vermedi. İkisi de karanlığın içinde belirsiz bir noktaya bakıyorlardı. Nihayet İsa;

 

“İnsanlar bütün menfiliklere rağmen hayat içinde kendilerine bir yer buluyorlar. Ve bir şekilde hayatlarını devam ettiriyorlar. Eski filmlerdeki gibi. Annem babam bile, o kadar  çekmelerine rağmen hâlâ bu hayatı sürdürüyorlar.”

 

İdris kımıldanır gibi, oldu. Tuhaf bir ândı. Birden ayağa sıçradı.

 

“Annen baban yaşıyorlar mı?”

 

İsa bu soruyu yadırgar gibi, başını salladı.

 

“Aptal! Dedi birden, “Anan baban hâlâ hayatta ve sen buralarda sürtüyorsun ha! Aptal!” Müthiş öfkelenmişti. İsa onun bu kadar sinirlenmesine mânâ verememişti. Kendini ümidsiz bir mevzuda hesab vermeye çalışan bir durumda hissediyordu. “Ben dokuz yaşımdaydım sokaklara düştüğümde. Kimsem yoktu. Herkesten bir şey beklemek, fakat kimseye güvenememek nasıl bir şey biliyor musun? Her işi yaptım, bir meslek sahibi de oldum. Ama olmuyor, yine sahibsiz, yine kimsesiz kalıyorsun. Bıkıyorsun bir süre sonra. Yorulduğunda güvenecek, yanına gidecek ve sana destek olacak kimsen yine olmuyor yine olmuyor. Bir ailen var!” Eline bir şeyler geçirmek ister gibi, ellerini iki yana açıp bir şeyler arandı. “Allah’ım!” dedi, en katı kalbleri bile titretecek bir sesle.

 

İsa İdris’in bu müthiş öfkesi karşısında ne yapacağını bilemeden öylece kalakalmıştı. İdris onu tutup oturduğu yerden kaldıracakmış gibi, bir hareket yaptı. Yıkılmış gibi, omuzları düştü. Her zaman bin bir zahmetle açılan vagonun ağır kapısını basit bir şekilde sürerek açtı ve aşağı atlayıp uzaklaştı. İsa İdris’in bahsettiği yalnızlığın ortasına düşmüş gibi, orada kalakaldı. Hemen bir sıçrayışta ayağa kalktı ve İdris’in peşinden gitti. Benliğindeki bütün boşluğu dolduran biricik arkadaşını kaybetmekten korkmuştu.

 

Ne soğuk vardı şimdi onlar için ne de karanlık, sadece yalnızlık. Birkaç ayyaşın sur diplerindeki homurtularını duyarak peş peşe yürüyorlardı. İdris sahilde her şeyden uzak bir noktada büyük bir kayanın üzerine oturdu. Ne karşısındaki denize ne ışıldayan şehre bakıyordu. İsa hiçbir şey demeden onun yanına oturdu. Hiç konuşmadılar. İdris bir şey söylemek için ağzını açtı, fakat hiçbir şey söylemeden bütün enerjisini boşaltır gibi, nefesini bıraktı. Nihayet;

 

“Ne oldu?” dedi.

 

“Ben… ben hakkıma razı olamadım!” Sustu. Nasıl anlatacağını düşünüyordu. Ama nasıl anlatırsa anlatsın İdris’in dinleyeceğini biliyordu. “Evet, ben hakkıma razı olamadım. Her insan her şeye mâlik olamaz. Evet, evet bu böyle, her şeye sahib olamazsın. O filmlerdeki insanlar, senin benim gibi, mahallelerde yaşayan, belli imkânların asla dışına çıkamayacak olan insanlar, onlar bir şekilde mutlu oluyorlar. Haklarına razı oluyorlar. Onlar için hayatta verilmiş olanların içinde bulundukları mekân ve şartlar olduğunu biliyor ve buna razı oluyorlar. Her insanın bu hayatta bir hissesi var, ne yapar yapar onu alır, gider. Anlıyorsun değil mi? Ben kendi payıma düşene razı olamadım işte.”

 

“Orasıydı, değil mi? O bahçeli ev. Geçen bahar ‘gel seni güzel bir mahalleye götüreceğim’ dediğin, bahçelerinde meyve ağaçları ve her türlü çiçek olan mahalledeki ev. Yaza doğru bahçesindeki ağaçtan elma koparmıştık.”

 

“Nereden anladın?”

 

“Öyle bir bakmıştın ki o ışık yanan pencereye, o vakit orada olmak istediğini sanmıştım, ama şimdi anladım. Yazık! Sana kötü mü davranıyorlardı?”

 

“Ne?!! Hayır, Annem de, babam da benim için her şeyi yapmaya çalıştılar. Bu başka bir şey dostum, başka bir şey.”

 

İdris hıçkırır gibi, bir ses çıkardı. Kuru kuru yutkunmaya çalışıyordu. Dönüp bir ân İsa’nın yüzüne baktı ve kederin resmini gördü. Hemen bakışlarını karanlık sulara çevirdi. Derin derin iç geçiriyor, hastalıklı insanlar gibi nefes alıp veriyordu. Cebinden sabah aldıkları sigarayı çıkardı. Bir tek dal kalmıştı. İsa’ya uzattı. İsa sigarayı aldı, İdris’in tuttuğu çakmakla yaktı, derin bir nefes çekti ve İdris’e uzattı. İdris yüzünde bir tebessümle sigarayı aldı ve o da aynını yaptı. Üşüdüklerini ancak o zaman htiler.

 

Aylık Dergisi 170. Sayı

 
Etiketler: İsa,
Yorumlar
Haber Yazılımı