Yazı Detayı
01 Eylül 2012 - Cumartesi 05:30
 
“Kadına Şiddet” Mevzuuna Dair
Fatih Turplu
 
 

“Türkiye’de Kürt sorunu” diye başlayan cümlelere oldum olası mesafeli yaklaşırım, hatta içten içe kızarım; çünkü hakikaten bir çözüm ve teklif getirenler müstesna bir cümleye böyle başlayanlar eninde sonunda ya bir kamplaştırmada işi bağlar yahut da şuur altındaki gerçek niyet gözükmesin diye konuşur da konuşur; bu tavırlar bana, özünde “ümmet”, “millet” potasında erimiş Türk’ü- Kürd’ü ayırma ve ayrıştırma çabası gibi gözükür; bilerek söyleniyorsa lanetlik, bilmeden söyleniyorsa cahiliye sosu katılmış gibi gözükür bana bu türlü yaklaşımlar. Zaten, herhangi bir unsuru “bütün” bilinmeden ele almaya girdiniz mi meşhur “seksen günde devr-i âlem” in balonu gibi havada kalmaz mı?

Esasında nüfusu Müslüman Türk’lere göre daha az olan Müslüman kürd kardeşlerimizi pek talihli bulurum; öyle ya; onlar şu yahut bu şekilde ezildiklerinin farkındalar ve yine şu yahut bu şekilde bir şekilde mevcut düzene karşı çıkıyorlar; ya onun Müslüman Türk kardeşi öyle mi?

Arkalarında ne silahlı gücü, ne onu gerçekten temsil eden bir parti var; sivil toplum kuruluşlarının ise bin bir rengi içinde onları sadece düzene entegre etme gayretlerinin dışında bir faaliyetleri yok!

Gıkı çıkmaz! Sesi içinde boğuk, edası tutuk ve halîm mi halîm, selîm mi selîm; siz deyin ki mülâyim!

Ezilir de ha babam ezilir; oldum olası havanda dövülür. Ne âhını duyan var ne de vâhını işiten. Susar, susar, susar ve susar; en sonunda “bir şey diyecek galiba?” dersiniz; ayağa kalkar, gider, bir bardak su içer ve gerisin geri oturur. Üstad’ın dediği ile “tahammül’ün de fevkinde!”

İşte bu manzaradan mütevellit, illa bir sorundan bahsedilecekse cümleye “Türkiye’de Türk sorunu vardır” diye başlamak diğerine göre daha hakikatli bir tesbit olur; Devlet-i Ebed Müddet’in sosyal ve siyasi sahada sönen kandilleri ile birlikte bu “millet”, “ümmet” ayrıştırıldı, bölündü, ufalandı, ezildi… O gün bugündür de bir türlü kendine gelemedi.

“Millet” i “Milliyet” yaptılar, adını da bir gazete adına çevirip “hürriyet” ile birlikte bir bütün cemiyeti bölük-pörçük ettiler.

Evvel geleneğimizde Türklerin “Kürt” yahut “filanca” diye bir ayrım yapma anlayışı yoktu; özelde Türklerin idare ettiği ve kürdün “merkeziyet” ifade eden bu bütünün parçası olma hüviyeti, Müslüman Türk’ün dağılışı ile Kürtlerde dayanak noktasından mahrumiyetlik olarak ifade buldu. Böyle olunca da, merkez olmadan parça, parça olmadan da merkeziyetten eser kalmadı; dedik ya, “ümmet şuuru”, millet bütünlüğü” zedelendi. Ve, hikâyesi ayrı fasıl, zaman içinde “Kürt” hiç olmaz ise “eziliyorum!” diye bir nida ile ortaya çıktığında, Türk’ün bunu niçin ifade etmesi gerektiğine dâir karar veremeyecek bir vaziyete düşmüştü.

*

“Kadına şiddet”, “kadın sorunu”, “yine kadına şiddet” temalı ve sosyal zenginliğimizi (!) gösteren haberleri elbette ibretlik bir sinema filminin kareleri hâlinde seyrediyor ve kıyısından köşesine hayatımızda yaşıyoruz; biz değilsek akrabalarımız, onlar değilse komşularımız; hepimizin, insanımızın, memleketimizin meselesi.

Bahsettiğim “Türk-Kürt” mevzuunda olduğu gibi bu mesele hakkındaki yazıları, haberleri fırsat buldukça takip ediyor, alakalı makaleleri okuyor, gözlemlemeye çalışıyorum.

Bir yanda, kadını kasabın tezgâhına koyduğu et gibi tezgâhının (gazetesinin) en önüne koyan en ilerici gazeteler manşet atıyorlar: “Kadına Şiddet!” Hem de öyle manşetler ki Nazım Hikmet’in dediği gibi “sekiz sütuna manşet”…

Diğer yanda, eşi, çoluğu, çocuğu kim varsa hepsini defalarca bıçaklamış bir câni; tasavvur edilse dehşete kapılacağımız, gerçek olduğu için film tadında seyrettiğimiz kareler!

Gazete, Tv ve dergilerde görüyoruz, koca koca Proflar, Doçentler vesâirler ve Avrupa;’nın en mühim fakültelerinden mezun “yaşam koç”ları “Mor Çatı’ya nasıl gidilir”, “Kavga anında kadınların kaçmaması gereken (mutfakta bıçak, balkonda düşme yahut atılma ihtimâli) yerler”, “polise şikayet hangi durumlarda geçerlidir” tarzında meseleye deva olucu değil de, gelmiş olanı berteraf etme insiyakı ile işleri yokuşa sürme taktiklerini bir komedi sahneleniyorcasına ciddi ciddi anlatıyorlar; çözüm teklif eden maalesef yok!

Bahsettiğimiz zevatın bir kısmı ise şunlardan bahsediyor “sağlıklı bir evlilik için on altın kural”, “kadının kamusal alanda olması lazım gelen 20 sektör”, “on temel estetik operasyonu”, “süper anne sendromu”… Top 10’da bir numara olanı en sona sakladık; “kadın hürriyeti”…

Birinciler, ikincilere göre daha icâd edici, eğlendirici ve aynı zamanda –yiğidi öldür hakkını yeme!- yerli çözüm teklifleri ile daha farklı; ikinci gruptakiler ise, tamamen Batı medyasından çeviri kopyacısı, intihalci sinsiler, yerli işbirlikçiler…

Köşe yazarlarına gelince, bunlar da ikiye ayrılıyor; birinciler, kadını her türlü istismar ederken onu savunma ayağına “hürriyet” bayrağı taşıyan ve “erkek” leri “kro” dan “kaba” ya “öküz” den bilmem neye kadar insandan hariç her şeye benzetenler; maksatları da, kadının şu an ki cemiyetin ortasına dökülmüş hâlini muhafaza; diğerleri ise, “muhafazakâr” maskesi altında “light İslamcı” etiketleri ile “İslamcı” takılan, ne diğer tarafın görüşüne katılan, ne gerçek İslâmı savunabilen, bunun kaygısını kesinlikle duymayan ve içten içe kabul etmediği diğer tarafa hayatı ve fikirleri ile hayranlık besleyenler.

Bütün hali ile mevzuun (iyileri müstesna) medya ayağı şöyle hareket ediyor:
Pohpohlayan, insanların en mahrem hislerini kanırtan, köpürten, yırtan ve her türlü pisliği insanların suratına suratına çarpan ve bütün bunları “Batı”, “İlericilik”, “Demokrasi”, kılıfı altında pazarlayan bir pezevenk; sonra iş cahil adamın karısını öldürmesine gelince de “şiddeeeet! Şiddet oğlu şiddet!” diye çığırtkanlık yapan âdî bir pezevenk!

E, senin eserin! Bu düzeni besleyen kim varsa onun eseri; kimse sorumluluktan kaçamaz!

 

İşin yönetim kısmı ise, baştanbaşa başıboşluk içinde, ne yapacağını şaşırmış bir hâlde hiçbir tedbire el atamayan aksine bu mevzuda ne türlü felâket varsa kapı açan bir hâlde; şu meseleye yaklaşım biçimi, mevzuumuza yaklaşım biçimini öyle açık ediyor ki başka söze gerek yok: “hayat kadınları da korumamız altında” ; onları o hâlden kurtarmak değil de, halleri içinde emniyetlerini sağlamak; politika adına ne büyük incelik (!) Bravo!

*

Türk-Kürt mevzuu hakkında söylediğimiz gibi, erkek, gerçek Müslümanlığın icablarından, adetlerinden çıktığı, çıkarıldığı ve koparıldığı için, kadın, kendine istinad olacak ruhî destekten bütün bir şekilde mahrum kaldı; ve aynen –erkek gibi- ne yapacağını bilmez bir halde (Jül Vern)’in balonuna döndü. (Jül Vern)’in balonunun bile gideceği bir güzergâhı varken, Üstad Necip Fazıl’ın dediği ile; “Heykel destek üstünde, benim ruhum desteksiz” hakikatine toslandı.

Toplumun fertlerini “insan” olarak göremeyen – kendi iç dinamikleri sebebiyle – göremeyecek olan bu düzen erkeği maddî kaygılar içerisinde durmadan bocalatırken onun da ruhî bütün desteklerini koparmıştır; söylediğimiz gibi, erkeğin bu kopuşu ister-istemez kadının kendini ifade edemeyişinde düğümlenmiştir ki galiba işin kördüğüme dönen tarafı da bu.

“İnsan olarak göremeyen” dedik; “yaşanmaya değer hayat ne?” diye fert fert toplumumuzdaki hiçbir kimseye, hiç kimsenin hayatına bir “mânâ”yı va’zedemeyen mevcut sistematik yapı, bu kokuşmuş düzen meseleyi “kadındı, erkekti, şiddetti, değildi” diye ele almak durumundadır. Buna ister istemez mecbur kalmıştır; çünkü çıkış noktası yok!

Oysa “ilişkileri açıklamaya çalışmak kötü bir çıkış noktasıdır” dediği gibi Tarkovski’nin, işler bu noktaya geldikten sonra mevzuyu orasından burasından didiklemek yangına benzin bidonuyla gitmektir ki, gazete haberlerinden köşe yazarlarına kadar bilumum herkesin yaptığı… Üstad Necip Fazıl’ın altını devamlı çizdiği şu hususu hatırlamak gerekiyor: “Bu memlekette problem ne içtimaî, ne iktisâdî ne idarî, ne de siyasîdir; problem ruhîdir.”

Bir türlü yaşanmaya değer hayatı kendi insanına sunamayan önceki hükümetler ve mevcut hükümet; bu düzen içinde, yokuş aşağı doğru giden ve freni patlamış bir kamyon gibi nereye toslayacağı belirsiz kadınlar, erkekler türemesine sebeb oldu. Bu telaş ve karmaşa içerisinde ne yapması gerektiğini bilemeyen herkes yavaş yavaş kafayı yiyor.

Sistematik bir bozukluk var. “Sistem”in kendisini isimlendirmek için ona böyle diyoruz; aslına bakarsanız “sistem” filan yok. Karmaşa, çalma-çırpma, koşuşturmaca, dövme, ezme… Böyle bir cemiyette, arabaların caddede giderken şeritleri düzenli bir şekilde kullanılıyor olması bile tuhaf. Bir yanda her an cinayet işlemeye hazır “manik” erkekler; diğer yanda hâl ve dilleri ile sosyal medya ve diğer bütün unsurlarıyla sistemin hedefi halinde, ellerinde “hürriyet” pankartı gariban kadınlar… Görüldüğü üzere bu mesele de aslında “Batı’nın buhranı” meselesine doğru kıvrılıyor. Yapı olarak kendi iç dinamiğini, Batı endeksli fikirler ve stiller ile karman çorman bir halde yoğuran, yuvarlana yuvarlana giden bir düzendir memleketimizdeki.

Şimdiye kadar resmettiğimiz tabloda olmayan şey ise “İNSAN”…

Niçe’nin Batı’nın vardığı noktayı tesbit bakımından söylediği “Tanrı’yı öldürdük” sözlerini sistemin ağzından şöyle söyleyebiliriz: “Allah’ı kaybettik, insanımızı öldürdük.”

Bu kokuşmuş düzenin farzedelim bir dili olsa idi, devamında herhalde şöyle derdi: “Bundan bilmem kaç yıl önce Batı’nın sınırına geldiği ve içinden bir türlü çıkamadığı hürriyet mevzuunu üçüncü sınıf kopyacılar eliyle ve hep klişe tekerlemelerle bu topluma dayattık.” Tarkovski’nin “Batı demokrasisi insanların manevî taraflarını deneyimleyemedi” sözünü bir türlü anlamadık. Şu-bu vesair sebeplerin bütünü halinde memleketi bir yangın yerine çevirdik. “Ne erkeği, ne kadını; her şeyden önce İNSANI ÖLDÜRDÜM!”

Elbette bu sözlerin altına imza atmaktan korkulacaktır; ama bir atasözümüzdeki gibi “görünen köy kılavuz istemez!”

***

İslâm’ın ne olduğunu, ona nasıl teslim olunması gerektiğini bilmiyoruz. Bu açıdan “Kur’an ahlâkı” filan diye başlanan cümleleri takiben, hiçbir ilmî, fikrî, ruhî ve insanî kaygı gütmeden, kopyala yapıştır iki ayet üç hadis söylenerek ve söylendiği yerde o ayet ve hadisleri de katletmeye yeltenerek bu meseleye ve hiçbir meseleye çözüm teklif edilemez.

Bu yollu davrananların hepsi, dinin inceliklerinden habersiz ve küfür cephesinin istihza tavırları altında dini nefislerinde karartıcı kaba softa-ham yobazlar olsa gerek?

En başında, İslâm’a nasıl teslim olunması gerektiği anlayışını bilmek, öğrenmek ve gücü yettiğince bununla amel etmek, “iş içinde eğitim” yolu ile “İslama Muhatab Anlayış”a göre hayatların mânâ kazanması. İBDA Mimarı Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun eserleri boyunca “Muhatab Anlayış” diye kıvranması ki bunu anlatmasının sebebi herhalde anlaşılyor?

Problem, İslâm’ı “biliyorum” zannı içinde – Allah korusun – neredeyse tamamen onun ruhuna zıt bir şekilde yaşanmasında; baktığımızda değil ona bakan gözlerde problem olması… Çıplak gözle güneşe bakıp onun bir şuasını görememek ve gördüğünü karanlık diye isimlendirmek hatası ki küfür cephesine ait; diğer bir cephe ise aynı şekilde olup, çok Kur’an okumanın yerine göre kalbi karartması gibi, küfür cephesine geçmeden ve gördüğü karanlığı kendi nefsine bir türlü izah edememe burkuntusu içerisinde yalpalıyor.

Neticede:

Kadın-erkek, sosyal-siyasî, dünyevî ve uhrevî her mesele kendine ait sınırları çizili bir şekilde İslâm’da; ve yüzyılımızdaki “tatbik fikri” de, nerede, neye, nasıl bakılacağını gösteren bir rehber gibi “İslama muhatab anlayış”…

İslâm değil, “O’ndan”, O’ndan olduğu için de “O”…

Anne babalarımızdan doğup “onlardan” olduğumuzu, ama “onlar” olmadığımızı nasıl kavrıyorsak bu mes’eleyi de kavramamız gerekiyor.

 

Kaynaklar:

Şiirsel Sinema – Tarkovski

İnsan/Kadın ve Erkek – Salih Mirzabeyoğlu

 

Aylık Dergisi 96. Sayı

 
Etiketler: “Kadına, Şiddet”, Mevzuuna, Dair,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
01 Mart 2018
Fırtınaların Prensi
24 Ekim 2017
Gülmek Nedir? Kime Gülüyoruz? -VIII-
03 Ekim 2017
Gülmek Nedir? Kime Gülüyoruz? -VII-
31 Temmuz 2017
Gülmek Nedir? Kime Gülüyoruz? -VI-
03 Haziran 2017
Gülmek Nedir? Kime Gülüyoruz? -V-
09 Mart 2017
Gülmek Nedir? Kime Gülüyoruz? -IV-
03 Şubat 2017
Gülmek Nedir, Kime Gülüyoruz? -III-
04 Ocak 2017
Gülmek Nedir, Kime Gülüyoruz? -II-
30 Kasım 2016
Gülmek Nedir, Kime Gülüyoruz?
30 Temmuz 2016
Darbe Öyle Olmaz Böyle Olur!
30 Temmuz 2016
Bir Adam Yaratmak ve Trajik İnsan
04 Temmuz 2016
Varlık Sebebi...
03 Mart 2016
Milletler Arası Hukuk Açısından BM
01 Şubat 2016
Kamu Hukuku-Amme Hukuku Bahsi
07 Ocak 2016
5 Aralık 1999 Şanlı Metris Zaferi
03 Aralık 2015
Başyücelik Devleti "Yeni Dünya Düzeni" Devlet Şekilleri Bahsi Üzerine
05 Kasım 2015
Osmanlı Devleti'nde Ermeniler ve Günümüze Kadar Ermeni Meselesi 1324-2015
08 Ekim 2015
Tüm Zamanların En İyi Boksörü- III
04 Eylül 2015
Hilâl ile Haç’ın Ringe Çıkışı! II
05 Ağustos 2015
Rinklerin Yeni Prensi - I
05 Temmuz 2015
Genel Seçim Değerlendirmesi
29 Mayıs 2015
Selçuklular Devri'nde Ermeniler (1028-1246) ve Peygamberimizin Ermenilere Verdiği Amannâme
30 Nisan 2015
Ermenilerin Tarihî Kökeni ve Osmanlı Devleti Dönemine Kadar Ermeniler
02 Nisan 2015
Ermeni Meselesi ve Tarih Şuuru -Giriş-
09 Mart 2015
Korku Histerisi ve İslâm’ın İkinci Hâkimiyet Devresi
03 Aralık 2014
“Başyücelik Devleti“ ve Engelciler
16 Ekim 2014
Kültür Davamız Eserindeki "Tatbik Fikri ve Muhatap Anlayış" Bahsi Üzerine...
25 Eylül 2014
İman ve İspat, Bilgi’nin Doğuşu Üzerine...
28 Ağustos 2014
"Kültür Davamız" Eserindeki "Allah-Âlem-İnsan" Bahsi Üzerine
01 Ağustos 2014
"Zaman ve Şuur" Bahsi Üzerine
04 Temmuz 2014
"Kültür Davamız" Eserindeki "İki Yol ve Süzme" Üzerine
09 Mayıs 2014
Sakat Muhakeme - Karşı Yanlış- Üzerine
30 Nisan 2014
Kültür ve İdeoloji Üzerine…
29 Ocak 2014
“Aydın” Çağından mı Gazetedeki Köşesinden mi Sorumlu?
11 Aralık 2013
Eğitim Sistemimiz, Dershaneler ve Ak Parti
25 Kasım 2013
Kültürel Uyuşturma Operasyonu
01 Ekim 2013
Sanal Dünya, Gerçek Dünya ve Kitaplar
01 Eylül 2013
Günümüz İslamcılığının "İslam Anlayışı" Karşısındaki Çıkmazları Üzerine
01 Ağustos 2013
Dostoyevski’nin Cinler Romanı Üzerine Birkaç Not
01 Mayıs 2013
Batı Dünyası ve Temel Dayanakları Üzerine -3-
01 Nisan 2013
Batı Dünyası ve Temel Dayanakları Üzerine -2-
01 Mart 2013
Batı Dünyası ve Temel Dayanakları Üzerine -1-
01 Şubat 2013
Danton ve Robespiyer
01 Aralık 2012
Sert Rüzgarlar…
01 Aralık 2012
Entrikanın Mücessem Hâli: Joseph Fouche -3-
01 Kasım 2012
Entrikanın Mücessem Hâli: Joseph Fouche -2-
01 Ekim 2012
Joseph Fouché Üzerine… -1-
01 Ağustos 2012
“Berzah -Bütün Dalların Birleştiği Kök’e-” Eseri Etrafında
01 Temmuz 2012
Sıradan Bir Gün
01 Haziran 2012
Tümevarım ve Zaafiyeti Üzerine
01 Mayıs 2012
Mitolojiden Sinemaya
01 Nisan 2012
Van Gogh Sergisi Vesilesiyle Resim
01 Şubat 2012
Mitoloji ve Sinema üzerine (2)
01 Ocak 2012
Mitoloji ve Sinema üzerine (1)
01 Eylül 2011
Gerilim ve Korkunun Ustası Hıtchcock
01 Ağustos 2011
(Eymi Vaynhauz) ve Koyun Atlatma
01 Ekim 2010
Bir Filmin İyi Olduğu Nasıl Anlaşılır?
01 Eylül 2010
‘Seni Kim Kumanda Ediyor?’
01 Eylül 2010
Bir Romanın Konusu - Vesile Kimdir?
01 Ağustos 2010
Reenkarnasyon-Tenasuh Üzerine
01 Temmuz 2010
Tarkowsky’nin Son Filmi Offret-Kurban
01 Aralık 2009
Bir Tarkowski Klasiği: Stalker (İz Sürücü)
01 Haziran 2009
Andrei Tarkowski’nin Hayatı ve Sanatı Üzerine
06 Nisan 2009
Truman Show Filmi Üzerine
Haber Yazılımı