Yazı Detayı
29 Ekim 2018 - Pazartesi 16:11
 
Modern Zaman Düşleri-Yunus
Zeynel Abidin Danalıoğlu
 
 

Günün son ışıkları eşyanın üzerinden çekilmeye başladığında, bütün canlılığı ve harikuladeliğiyle sizi büyüleyen ormanın, tabiat şekillerinin başka bir çehreye büründüğüne şahidlik edersiniz. Ve kendinize sorarsınız: Az önce bulunduğum, tanıdığım yer burası mı? Günün ilk ışıklarında müthiş bir güzellikle arzı endam eden ve insan elinden çıkma her şeyi kıskandıracak güzellikte olan bütün o otlar, çiçekler, çalılar ve ağaçlar sizi şaşırtır. Karanlığın kendi rengine döndürdüğü bütün bu nebatın başka bir şekille size başka bir heyecan verdiğini duyarsınız. Ormanın ortasında, belki dar bir patikada ilerlerken kesilmiş bir ağaç kütüğünün bile sizi, bütün hareketsizliği içinde ürpertilere gark ettiğini hissedersiniz. O harikulade güzellikler ve âhenk ile birbirini tamamlayan bütün varlıklar birer heyula gibi bütün korkularınızı ayaklandırır.

 

Tek bir kuş sesinin bile gelmediği, derin bir sessizliğin yaşandığı ormanda önüne kattığı dölleri küçük değneği ile güderken en ufak bir endişe duymadan ilerleyen iki küçük ayak, hiçbir endişeye kapılmadan ve giderek kararan havaya aldırış etmeden yürüyordu. Küçüklere emanet edilirdi köyde döller. Döl yayarken ormana çocukların girmesi yasak gibi bir şeydi. Ama dinlemezdi Yunus. Çayırların arasında ilerlerken köyden en uzak noktaya ulaştığına kani olduğunda güttüğü dölleri hemen ormana doğru sürerdi. Korkmuyor değildi, fakat ondan daha çok merak ediyordu. Bu güne kadar hiçbir yırtıcı vahşi bir hayvanla karşılaşmamıştı. Dedesinin anlattığı hikâyeleri dinlediğinde ormanın derinliklerinde ilerlerken korktuğundan daha çok korkardı. Ve dedesinin hikâyeleri gerçekten korkunçtu. O eski zamanların ışıksız gecelerinde, dağ başlarını gün gözüyle de kurtların tuttuğu demlerde, ıssız geçitlerden elinde bir nacakla gece yarısı geçen dedesinin hikâyelerini can kulağı ve kalbi heyecandan heyecana sürüklenerek dinlerdi. Kendi o ân yaşıyor ve dedesinin titrek sesinden çıkan her kelime ile adım atıyormuş gibi ürpertiler duyardı. Sarıkaya geçidinin efsanelerini başkalarından da duymuştu, fakat en güzel dedesi anlatırdı. Hele, dedesi gibi ihtiyar bir misafir geldiğinde hikâyenin her kısmını bir kişinin tamamladığı ve diğerini tasdik ettiği hikâyeler daha heyecanlı olurdu.

 

Köyde bütün çocuklar ana ve babalarından, dede ve ninenlerinden duydukları bu hikâyeleri bir de kuytularda birbirlerine anlatır, sonra ne kadar cesaretli olduklarını diğerlerine isbatlamak istercesine gittikleri en uzak noktayı, en ücra köşeyi anlatarak böbürlenirlerdi. Yunus bunların hiçbirine yüz vermezdi. Kimseye de bir şey anlatmazdı. Çünkü anlatırsa bunlar kulaktan kulağa yayılacak ve en sonunda ana ve babası duyduğunda bir temiz sopa yiyecekti. Çocukların gittiklerini iddia ettikleri yerler Yunus’un gerçekten gittiği yerlerin yanında bahsi bile edilmez yerlerdi. Çocukların anlattıkları yerler, ya bir yola yakın olurdu yahut köylerini uzaktan da olsa görebilecekleri bir noktada.

 

Yunus, derdi başka bir çocuktu. Az konuşur, çok dinlerdi. Ağzından bir laf alabilmek için peş peşe birkaç soru sormak gerekirdi. O dağları, ağaçları, inleri ve kayaları arkadaş bellemişti daha çok. Bir kayanın başına oturup uzaklara bakar, sessiz bir şekilde ordusunu kolaçan eden bir kumandan edasıyla küçük sürüsünü seyrederdi. Her seferinden azar işitse de, sürüsünü uzaklara götürmekten vazgeçmedi. Artık köyünün civarındaki her keçi yolunu, geçidi, kayayı, ihtiyar ağaçları ve gözeleri ezberlemiş olsa da, onlara derin bir sevgi ile bağlıydı ve onları her gün görmeliydi. Kuruyan bir göze görse içi acırdı, niçin kurudu diye dertlenirdi. Bostanına bakan bir köylü gibi, bakardı sahiblendiği bütün bu güzelliklere.  

 

Kendi ayak seslerinden başka bir sesi işitmediği bir günde ormanda ilerliyordu. Gide gele yolları ezberlemiş gibi, yol alan sürüsüne karışmıyordu. Önü sıra giden hayvanlara ara sıra göz atmaktan başka bir şey yapmıyordu. Havaya bakmış ve geç kaldığını anlamıştı. Köye çok uzak bir yerdeydi. Köyünün yaylasını geçmiş ve yaylanın etrafında geniş bir yay çizecek şekilde dolaşmıştı. Havaya bakmıştı. Gökyüzü rengini kaybetmeye başlıyordu. Daha yedi yaşındaydı o vakit. O ân bütün ruhuyla ormanı duydu. Büyük bir mağaraydı orman. Her şeye hükmeden ve içindekilere isterse geçit veren ve onlara dilediğini yapan bir mağaraydı. Orman isterse oraya giren hiçbir şeyi dışarı bırakmazdı. O yürürken sağa sola uçuşan küçük kuşları rengârenk alakargaları görmüş, fakat hiç ötmediklerini fark etmişti. Ormanın esrarlı sessizliğini bozmaktan korkuyor gibiydiler. Hızlanarak ilerlemeyi ve iyice bastıran karanlığa kalmamayı düşünmüş, fakat ona bir şey mâni olmuştu. Hem o küçük hayvanları ne kadar hızlı sürerse sürsün istediği kadar hızlı ilerleyemezdi. Yunus o gün kendini bir döl sürüsünün değil de, koca bir davar sürüsünün çobanı gibi hmişti. Onun ufku da o kadardı. Dağlar boyu dolaşan bir çoban olmak istemişti hep. Köyünü terk eden ağabeyinin ve köyün delikanlılarının aksine o, küçük yaşlarından beri hep köyde kalmak istemişti. Karanlık, kara bir atlas gibi üzerine çökerken ormanın bütün varlığı etrafını kuşatan bir hisar gibi, sınırlarını daha da daraltıyordu. Karanlık, karanlık her şey ve her yer karanlıktı; zihnine bile bir karanlık çökmüştü. Htiği şeyin korku olduğunu biliyordu. Giderek sıklaşan ve etrafını kuşatan bu karanlık şimdi kalbini sarmış ve göğsünün üstüne koca bir arpa çuvalı gibi çökmüştü.

 

Yunus… ah, küçük Yunus, olduğu yere çökmüş, kolları ile dizlerini sarmış, çenesini dizlerine dayamıştı. Bunun kendisine hiçbir faydası olmadığını biliyordu, fakat bir türlü hareket de edemiyordu. Artık sürüsünü de kaybetmişti. Etrafından duyduğu her sese kulak kesiliyor ve ayak sesine benzettiği şu yeri, yumuşak ama ezici bir kuvvet gibi ezen sesin artık bir an evvel kendisine yaklaşmasını bekliyordu. Ormanın içine casuslar gibi sızmış kavak yapraklarının rüzgârla birlikte tuttuğu alkışları sinirlerini alt üst etmişti. O çâresizlik içinde hemen bir şeyi kavrayıverdi; mâdem çâresi yoktu ve hiçbir şey ona yardım etmeyecekti, o zaman korkmak niçindi. Yavaşça ayağa kalkmış, göğsünü sıkan o hisse rağmen sert bir rüzgâra karşı yürüyen bir adam gibi, yürümeye başlamıştı. O gece ne kadar yürüdüğünü hatırlamıyordu, fakat sürüsü kendisinden saatler önce köye dönünce ters giden bir şeyler olduğunu anlayan ana babası, dede ve ninesi, köylüler, dört bir yana dağılarak Yunus’u aramaya koyulmuşlardı. Karanlığın yüreğini delip geçen Yunus için o gecenin sonu iyi bitmedi. Hiç unutmadığı bir dayak yemişti. Ama yüzündeki korkusuz ifade ile nereden geldiğini anlattığında bacak kadar bir velet için çok büyük bir şöhretin sahibi olmuştu. Artık onun birkaç cümle ile anlattığı hikâyesini ballandıra ballandıra büyük küçük herkes anlatır olmuştu. Çarşıda yayılan macerasını diğer köylüler de duyuyor, küçük Yunus’un efsanesini her kulağa fısıldıyorlardı. Yunus bu hikâyelerde dağları aşıp bilinmez yerlere bile gidiyordu. Düğün için köylerine gelen başka köyden tanımadığı bir çocuk kendisine kendi hikâyesini anlattığında ağzı açık kalmıştı. Tanımadığı çocuğun anlattığı hikâyedeki çocuğun adının da Yunus olmasının dışında hiçbir şey doğru değildi.

 

Yunus o geceden sonra dağların ıssızlığına daha bir meftun olmuştu. Artık kendini gerçek bir çoban sayıyordu. Köyün mallarını güden İdris’in peşinde uzak yaylara bile gidiyordu artık. Kimse ona karışmıyordu. Yunus bu dağlarda ne aradığını, niçin giden herkesle birlikte daha da ıssızlaşan, yalnızlaşan köyüne ve dağlara daha çok tutulduğunu bilmiyordu. Öyle bir iddiası falan yoktu, fakat kendisini köyün ilan edilmemiş bekçisi gibi, hissediyordu. Köyünden her giden delikanlının ardından üzülmüştü, zira hep kendilerine özendiği gençler köyden gidiyordu. Bir defa çarşıya gitmişti dedesiyle, ne kadar çok insan vardı. Onun çok dediği iki yüz, üç yüz kişi kadardı. İnsanları sadece muhtarın evindeki televizyonda bu kadar kalabalık görmüştü. Kafası karışmıştı. Biraz hoşuna gitmişti, biraz korkmuştu. Gördüğü küçük kasaba merkezinin onun için ifade ettiği şey keşmekeş olmuştu. Yunus haksız sayılmazdı. Bir şehir oluşturabilmek için gereken şey, bir yığın oluşturarak kalabalıkları bir yerde toplamak değil, gerçek bir düzen belirten mekânı oluşturabilmek değil midir? Yunus’un gördüğü şey tam olarak bunun zıddıydı. Tabiiliğini kaybetmiş bir yığın!  Kelimeler zihninde belirmese de bunu hissedebiliyordu.

 

Belki de bu yüzden seviyordu köyünü. Orada tabii bir düzen vardı. Ona göre köyden giden gençler, muhtar ve köyden şikâyet eden herkes köyü anlamıyordu. Köy aslında işlenmemiş bir cevher gibiydi. Pekâlâ, istenirse burada da belli şeylerin neticeleri alınabilir ve insanlar istediklerine kavuşabilirdi. Köy garib bir yer değil, unutulmuş ve hakkı verilmemiş olan yerdi. Niçin köylerde de en iyi eğitimler verilmesin ve kendini yetiştirecek insanların önü açılmasın? Henüz bunları kelimelerle birilerine anlatamazdı, fakat bu, onun htiklerini değiştirmeyecekti. Kim köyden şikâyet ediyorsa hep kendi nefs ve hazlarına göre konuştuklarını görmüştü.

 

Her geçen gün yaşını nasıl büyütüyor ve şuurunu nasıl açıyorsa köyüne, dağlara, ormanlara ve yaylalara olan bağlılığını arttırıyordu. Geçilmez geçitlerin peşinde, yalçın dağların izinde, karanlık ormanların içinde olmadan geçirdiği bir gün bile yoktu. Ormanın ve çepeçevre ormanlarla çevrili köyünün bir büyüsü olduğuna inanıyordu. Artık gerçek bir sürüsü de vardı. Henüz kendi ailesinin davarlarının dışında bir baş hayvan emanet eden olmamıştı, fakat bir sürüsü olmasından dolayı kendiyle iftihar ediyordu. Bu, artık çocuk sayılmadığının nişanesiydi. Güttüğü hayvanlara kendi çocukları gibi, davranmayı öğrenmişti. Nenesinin hayvanlarla alakalı anlattığı hikâyeleri dinleyerek büyümesinin bunda büyük tesiri vardı.

 

Yunus delikanlılık çağının arifesinde ve buluğa erdiğinde gerçek bir çobandı. İlk tecrübesini kendi hayvanları ile vermişti. Artık boyundan büyük ineklerin olduğu, düveleriyle birlikte yayılan bir sürüye çobanlık ediyordu. Ve her şey o yaz oldu. Düğün için şehre gitmişti. Ablası şehre gelin gidecekti. Hayatında ilk defa bir şehir merkezi görmüş oldu. Belki de son olacaktı. Bütün hazırlıklar yapılıp ailesiyle şehre gittiğinde şehir, ona sihirli ve gerçek olmayan bir yer gibi göründü. İlk intibaları şehrin çok güzel bir yer olduğuydu. Her şey vardı. Kendi küçük kasaba merkezlerinde tek bir lokanta görmüştü, burada ise sayamayacağı kadar çok lokanta vardı ve herkes oralarda yemek yiyordu. Bu insanların evleri olmadığını bile düşündü. Ve akşam olunca her yerin fener alayı olacak şekilde aydınlatılmasına hayret etti. Burada akşam olunca kimse sokaklardan el ayak çekmiyordu. Yunus şehre dair gerçek düşüncelerini ise yalnız başına gezmeye çıktığında edindi. Evet, burada birçok güzellik vardı. Birçok şey düşünülmüştü. Sokaklar temizleniyor, çamur içinde kalmayan sokak ve caddeler yapılıyordu. Gece karanlığını gün gibi aydınlatan lambalar bulunuyordu. Burada insan eliyle oluşturulmuş bir düzen vardı. Ne kadar işleyip işlemediğine dair fikri olacak kadar kalmamıştı orada ancak, yine de bir düzen vardı. Fakat Yunus bir hissi galible şunu sezmişti; birçok güzelliği barındıran şehrin getirdiği bir de unutkanlık vardı. Şehrin dört bir yanına yaptığı yolculuklarda insanların yüzlerinde ve davranışlarında şunu fark etmişti ki, insanlar birbirlerine kerhen katlanıyor gibilerdi. Her şeyin bir düzene oturduğu böyle bir yerin bazı temel şeyleri insanlara unutturduğunu da görmüştü. İlk defa kendisine el açan bir insanla karşılaştığında ve insanların ona dikkat etmeksizin geçip gittiklerini gördüğünde ne olduğunu anlamakta zorlanmıştı. Tabii Yunus, bazılarının bunu sadece geçim kapısı hâline getirdiğini bilemezdi. O sadece ihtiyar, buruşmuş bir el görmüştü. Buradaki insanlar dünyanın geri kalan kısımlarında başka insanlar yokmuş ve sadece burada süren bir hayat varmış gibi, davrandıklarını sezmişti. Şehrin insanları başka bir şekilde davranmaya ve yaşamaya zorlayan bir yer olduğuna karar verdi.

 

Düğün oldu; evli evine köylü köyüne döndü. Yunus köyüne döndüğüne çok memnun olmuştu, fakat şehri görmüş olmaktan dolayı da kendini biraz tuhaf hissediyordu. Şehirden döndükten birkaç gün sonrasıydı, Yunus her sabah yaptığı gibi, sürüsünü aldı, nacağının ucuna taktığı çıkınını omzuna vurdu ve dağları yolunu tuttu. O dağlara çıkarken, ince patikadan yamaçları tırmanan sürünün gidişini annesi ve nenesi seyrederlerdi. Onun gibi çoban olamamış çocuklarda bu güzel gidişe yeni uyanmış çapaklı gözleriyle gıpta ile bakarlardı. O gidişin akşam dönüşü olmadı. Ne Yunus ne sürüden tek bir hayvan geri dönmüştü. Akşam ilerleyip gece yaklaşırken kimse endişelenmemişti bu korkusuz delikanlının başına bir şey geleceğinden. Yalnız, damların kapıları önünde ineklerini sağmak için bekleyen kadınlar biraz kızmıştı. Her günkü düzenlerinin bozulmasına, işlerinin aksamasına biraz içerlemişlerdi. “Yunus dağa düze yiğitlik yapacak, diye bizim işlerimiz aksar…” diyerek serzenişte bulunuyorlardı. Fakat sabah kalkıp damlara koştuklarında hayvanlarını göremediler.

 

Yunus ikinci akşam da dönmeyince onu aramak için ormanlara ve dağlara dağıldılar. Başta herkes ona kızmıştı. Fakat vakit ilerledikçe kızgınlığın yerini endişe aldı. Kadınlar köyde beklerken içlerinden ağıt bile yakıyorlardı. Erkekler genci yaşlısıyla dağa taşa, her çalıya ve ağaca Yunus’un ismini haykırmalarından ormanda ve dağda ne varsa Yunus’un ismini ezberlemiş oldu. Onu üçüncü gün de bulamadılar. Jandarmaya haber verildi. Dördüncü gün civar köylerden gelenlerin ve jandarmanın da yardımıyla arayacaklardı. Fakat gecenin yıldız atlasından örtüsünü gök kubbeye yayarken, gecenin sessizliği içinde duyulan çan sesleri ile yarı uykulu gözler köyün meydanına uğradı. Koca sürü küçük bir toz bulutu yayarak geliyordu. Herkes hayvanları seçmeye çalışırken bir yandan da Yunus’u arıyorlardı. Hayvanlar âdetleri üzere, her biri bir yana dağılarak damlarının yolunu tutarken en arkada, karanlığın içinde Yunus belirdi. Nacağını sapından değil başından tutmuş baston gibi kullanıyordu. Yürüyüşü dinginceydi. Ondaki hâli gördüklerinde kimse ağzını açmadı. O da, ne bir kimseye baktı ne bir şey dedi. Yunus da güttüğü hayvanlar gibi, ezbere bildiği yollardan evine doğru gitti.  Arkasında bakanların gözlerinde bir tek sevinç pırıltısı bile yoktu. Geri döndüğüne kimse sevinememişti. Sanki orman ve dağlar onu almış, koynunda yatırmış ve bambaşka birini vermişti. Beden Yunus’undu, biliyorlardı, ama Yunus, Yunus değildi.

 

O günün ertesinde Yunus, hiçbir şey olmamış gibi sabah erkenden kalkmış, her zamanki gibi hayvanların toplanmasını beklemiş, sürüsünü peşine takmış ormanın yolunu tutmuştu. Artık o günden sonra ona “efsunlu” dediler. Yunus tek bir kelime bile konuşmuyordu. Kimse de ona soru sormaya cesaret edemiyordu.  Çok zorlarlarsa birkaç kelime söyleyip susuyordu. Bazı köylüler hayvanlarını artık onun sürüsüne katmak istemediler. Fakat hayvanlar Yunus’tan başka kimsenin peşinden gitmiyorlardı. O ise tek bir ıslık veya kendine has bir sesle istediği hayvanı yanına çağırabiliyordu. Ona efsunlu demelerinin sebebi buydu.

 

Yunus ne efsunluydu ne de bazılarının dediği gibi, mecnun. Ormanın, dağların bağrında yeniden doğmuştu. Derin bir uykudan uyanır gibi, doğduğu, doyduğu, gözünü açtığı yeri bambaşka bir gözle görmüştü.   Bir gün bütün bunları yitirmekten, o da köyünü terk etmekten korkmuştu. Eğer bir şey olacaksa, herhangi bir şey, bir vasıf kazanacaksa burada kazanacaktı. Kimse anlamayacağı için kimseyle konuşmaz olmuştu. Şehirden tatillerini geçirmek için köyüne ailelerin, delikanlıların yaptıkları gibi toprağına yabancı kalmak istemiyordu. Ne olacaksa burada olacaktı. Şehre gidip dünyaları kazanarak toprağına yabancı kalmaktansa, burada kalıp havanın suyun ve toprağın dilini konuşmayı, solumayı, yaşamayı tercih etmişti.

 

Aylık Dergisi 169. Sayı

 
Etiketler: Modern, Zaman, Düşleri-Yunus, ,
Yorumlar
Haber Yazılımı