Yazı Detayı
08 Ocak 2019 - Salı 10:07
 
Kaynak Değil, İdrak Sorunumuz Var
Mevlüt Koç
 
 

Bir insan, Mutlak olana açlık duyuyor, Mutlak olduğunu bilerek ona yöneliyorsa, “Allah her an bir şe’ndedir” ölçüsünden pay sahibi olarak onu ancak an’da yakalayabileceğinin, sadece hislerde bulabileceğinin (zikrin önemi) şuuruyla hareket ediyor ve o an’a yönelmeyen her şeyden nefret ediyorsa, bu insan, “ölmeden önce ölünüz” ölçüsünün sırrına ermiş, hür ve bağımsız bir varlıktır. Tüm bu arayışlarında insana yaraşan yegâne şey ise kemâldir; ilim, irfan, ihsan, izzet, adalet ve cesarettir... İnsan, nefsini terbiye ve tezkiye eden, melekeleri üzerinde fonksiyonel olan bu faziletler vasıtasıyla varlık mertebelerinde yükselir, Rabb’in tecellilerine açık hâle gelir, arınır ve yenilenir... Hayatı da, Mutlak Bir, hür ve bağımsız olanı “zevken idrak” yoluyla kavrayan ruhî bir aksiyona dönüşür. Dolayısıyla, arınıp yenilenmeyen, ruhî bir tekâmülü arzulamayan her insan değersizdir; “Efendi” olmak varken uşak olmaya özenen, kendi oyuncaklarını fazla ciddiye alan bir zavallıdır. Talihsizliği de burada; yaradılışı hilâfına bir hayat sürmesinde yatar. Zira her ruh bizzat müşahede ve murakabe ettiği şeydir, nihayetinde ona dönüşür. Dolayısıyla, yaratılış gayesine uygun bir hayatın arayışında olan her insan öncelikle ulvî bir varlık muhasebesine soyunmak, ben neyim, bu hâl neyin nesi sorularını çözüme kavuşturmak, tıpkı maddeye biçim verir gibi ruhuna bir ölçü kazandırmak zorundadır. Lâkin, tefekkür ve temâşa yoluyla bu meselelere eğilmek yerine ömrünü, kendi kendini aldatmanın nişânesi halinde, görüşlerini doğrulayacak delilleri arayıp bulmakla, kurallardan çok hadiselere bakmakla ve gördüğü şeylerin seçilmiş kısımlarına odaklanarak görülmemişe genelleme yapmakla geçirir ki; kendini bilmemektir... Kendini bilmeyen insan ise gerçekten utanılacak bir şeydir. Oysa, yaratılmışların en şereflisidir insan, dil de bunun için verilmiştir insana... Kelâmın sırlarına erebilsin, iyi-doğru ve güzelin kendisine nisbet edileceği “Mutlak Dil”den beslensin, İlâhî varlığa erişebilsin diye...

 

Dolayısıyla, dışımızdaki dünyayı tanımlarken kullandığımız dil kendi içinde ne kadar tutarlı ve iç gözlemlerimiz ne kadar derinse, anlattığı gerçekliği de bizim için o kadar anlamlı kılacak, Allah Resûlü’nün sırların taşıyıcısı olan diline iştirakimiz de o nisbette artacaktır. Fakat dayandığınız zihin dünyası, kullandığınız dil hâli yansıtmıyorsa, dilinizin de dışınızdaki gerçekliği yansıtan bir sözler topluluğu ve dilbilgisi kurallarından ibaret alelâde bir âlet olmaktan öte bir anlamı olmayacaktır. Bu da peşinde olduğunuz hakikati ve iletmek istediğiniz mesajı işlediğiniz konu ile derin ve incelikli bir şekilde birleştirememek anlamına gelir ki, hiç bir zaman “öz”e en uygun formu giydiremeyeceksiniz demektir. Oysa, “âlem Allah’ın lisânlarından bir lisandır.” Ve “dil insana verilmiş bir kâinat plânıdır.” Dolayısıyla dilin etkinlik alanına konma biçimi ve düşünce dünyamızın sığlığı-derinliği dile de yansıyacak, dışımızdaki gerçekliğin kavranmasına ve temellendirilmesine yönelik inşa sürecinde belirleyici olacaktır. Fakat her halükârda, yine de altta bir yerlerde, Wittgenstein’in; “dilde ifade edilen şeyi dil ile ifade edemeyiz” deyişinde işaret edildiği gibi, teshir edilmeyi bekleyen sonsuz ve sınırsız keşfe mevzu derin bir sırlar âlemi yatacaktır. Zira kâl dilinde ifadeye gelen şey, hâl dilinin sadece bir imgesidir... Onun içindir ki, tasavvuf ehli ile ilgili olarak; “bu taifenin dilinden anlamak için kâl dili değil, hâl dili gerekir” denilmiştir. Zira hâl dili kalmadığı zaman, ne kaldıysa geriye hepsi orta malı, hepsi satılıktır. Hâlini hayvan anlasa da insan denilen yaratığa anlatman zordur. Dolayısıyla, “sır idraki”nden mahrum bir anlayışın yansıması hâlinde, bilinmeyeni var olmayanla karıştırarak düşünce üretmek, bunun üzerine bilim inşa etmek yanlıştır. Zira nihaî karar bilime ve ürünlerine ait değildir. Bunları bizim için mânâlı kılan şey algılayış biçimimizdir; benimsediğimiz hayat tarzına bağlı olarak iyi yahut kötü, yapıcı yahut yıkıcıdırlar. Bu hâl, anlayış ve kavrayışta dilde ifadeye gelmeyen bir şeylerin zaten var olduğunu üstü kapalı da olsa kabul etmektir ki; insan hayatının ancak anlatılmaz olandan hareketle anlam kazanmaya başladığını gösterir. Dolayısıyla, hayatın devamının anahtarlarının sadece kendinde olduğunu vehm ederek, insan hayatını madde boyutuna indirgeyip, bir mühendislik projesi olarak ele alan zihniyet modern akla uysa da, özü itibariyle trajiktir.

 

Büyüklüğü ve karmaşıklığı nisbetinde, insan fıtratı hilâfına bir hızla değişen, kuşatmakta ve kavramakta âciz kaldığımız, sırlarla dolu bir âlemde yaşıyoruz, etki etme ve etkilenme kimliğimizle de tabiatla etkileşim içinde, dışımızdaki gerçekliğe dair her gün yeni bilgiler ediniyor, endişe dolu sorularımıza cevap arıyoruz. Ne var ki, sorduğumuz soruların ve bunların cevabını veren ilkenin kendisi izaha muhtaç. Dolayısıyla bilimsel olduğunu düşünülen, aslında Batı’nın kendi “teorik gelenekler”i içine hapsettiği aklın ürünü olan bu bilgilerle bir şeyi izah etmek istediğiniz zaman, önce bir şeyi, sonra da birbirilerini davet eden sonsuz bir teyide muhtaç başka şeyleri kavramak zorundasınız, bu da dağılmayı ve savrulmayı artıran, işaretten işaret edilene yönelmeyi imkânsız kılan bir durum. Özne ile nesne arasındaki âhengi bozduğu gibi, eşya ve hadiselerin teshirinde de tam bir tanıma sağlamaz. Onun için bu bilgiler de yeni buluş ve keşiflere bağlı olarak, kısa sürede geçerliliklerini yitirebiliyor, kolayca terk edilebiliyorlar. Diğer taraftan, eşyaya dair bilginin Hakk’a dair bilgiyi zorunlu olarak öncelemesi sebebiyle, şuur seviyesine yükselmiş olmakla, Mutlak bilgiye giden yolda bir merhale oluşturmak gibi bir fonksiyonları da var. Ne var ki eşyanın hakikati yanıltıcı görüntüler altında gizlidir, ortaya çıkabilmesi için tecelli nurunun varlığın üzerine düşmesi gerekir. Zira, varlık ancak bu nur sayesinde hem kendini hem tecelli nurunun yayıldığı diğer şeyleri görebilecektir. Bu süreçte en büyük görev; iyi-doğru ve güzelin kendisine nisbet edileceği “Mutlak Dil”den hareketle var olanı görünür kılan, koruyan, bir ve aynı olana bağlayan dile verilmiştir.

 

Zira, “her dil ayrı bir dünya ve bu dille el atılan her mevzu ayrı bir dünya kurmadır.” Aynı zamanda dil, şuuru hem inşa eden hem de taşıyan aslî bir unsurdur. Gücü de şuur hallerini hiç bozmadan sırf nitelik olarak yakalayabildiği kadardır. Dolayısıyla, toplumsal ve kültürel bir dönüşüm gerçekleştirebilmek için yeni bir dil oluşturmak zorunludur Zira yeni bir dil oluşturmak yeni bir düşünce sistemi kurmakla eş anlamlıdır. Bu dil ve diyalektiğin önemi kavranmadığı zaman formatlanmış beyinlerle “alınması gereken” pozisyonu alma; İslâm’a muhatap anlayışı temin ve temsil edecek zihnî bir birikime sahip olma, İslâmî zevki yansıtan eserler üretme şansınız da olmayacaktır. Yeni fikirlere açık olsanız bile, içine doğduğunuz çevrenin şekillendirdiği zihniyet belirleyiciliğini korumaya devam edecek, “yeni”yi yahut kendi kültürünüze ait olanı benimseyiş ve hayata geçiriş biçiminiz yine “eski”nin; zihin dünyanızı şekillendiren kültürün kodları üzerinden olacaktır.

 

Netice itibariyle; imrendiğimiz, girmek için yıllardır kapısında beklediğimiz ülkelerden sadece kaynaklarımızın kıtlığı yahut diğer maddî saikler sebebiyle geri kalmış değiliz... Hayata bakışımızda, anlayış ve kavrayışımızda problem var; kaynak sorunu değil, idrak sorunu yaşıyoruz... Hadiseye yanaşan şuurumuz sakat. Ahlâkı mesleğe uydurmak, yasal olanı ahlâkî olana tercih etmek gibi bir sorunumuz var. Şayet, İslâm dünyası olarak, Batı’nın başlattığı yeni değişim sürecine tâbi olmak istemiyorsak, bize bilmediğimiz hakikatleri keşfettirecek, ruhumuzu kendi özüne döndürecek, kurtuluşumuzu gerçekleştirecek mükemmel bir dil ve diyalektiği, yani İBDA DİL VE DİYALEKTİĞİ’ni benimseyip, bir an önce uygulamaya sokmak zorundayız. Bu kuşatılmışlıktan direnerek yahut dayanıklılık göstererek çıkamayız. Zehri şifaya, yıkıcı olanı yapıcıya, zararlı olanı faydalıya tahvil edecek bir bünyeye ihtiyacımız var...

 

Aylık Dergisi 171. Sayı

 
Etiketler: Kaynak, Değil,, İdrak, Sorunumuz, Var,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
01 Mayıs 2019
Evrensel Değerler mi, Vahşiler Sürüsüne Verilmiş Tavizler mi?
02 Nisan 2019
Üzerinden Yürüdüğünüz Kültür, Varacağınız Yer Üzerinde de Belirleyicidir
01 Nisan 2019
Üzerinden Yürüdüğünüz Kültür, Varacağınız Yer Üzerinde de Belirleyicidir
01 Şubat 2019
Modern Devlet Artık Daha Saldırgan
06 Aralık 2018
Bundan Büyük Kriz mi Olur?
29 Ekim 2018
Beklentinin Tatlı Tuzağında Yiten “Cennet” Hayali
01 Ekim 2018
Yitik Ruhlar-Anlamsız Yüzler
02 Eylül 2018
Bir Başına
02 Ağustos 2018
Geçmişi Olmayanın Geleceği de Olmaz
01 Temmuz 2018
Ölüm Ruhun Hurucu, Hayat Öte Yakada
01 Haziran 2018
Bilgi ve İlgileri
01 Mayıs 2018
Soğuk Savaş Sıcağa, “Aydınlanma” Yanmaya Dönüyor
05 Nisan 2018
Formların Varlık Giymesi ve Varlığı Kaybetmesi Süreklidir
01 Mart 2018
Bütüne Duyulan Arzu
27 Ocak 2018
Sadece Olayları Görüyor, Kuralları İse Hiç Görmüyoruz
27 Aralık 2017
Kategorilerin Keyfiliği
24 Ekim 2017
Varlık Sayılarla Değil, Ruhla Bilinir!
03 Ekim 2017
“Bütün”ün İdaresi Elden Kaçınca…
05 Eylül 2017
Hayatın Kökeni Sırdır, Sır İdraki Güzellik İdrakidir
31 Temmuz 2017
Dinden Çıkış Sürecinde Yeni Safha
27 Haziran 2017
Karmaşık Sistemler, Gerçek ve Uyduruk İstikrar
03 Haziran 2017
Geleceğe Dönük Bir Hamle Olarak 16 Nisan
14 Nisan 2017
Gerçek Yenilik İlâhîdir
05 Nisan 2017
Gelecek Geçmiştedir
03 Şubat 2017
İlerleme İlleti
04 Ocak 2017
Aydınlanma(K) Mı – Ateşte Yanmak Mı?
30 Kasım 2016
Yeni Sistemin Yeni Yapılarını İnşa Süreci
06 Kasım 2016
İllegalite Artık Batı’nın Resmî Politikası
03 Ekim 2016
Modern Haramiler Uşaklarıyla Pusuda
05 Eylül 2016
Hadlere Riayet
04 Temmuz 2016
Zevk'e Dair
05 Mayıs 2016
Tanrı’yı Oynamanın Ağır Bedeli
05 Mayıs 2016
İnsanlık Okka Hesabı Tek Haysiyetli Ses Türkiye!
01 Şubat 2016
Gözden Öz’e
03 Aralık 2015
Ortalama İnsan
04 Eylül 2015
Bilgiye Giden Yolda Dil
29 Mayıs 2015
İmkânsızlığın Dünyası
30 Nisan 2015
Zayıfın Kuvveti
06 Şubat 2015
Oyun Büyük, Plan Şeytanî
16 Ekim 2014
“Kötü Bir Orkestranın İçinde Kalan Usta Şef“*
28 Ağustos 2014
Geçmiş Geleceği Aydınlatmadığı Zaman
01 Ağustos 2014
Dünya Düzenine Dönüşen Yalan
04 Temmuz 2014
İşlenmedik Suçun - İşlenmedik Günâhın Bedelini Ödemek
29 Ocak 2014
Beklenmedik Olanın Gücü
25 Kasım 2013
"Esatir ve Mitoloji" Vesilesiyle
07 Kasım 2013
Kültürün Nüfuz Ve Sirayet Edebilirliği
06 Kasım 2013
Bir Fikir Nasıl Temsil Edilemez
11 Şubat 2013
Gelecek Yeni Kültür
01 Kasım 2012
Öngörülemezlik - Tümlenemezlik
01 Ekim 2012
İzafiyetin Kısır Döngüsü
01 Eylül 2012
“Dünya Görüşü” Üzerine
01 Ağustos 2012
Münasip Görmek ya da Uşaklığa Özenmek
01 Haziran 2012
Meçhule Hürmet Tavrı
01 Mayıs 2012
Halleri Suretlere Giydirmek
01 Nisan 2012
Peşin Fikir Hikmeti ve Peşin Hükümcülük
01 Nisan 2012
Doğrulama Hatası/Doğrulayıcılık Mihrakı
01 Mart 2012
Sivil Toplumun Temel Çelişkisi
01 Şubat 2012
Yönlendirici İlke
01 Ocak 2012
Alemşümul Sistem Olmadan, Alemşümul Siyaset Olmaz!
01 Aralık 2011
Kılavuz Yıldız Olmak
Haber Yazılımı