Yazı Detayı
31 Temmuz 2017 - Pazartesi 23:40
 
Müstesna Bir Akıncı: Şehidimiz Halil Kantarcı
İsmail Uysal
 
 

Bizler, Halil’i cezaevinden tanıyanlardanız… Daha doğrusu cezaevlerinden. Metris, Niğde, Bandırma, Eskişehir ve Bolu… İşte isimlerini yazdığımız tüm bu cezaevlerinde birlikte bulunmuş, isyanlar sürgünler ve sevkler eşliğinde, o E tipi, bu F tipi dolaşmış, tecrübeler yaşamış, birlikte öğrenmiş ve birlikte büyümüştük...

Bu girişten de anlaşıldığı üzere bizim tanışıklığımız sadece içerisiyle sınırlıydı. Oysa Halil Kantarcı’yı dışarıda, er meydanında, polis sorgularında ve işkence hanelerinde tanımış, onunla omuz omuza birlikte mücadele etmiş, ister cephedaşı, isterse de akranları arasında, öyle yiğitler var ki, eminiz onlar, Halil’i bizden daha iyi anlatacak ve şehidimiz hakkında bilinmeyen daha pek çok şeyi de bizlerle paylaşacaklardır.

Halil’le cihad yoldaşlığı yapmış olan herkes bilir ki, onda konuşulmaya, anlatılmaya değer birçok yön vardı. Haliyle insan nerden, hangisinden başlayacağını bilemiyor. Biz en iyisi kesin olarak bildiklerimizden başlayalım; Evet, bildiklerimizden ve şahidi olduklarımızdan. O zaman her şeyden önce şunu söylemek lâzım; Halil her şeyden önce bir Akıncıydı… Hem de iyi bir Akıncı… Ruhuyla, özüyle, heyecanıyla, dinamizmiyle, gerçek bir akıncı… Ve gençti o, gerçekten genç… Öyle ki, ona çok yakışan ve her hareketinden akseden şahsiyet ve asliyetiyle aktif bir genç… Yaman bir delikanlı… Ve bize sorarsanız, o Kumandanımızın; “Fazilet güzeldir, yiğitlik ondan güzel kardeşlerim” dediği soydandı… O soy ki, inançları başlarından üstün tutardı… Ve o soy ki, buram buram yiğitlik kokardı… Bu uğurda durup dinlenmez, sonunu hesap etmez ve her daim imânını tezahür ettirmek için yaşardı…

Halil’in, bizim hafızamızda yer etmiş hatıralar arasında, onun savaşçı yönlerini gösteren öyle sahneler var ki, bunlar, akıncı tavrının “ne idüğünün ve nasılının” yansımaları olarak rahatlıkla gösterilebilirse de o bunların hiçbirinin farkında değilmiş gibi yaşardı.

Bizler gönüldaştık, ortak bir adımız ve sanımız vardı. Birdi yolumuz, ülkümüz, davamız ve mekân cezaevi olsa da sürüyordu kavgamız. Evet cezaevi, müsaadenizle burada biraz duralım ve lâfı çok da uzatmadan, şu “içerden”, hem ecir, hem imtihan olan bu yerden bir nebzede olsa bahsedelim. Bahsedelim ki, böylesi mekânlarda hiç bulunmamış, bir gece olsun geçirmemiş genç kardeşlerimiz, zindanda yaşamı, atmosferi bir soluk hissedebilsin.

Cennet mekân Üstadımızın da dizelerinde geçtiği üzere; zindan lafta iki heceydi ve birde malûm şu boyna vurulan yafta vardı. Bu dün “geri adam”dı, bugün ise militan, muhalif, siyasi, terörist vesaire… Yani bilenler bilir ki, zindana kapatıldın diye rahat bırakılmazdın. Üstüne bu yaftalarla yaftalanır, dahası o yasak, bu sakıncalı diye de sürekli baskılara maruz kalırdın…

Cezaevleri öyle yerlerdir ki, tecridin, baskı ve zulmün zirve yaptığı zamanlardan tutunda, insanlık suçunun işlendiği darbe uygulamalarına kadar, devir devir, şekil, düzen ve sistemin değiştiği inişli, çıkışlı dönemleri olmuştur. Buna en son, 28 Şubat darbe sürecinde yaşanan, orucunuzdan tekbir getirmenize, kılık kıyafetinizden, saç sakalınıza varıncaya kadar getirilen her türlü kültürel, siyasi ve dini kısıtlamalar birer örnektir.

Cezaevlerinde her şeyin beton ve demirden olması gibi, işte böyle bazı bazı, yönetenlerinde kafası beton ve yürekleri de demirden olanlarına rastlanır, bu “çatık kaşlar” tarafından üzerinizde devamlı baskı kurulmak suretiyle, iradesiz kılınmaya ve esir alınmaya çalışılırsın. Böylesi zamanlarda yaşanmış öyle hikâyeler var ki, buraları görmemiş olanlar, bunları abartılı zannedebilirler. Oysa eksiği var, fazlası yoktur. Lâkin şu ân yeri ve zamanı olmadığı için bu konulara değinmeden geçmek zorundayız. Ama şu iki hususa hassaten değinmek isteriz. Bunlardan biri (ortak yaşam),bir diğeri ise (gönüldaşlık)la alâkalı olacaktır.

Koğuş düzeni olduğu zamanlarda, yani 90’lı yıllarda, genelde cepheleri etrafında toplayan bir Akıncı beyi, bir Ağabey olurdu. Herkes onun iradesi etrafında halkalanır, vazife ve mesuliyetlerde onun önderliğinde (direktifleri doğrultusunda) görülürdü. Günlük hayatın bir parçası olan, (kalkma yatma saatleri, birlikte yemek yenmesi, cemaatle namaz, toplu spor, kitap okuma ve seminer faaliyetleri gibi ideolojik çalışmalar ve daha birçok husus) artık yerleşmiş bulunan bir üslûp, tarz, ahenk ve nizam içerisinde tesis edilir ve günlük yaşam bu şekil üzere yaşanırdı.

İş bölümü yapıldıktan, adet ve usuller belirlendikten sonra, birlik ve beraberliğimizin odak noktası hep “Gönüldaşlık” olurdu. Kim hangi cephe, hangi ırk ve yöreden olursa olsun, gönüldaşlığımıza halel getirmemek en başta gelen şiârımızdı. Burada gönüldaş olmak her şeyi kuşatır, bizi toplar, birleştirir ve güçlendirirdi. Hangi şart altında olursak olalım, önceliğimiz hep bu bağın kuvvetli kalmasıydı. Tek tek yaşayan değil de, birbirine kenetlenmiş tuğlalar gibi, bir bütün oluşturursak, ancak böyle yürek yüreğe, omuz omuza verirsek, kimse bizi yıkıp geçemez ve baş eğdiremezdi. Öyle de oldu… Cezaevinde müşterek anlayış, tek cephe halinde toplu yaşamak olsa da, bazen ayrı bir grup oluşturmak isteyen inatçı tipler de çıkar ve onların bu (serbest) takılma istekleri genellikle menfi tesir yapardı. Bu tip vakalar neticesinde ihtilaflar ortaya çıkar, geçimsizlik ve sıkıntılar baş gösterirdi.

Emin olun, burada bir insanı tüm yönleriyle tanımak ve keşfetmek mümkündür... Hani şair (Bodler) diyor ya; “görürsün kendi ruhunu orada”; işte aynen öyle, içinde bulunduğumuz şartlar icabı, zaman geçtikçe, ister istemez, bilgi, donanım, edep, erkan, görgü, terbiye vesaire, yani içtimai seviye gerçek yüzünü gösterir, dışarısının o meydan okuyan, cesur serden geçtisi, dört duvar arasında sıkışıp kaldığında, aynı ortamı paylaşmanın getirdiği (kolaylıklar bir yana) bazı zorluklarla karşılaşır ve bazı bazı buradaki hayata ayak uyduramadığı olurdu. Artık nasıl olsa dışarıda, cihad meydanında değilim yanılgısına düşenler, buranında bir savaş meydanı olduğunu (ve asıl savaşında “en büyük cihad” olarak kişinin kendi öz nefsiyle savaşı olduğunu) unutup, kerhen yaşamaya başlarlardı. Aklı ve gönlü dışarıda kaldıkça da, içerisinin şartlarına ayak uydurmakta iyice zorlanır ve aylak bakkal gibi ne yapacağını bilmeden, sadece zamanı öldürmek için yaşayan tiplere dönüşürlerdi…

İşte türlü fasıllarıyla, renkleri ve tonlarıyla göstermeye çalıştığımız bu mekânlarda sabrınızla sınanır ve öfkenizle imtihan edilirsiniz. Bazen gözyaşları doldurur bu mekânları, bazen gür neşe olunur. Burası acı tatlı günleriyle insanı elekten geçirir, yoğurur, pişirir, geliştirir ve inşa ederdi. Evet inşa, işte şimdi tamda buradan, tekrardan içerideki Halil’i, Halil’imizi anlatmaya devam edebiliriz…

Çünkü Halil’i, bu mekânlarda, her ne kadar zorla tutuluyor da olsa, o buranın yetişme ve olgunlaşmada önemli bir rol oynadığı gerçeğini çok iyi biliyordu. O, madem buradayım o zaman buranın hakkını vermeli ve buraları yaşanacak mekânlara çevirmeliyim diyenlerdendi. Mekân sınırlıydı ama okumaya sınır yoktu, boş duramazdı Halil, ümitleri, umutları, hayalleri vardı. O da okudu, çalıştı, çabaladı… Şuan emin olun, cezaevlerinde, bir gayesi olmadan, sadece zamanı öldürmek için yatanlara, dava şuuruna sahip olup, zamanı kazanmak için yaşayanlar arasındaki en bariz fark hep bu “Çaba” olmuştur. Bu çaba ki, fazlalıkları atıp, noksanlıkları tamamlamak, güzellikler, olgunluklar ve fedakârlıklara bezenmekle kendini gösteriyordu…

“Hayat” dediğimiz şey, bir küp gibi, içine ne doldurursa o olan, onun ile anılan, keyfiyeti onunla değerlenen bir şey olduğu için, bu durum Halil’de hayatın içindeki diriliği, sevinci yakalamak, böylece hayatı “yaşanmaya değer” kılıp, bunu dolu dolu yaşamak şeklinde tezahür ediyordu…

Onun hali, aynen hazine bulan, cömert ve faziletli bir adamın hali gibiydi; bulduğu hazinenin (Büyük Doğu-İBDA’nın) hazzını ve zevkini yaşayan ama aynı zamanda bu mesuliyetin ağırlığından ve sorumluluğundan dolayı da o hazineye lâyık olmanın çilesi ıstırabını çeken adamdı Halil… Hazine bulmuş biri gibi mutlu, vakar ve bu onuru taşıyan ama onu izzet ve şerefini korumak ve muhafaza etmek adına da vazife şuuruyla çabalayan insandı…

Halil için mühim olan, hep bize “Yakışan”ın tahkimiydi. Bu hususta özen gösterir, hep müsbet katkıda bulunmaya çalışır, didinir ve yeri geldiğinde kanaat ve teşhislerini de çekinmeden söylerdi.

Yol, yöntem bilen adamdı Halil, yiğitliği yanında, incelikli davranışları, zekâsı ve sezgisiyle de dikkat çekerdi.

Evet, dikkat; O her zaman üzerinde efendilik tavrı tüten adam, her işini özenle yapar, davanın insanlara taşınması ve hâkim kılınması noktasında hep bir nöbetçi dikkatiyle hareket ederdi. Ve bunu her ân bir hazır ol kumandası altındaymış gibi, ciddi ve tetik duruşuyla da bizleri kendine gıpta ettirirdi. Şuan bir kez daha anlıyoruz ki, bazı şeyleri ne kadar anlatsan azdı. Biliyorsunuz, sonradan tahliye oldu Halil’i duyduk ki, bir yuva kurmuştu… O artık bir babaydı, bir sevdiceği vardı, evlâtları, gökbebekleri… “Evleri koru ki, evimi koruyasın yiğidim” diyen bir ailesi…

Ve bir Temmuz Akşamıydı… İşte malûm hain darbe girişimi. Emperyalizm beslemesi… İçteki işbirlikçi ve fesat zümrenin işgal projesi…“Sürüyor, sürecekti zaman sahnesinde,

İyi ve kötünün başlayan mücadelesi…” (KSM)

Ve o, cihad aşkı ve itaat neşesi, kalmayacaktı yine geri…

Yaşanacak olan; cesaret ve gayretin, tam bir inançla ifadesi…

Bizler, Halil’i Şehidimizi sadece cezaevinden tanıyanlar. Şu ân Bolu F-Tipi cezaevinde bulunan gönüldaşları… İşte bu “içerde” olmadan dolayı, Rütbe-i şehadetle taçlanan yiğidimizin cenazesinde bulunamayanlar… Haliyle, hocanın; “Nasıl bilirdiniz?” sualine, tüm bunların şahitleri olarak; “iyi bilirdik. Direnen ve savaşan bir Müslümandı ve bir ân olsun cihattan geri durmazdı.” diyemedik. İşte bizler, bu satırlarla; “Kendisinin gerçek bir savaş eri, mücadelesinde Allah ve Resul davası için” olduğuna şahitlik etmek istedik.

Halil, bizlerin gözünde hep müstesna bir Akıncı olmuştu… Gerçekten, görülmeye, sevilmeye, sayılmaya ve övülmeye değer bir Akıncı… Ve işte o, tüm bu güzelliklerin, azmin, samimiyetin ve mütevazı kişiliğin mükâfatı olarak üstün bir nasiple nasiplendi… Bizler, Cenab-ı Allah’ın muvaffak kıldığı ve eriştiği bu büyük nimetten dolayı şehidimizi tebrik eder, şevk, hürmet ve tazimle selamlarız.

24 Mayıs 2017

B2-6/66 Hücresi Akıncıları

İsmail Uysal… Ethem Köylü

 

Aylık Dergisi 154. Sayı

 
Etiketler: Müstesna, Bir, Akıncı:, Şehidimiz, Halil, Kantarcı,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
Haber Yazılımı