Yazı Detayı
05 Eylül 2016 - Pazartesi 14:23
 
Müdahalecilik
Hanife Kındır
 
 

Büyük Doğu Temel Prensipleri

IX. Müdahalecilik

Her ferdin kendi ferdiyeti üzerinde, bölünmez bir bütün fikrinin ayrı ayrı vekâletini temsil etmesindeki mânayı anlayan, başta cemiyetçilik olarak, bütün ölçülerimizle içiçe müdahalecilik ölçümüzün de ruhunu anlar.

Büyük Doğu’nun son temel prensibi “Müdahalecilik”tir. Müdahale kelimesinin sözlük anlamına baktığımızda karşılığının; araya girme, el atma, karışma olduğunu görürüz. Büyük Doğu Müdahaleciliğinin ihtiva ettiği manayı bir bütün olarak düşünmeye çalıştığımızda bu prensip, “dühul etmek” fiili ile daha yakındır sanki. Çünkü, dühul etmek fiili; dahil olma, içine sızma, nüfus etme anlamındadır. Bu prensip de Büyük Doğu Mimarı’ndan öğrendiğimize göre, “dühul etmek” kavramını kapsıyor. Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in ‘İdeolocya Örgüsü’ isimli eserindeki, ‘Müdahalecilik Prensibi’ tanımlamasını incelediğimiz de, bunu çok net fark edebiliriz. Şöyle der Üstad; “Müdahalecilik, cemiyetimizde, ferdin öz nefsi üzerindeki, nebatî, hayvanî, ve insanî murakabe hakkını (tırnağın uzama şeklinden, su ve iman ihtiyacına kadar) kendisini kendisinden daha iyi koruyacağına emin bulunduğu bir topluluk cihazına, kendi iradesiyle teslim etmesi; ve o cihazın bütün cemiyeti fert fert teslim alması keyfiyetidir.” Yani; insandan çıkan, bir başka deyişle insanlığı ilgilendiren bütün meselelerde, her fert düzeltici, geliştirici, nüfus edici kısaca dühul edici nitelikte olmalı. Ve böylesi fertlerin oluşturduğu toplum da, her ferdin kendi iradesiyle bağlandığı aynı zamanda da bağladığı bir irade kutbu…

Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in gayet net bir şekilde müdahalecilik prensibimizin sınırlarını belirttiği şu cümlesini paylaşmak istiyoruz. “Bizim müdahaleciliğimiz, başbuğumuzdan dümen neferimize kadar, cemiyet kadromuzun her uzvunu sımsıkı bağlayıcı, şahsın selâhiyetini yükselttikçe dâvaya esaretini derinleştirici, içinden hiçbir nefsânilik ruhu sızdırmayıcı o hâkim ölçü ruhudur ki, evindeki taharet bezine kadar müdahale pençesine alacağı fert, eğer bu müdahalede dava dışı en küçük nefsânilik ve şâhsi ve keyf edası bulursa, şehrin en yüksek noktasına çıkar, oradan, başka bir şahsın nefsâniliği uğrunda incitilen muazzez ferdiyeti adına avaz avaz haykırır ve anayasanın yıkıcısını, anayasanın intikam eline teslim etmek kefaletini bulur.” 

Kuran-ı Kerim’in birçok âyetinde Allah’ın insanoğlunu dünyaya göndermesindeki gaye zikrediliyor. Yeryüzünde, Allah'ın halifesi yükümlülüğü ile O’nun adına iş yapmak memuriyetimiz olduğunu öğrenebiliriz mukaddes kitabımızdan. Varoluşunun bu gaye olduğunu bilen bir Müslüman’ın, İslâmiyetin kendisine emrettiklerini yapan ve yaptıran, yasaklarından da kaçan ve kaçıran olması gerekmez mi? Kâinatın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı Peygamber Efendimiz (s.a.v), bir hadisinde şöyle buyurur; “Bir yanlış gördüğünde elinle düzelt, buna gücün yetmezse, dilinle düzelt, ona da gücün yetmezse kalbinle buğz et.” Bir Müslüman’a her şeyden önce, Allah ve Resulünün gösterdiği, bildirdiği ve emrettiği ölçüye uymayan bir ölçüsüzlük karşısında ilk olarak ‘el’ ile müdahale etme emri verilmiş. Ki ‘el’ olarak emredilen, fiil, aksiyon, eylem yani doğrudan doğruya icra sorumluluğu, ikinci ve üçüncü sırada emredilen dil ve kalp vasıtalarını içine alır. Çünkü; ‘el’ emri dil ve kalpten bağımsız düşünülemez. Bunun mümkün olmadığı yerde, dil ile karşı konulması, ağız açmaya bile imkan olmadığı durumda da yanlışı kalple reddetmek gerekiyor. Kalp ile buğz ederek bile müdahale etmeyenin de imanının olmadığını söyler İslam Âlimleri. Bu ve buna benzer birçok hadisten ve ayetten anlayabiliriz ki; bir Müslüman olarak, olmazsa olmaz niteliklerimizden birisi de “Müdahaleci” olma gerekliliği.

Bu noktada şöyle bir düşünce akıllara gelmemesi için belirtelim istiyoruz. İmânın şartlarından birisi de; ‘Kaza ve Kaderin Allah’dan geldiğine İmân’... Yeryüzünde, meydana gelen ve gelecek olan her şey ancak Allah’ ın ilmi, dilemesi, takdir etmesi yani yaratması ile mümkün olabilir. Yüce Yaratıcı her şeyi ezelî ve ebedî ilmiyle bilir. Fakat bu insanoğlunun sorumluluktan kurtulabileceği anlamına gelmez. Allah, bizi hür iradeyle yarattığını dolayısıyla kuluna seçim yapma özgürlüğü tanıdığını bildirir. Bu yaptığımız seçimin bedelini ödeyeceğimizi yada mükafatını alacağımızı da bildirir. Ama bu, gördüğümüz ve görebileceğimiz her şeyi, kadere yükleyip, Allah'ın bize verdiği, ‘irade’ niteliğimizi kullanarak icrada bulunmak memuriyetimizi değiştirmiyor. İslâm Alimleri, bu “kader ve kaza” mevzuunu böyle anlayıp, üzerinde çok fazla yorum yapmamamızı ister. Önceki sayılarımızdan birinde Sağlık ve Gıda Güvenliği Harekatı Başkanı Araştırmacı-Yazar Kemal Özer ile yapılan bir röportaj yayınlanmıştı. Orada Kemal Özer’in şöyle bir ifadesi var ki; tam olarak müdahaleci olma özelliğimizin ne denli gerekli olduğunu gösteren çok güzel bir tespit… “İslâmda nesl-i muhafaza anlayışı vardır. Yeryüzü bize emanet... Gelecek nesiller de bize emanet... Gelecek nesillerin sağlığı ve geleceği de bize emanet... Biz Müslümanlar olarak bunun bilincinde olmalıyız. Eğer çocuğunuz engelli doğuyorsa, “Ne yapalım, kader böyleymiş.” diye Allah’ı suçlamaya kimsenin hakkı yok. Neden bundan 50 yıl önce, doğan 100 çocuktan 2'si engelliydi de, bugün doğan 100 çocuktan 20'si engelli? Sadece bu veri bile bize, emanete tarihin hiçbir döneminde görülmeyecek biçimde ihanet içinde olduğumuzu göstermiyor mu?”

Aylık Dergisi, 144. Sayı, Ağustos 2016

 
Etiketler: Müdahalecilik
Yorumlar
Haber Yazılımı