Yazı Detayı
01 Temmuz 2018 - Pazar 01:00
 
Makedonya’yı Gezerken Aldığım Notlar
Arif Erdem Aktaş
 
 

00.00/ Tekirdağ/ 00.30

Mahmur gözlerle babamların masasına yöneliyorum. Kendime bir sandalye çekip oturuyorum.

“Neredeyiz?”

“Tekirdağ’dayız. Acıktın mı?”

“Biraz.”

“Çorba içer misin?”

“Fark etmez.”

Biraz dedim ama çorbadan ilk kaşığı alınca kurt gibi aç olduğumu fark ediyorum. Çok aç olduğum için olacak ki çorbanın tadı mükemmel geliyor.

“Sınıra ne kadar var?”

“2-3 saat diyorlar.”

 

03.00/ İpsala Sınır Kapısı/ 04.30

Otobüs sıradaki yerini alıp durunca kapılar tıslamalarla açılıyor. Otobüste inen herkes arkasındaki koldan kurulmuş oyuncak gibi esniyor. İçenler sigaralarını çıkarıyorlar. Duman gecenin ayazında daha yoğun gözüküyor.

“Karşı taraf Yunanistan mı şimdi?”

“Evet.”

“Peki Makedonya’ya kaç saat var?”

“Daha çok var.”

Pasaportlar mühürlendi. Bilgisayara kaydedildi. Aynıları Yunan tarafında da yapıldı. Yuvalarına çekilen karıncalar gibi otobüse doluştuk.

 

12.13/ Yunanistan’da herhangi bir yer

Sabaha kadar uyuyorum. Gözlerimi açtığımda etraftaki ayçiçek tarlaları ve kimi zaman yola paralel, kimi zaman yolumuzla çakışan tren rayları dikkatimi çekiyor. Ayçiçek tarlalarının etkileyiciliği beni benden alıyor. İnip fotoğraflasam diye geçiriyorum içimden. Tren raylarından da bir tren geçse şöyle büyük bir gürültüyle, upuzun bir tren... Ama yol boyu tek bir lokomotif dahi göremiyorum. Rayların nereden gelip nereye gittiğini de bilmiyorum ama galiba şu an kullanılmıyorlar.

 

11.15/ Makedonya sınırı/ 12.15

Bu kez otobüsten inmiyoruz. Polis memuru geliyor otobüse, tek tek pasaportları toplarken resimdeki kişi olup olmadığımızı kontrol ediyor. İşlemler tamamlanıp geri dağıtılıyor pasaportlar.

 

12.25/ Makedonya’da herhangi bir yer

Makedonya’ya girer girmez bir kasabadan geçiyoruz. Muhtemelen tamamı Hıristiyan... Kiliseler, barlar, bütün evlerde asılı bulunan haçlar... Evlerin hepsi yazlık tarzı... Tam anlamıyla bir tatil kasabası... Bir tek deniz eksik.

Tren raylarını bir kez daha görüyorum. Bu kez sürekli yola paralel gidiyor. Yine tren geçmiyor. Ah bir kere geçse...

 

18.37/ Ohrid’den ayrılırken

Ufak bir meydan. Ortasında küçük, gösterişsiz, özensiz bir fıskiye. Etrafı dükkan ve lokantalar. Meydan lokantasında yediğimiz köftenin tadı 15 saatlik yolculuğun ardından leziz geliyor. Balkanlarda her yerde yenen bir köfte. Az pişmiş, lokum gibi. Güzel bir tad.

Meydandan aşağı inen bir çarşı. Mermer kaplı bir zemin. Bu küçük şehrin ana damarı bu küçük, tek katlı dükkanlardan oluşan 100-200 metrelik çarşıymış. Dükkan sahiplerinin ve diğer insanların neredeyse tamamı Türkçe biliyor. Çarşıda yürürken etraftaki herkesin Türkçe konuştuğunu fark ediyorum. Ohrid’deki bütün dükkanlarda Türk Lirası geçiyor. Şehre gelen turistlerin yarıdan fazlasının Türkler olduğunu öğrendiğimde şaşırmıyorum. Aslında orada bulunduğum süre içinde yabancı bir ülkede olduğumu anlamıyorum desem yeridir. Çarşıdaki dükkanlardan bazılarının isimleri şöyle: İstanbul çay ocağı, Salim ustanın yeri, Adana ızgara kebap, Antep Baklava...  Sonra düşünüyorum: “Belki de yabancı bir ülkede değilimdir.”

  Çarşının sonunda Ohrid gölüyle karşılaşıyoruz. Göl kenarından yamaçları izlemek ayrı bir zevk.  Yamaçlarda altlı üstlü dizilen konaklar var. Safranbolu evlerinin aynısı. Konakların üstünde ise şehir savunması için kondurulan mütevazı Ohrid kalesi var.

Gölde yarım saatlik tur yapan küçük motorlardan birine atlıyoruz. Müthiş bir sıcak var. Kaptan ayaklarımızı suya sokmamızı tavsiye ediyor. Onu dinliyoruz ve muazzam bir ferahlık. Suya eğilip bir yudum içiyorum. Tatlı. Gölü hilal biçiminde çeviren dağların eteklerindeki köylere bakıp, “Bu köylerde yaşanır” diyorum.

Tekne turunun ardından Osmanlı döneminde yapılan ve şu an kapısında TİKA tarafından çevre düzenlemesinin yapıldığına dair bir kitabe bulunan Pir Mehmed Hayatî Hz. Halvetî Dergâhı ve Tekkesi’ni ziyaret ediyoruz. Tekkede halen her sabah namazının ve yatsı namazının ardından zikir yapıldığını öğreniyoruz.

Ohrid’le ilgili son olarak şunu söylemeliyim, Bursa’nın İznik şehrini daha önce gezme fırsatım olmuştu. Ohrid’i İznik’e benzettim. Yazları canlı, hareketli ama kışları tenha. En önemlisiyse İznik Gölü nasıl İznik’in sembolüyse Ohrid Gölü de Ohrid’in sembolü.

Şu an Üsküp yolundayız. Dönemeçli dağ yolları. Yol üstünde Tetova şehrine uğrayacağız. Otobüste dün gece başladığım Mustafa Kutlu’nun CHEF kitabını okuyorum. Yolculukta Kutlu hikâyeleri gerçekten eşsiz.

 

22.17/Tetova’dan ayrılırken

Üsküp’ün Kuzey Batısı’nda bulunan şehir Kosova sınırında yer alıyor. Dönemeçli dağ yollarını geçerek ulaşıyoruz şehre. Tetova küçük, herkesin işinde gücünde olduğu, samimi mahallemsi bir şehir. Ben Tetova’yı bir ilçe bile olmayan Çengelköy’e benzettim. İnsanların gündelik hayatlarına, esnaflara, yaşlılara, kadınlara, çocuklara, gençlere bakınca bizimle hiçbir fark göremedim.

Şehrin sembolü haline gelmiş Alaca Camii’ni ziyaret ediyoruz. Muazzam el işçiliğiyle bezenmiş bir camii. Dışı renkli dikdörtgen levhalardan oluşuyor. İçerde ise tüm duvarlarda, her karışta ayrı bir el işçiliği. Bir duvara Mescid-i Haram resmedilmiş, bir duvarda muazzam bir çiçek bahçesi göze çarpıyor. Kur’an’da adı geçen peygamberlerin isimleri ise tek tek levhalara yazılıp 4 duvara sıralanmış. Caminin boyaları için 20-30 bin civarında yumurta kullanılmış.

Bu harika camiden ayrılıp bir sonraki durağımız olan Harabati Baba Tekkesine hareket ediyoruz. Güneşin Tetova’nın dağlarının arkasında kaybolduğu vakitlerde kapısında yalnızca Türk bayrağı asılı olan geniş bir bahçeye giriyoruz. Bahçeyi geçtikten sonra karşımıza bir cami ve yanında etrafında türbeler olan küçük bir yol çıkıyor. Türbenin önünde uzun boylu, uzun beyaz sakallı bir adam bizi içeri davet ediyor. Gidiyoruz. Kendisinin Bektaşî tekkesi dervişi olduğunu ve bu türbelerin bu tekkenin önceki dervişleri ve müritleri olduğunu söylüyor. Bizi her yanda Hazreti Ali ve Hacı Bektaşı Velî portrelerinin olduğu bir salona alıyor. Duvarlar burayı ziyaret eden Avrupalı büyükelçilerin, diplomatların, siyasilerin bu adamla resimleriyle dolu. Sonradan adının Abdülmuttalip Bekiri olduğunu öğrendiğim bu Bektaşî dervişi bize tekke hakkında biraz bilgi veriyor. Bu sırada ben duvardaki fotoğrafları inceliyorum. Gözüme Alman olduğunu elindeki bir kitapçıktan anladığım kadın bir diplomatla olan gayet samimi bir fotoğraf çarpıyor. Fotoğrafta ikisinin de ağzı kulaklarında. O sırada bize Türkiye’den buraya ziyarete gelen ünlüleri ve siyasileri sayarken Hakan Şükür’ü söylemekten hiç çekinmemesi ilginç geliyor hepimize. Adamı dinlerken arkasında duran 5 bayrak beni düşündürüyor. Arnavutluk, Makedonya, Türkiye, ABD ve Avrupa Birliği bayrakları iç içe duruyor. Arnavutluk ve Türk bayraklarını Makedonya’da her yerde görebilirsiniz. Fakat Amerika bayrağını gezi boyunca bir tek orada görüyorum. Makedonya Avrupa Birliği’ne üye bile değilken bu adamın Avrupa Birliği bayrağını tekkesine koyması kafamızı karıştırıyor. ABD bayrağının burada bulunma nedenini soruyoruz. “Amerika’da demokrasi var, özgürlük var, Amerika güzel.” cevabıyla karşılaşınca adeta şok oluyoruz. O sırada ezan sesi geliyor tekkenin bitişiğindeki camiden. Hep birlikte akşam namazını kılmak için ayaklanıyoruz. Derviş bizimle birlikte gelmiyor. Nedenini sorduğumuzda ise namazın o kadar da önemli olmadığını falan söyleyip bahçede oturacağını söylüyor. Namazı kılıp karmaşık düşünceler içinde tekkeden ve şehirden ayrılıyoruz. İstikamet başkent Üsküp...

 

15.18/Üsküp’ten ayrılırken

 Dün gece geç saatte girdik Üsküp’e. Üsküp’ün, ortasından Vardar Nehri geçiyor. Nehir şehri ikiye bölmüş. Nehrin bir tarafı Eski çarşı denilen, Osmanlı’dan kalma camilerin, bedestenlerin, medreselerin, kısa boylu yapıların olduğu, Müslümanların çoğunlukta olduğu bölge. Diğer tarafı ise neredeyse tamamını Hıristiyanların oluşturduğu, gece kulüplerinin, barların, kiliselerin, gökdelenlerin, plazaların olduğu bölge. Hıristiyan tarafında hiç cami bulunmuyor fakat Müslüman tarafında kilise bulunuyor. Nehrin ortasında Osmanlı’dan kalma bir köprü bulunuyor. Köprünün isminin Taşköprü olduğu gibi köprüye Fatih Sultan Mehmet köprüsü de deniyor. Nehrin iki tarafında da yüzlerce heykel bulunuyor. Müslüman tarafının önüne de özellikle yüksek heykeller dikilmiş. Büyük İskender’in atını şaha kaldırıp kılıcını Yunanistan’a doğru salladığı devasa heykelin boyu yaklaşık 25 metre. İskender’in karşısında ise babası Filip’in heykeli yükseliyor. Bu heykel Müslüman mahallesinin hemen önünde. Nehrin çevresine birsürü ihtişamlı bina yapıyor Makedon hükümeti. Köprünün hemen yanındaki büyük yapıyı meclis binası falan zannediyorum. Halbuki sonradan Arkeoloji Müzesi olduğunu öğreniyorum. Saray gibi binaların neden bu kadar çok olduğunu soruyorum rehberimize, “Müslüman mahallesinin güzelliğini örtmek için.” diyor.

Gece, grubumuzdaki genç arkadaşlarla herkes otelde istirahat ederken şehri gezmeye çıkıyoruz. Gece kulüpleri Eski Çarşı’da bile son ses müzik açıp sokakları inletiyor. Nehre gidiyoruz. Taşköprü’de fotoğraf çektirip nehrin öbür tarafına geçiyoruz ve nehir boyunca yürüyoruz. Bir gece kulübünün önünden geçiyoruz o sıra. Kulübün önündeki kaldırımda 5-6 yaşlarındaki çocuklar karton parçalarının üstünde uyuyorlar. Kulüptekiler, o çocuklar hiç yokmuş gibi içmeye ve sevgilileriyle dans etmeye devam ediyorlar.

Bu sabah şehirde gezerken dükkanlardan birinin camında Erdoğan posteri görüyorum. Biraz sonra bir adam bize Erdoğan’ın ülkesinden mi geliyorsunuz diye soruyor. Hangi camiye gitsek kapısında bir TİKA yazısı göze çarpıyor. Şehirde herkes az çok Türkçe konuşuyor. Anlıyorum ki Makedonya’ya gelirken yurt dışına çıkmamışız aslında biz. Hala vatan topraklarındayız.

Ülkenin siyasi yönetimi Hıristiyanların elinde. Bunun sebeplerinden biri de Müslümanların birlik olamaması. Yarısı Müslüman olan ülkede Müslümanların 13’ten fazla partisi bulunuyor. Rehberimiz bize bu konuyla ilgili şu sözü söylüyor: “İki Müslüman, üç parti.”

Hıristiyanlar şehrin neredeyse her yerinden görünen bir tepesine 70 metre yüksekliğinde bir haç dikmişler. Bunun üzerine Müslümanlar, minaresi 71 metre olan bir cami yapmışlar. Buna benzer pek çok durumda Hıristiyanlarla Müslümanlar arasında rekabet var.

Bu arada şehirde bir plazada Zaman Gazetesi tabelası görüyoruz ve bir de Yahya Kemal Koleji var. Fetöcüler buralarda da faaliyet gösteriyorlarmış. Fakat 15 Temmuz’da Üsküp’te halk sokaklara çıkıp Türkiye için dualar etmişler ve tepkilerini dile getirmişler.

Az önce CHEF kitabını bitirdim. Mustafa Kutlu hikayeleri yolculukta eşsiz.

 

Aylık Dergisi 165. Sayı

 
Etiketler: , Makedonya’yı, Gezerken, Aldığım, Notlar, ,
Yorumlar
Haber Yazılımı