Yazı Detayı
05 Eylül 2017 - Salı 13:50
 
Osmanlı Bursa'sı ve San Francisco
Kadir Günyol
 
 

Uzun bir karayolu yolculuğunun ardından vardığımız San Francisco’da bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. O kadar ki arabadan inip 15-20 adım atıp otelin içine girdiğimde çoktan sırılsıklam olmuştum bile. Hem vaktin çok geç olması hem de havanın yağmurlu olması ve yol yorgunluğu sebebiyle geceyi otelde dinlenerek geçirip, San Francisco sokaklarını ertesi sabah gezmeye karar vermiştik. 

 

Sabahın erken saatlerinde, otelden, Los Angeles’tan kiraladığımız araba ile çıktık. San Francisco’yu daha önce sadece Hollywood filmlerinde görmüş “ulan herhalde sürekli şehrin belirli bir kısmını gösteriyorlar, şehrin her tarafı bu kadar güzel değildir” demiştim. Yanılmışım. Şehir gerçekten güzelmiş. Sadece müstakil ve rengarenk evleri ile değil, parkları, köprüleri yani şehir planlaması ile de muhteşem bir şehirmiş. 

 

Arabayı Golden Gate Park’ın önünde park ettiğimizde, gruptan ayrılarak şehri yürüyerek sokak sokak gezmeye başladım. Zamanım kısaydı, bu şehri gezmek için sadece 6-7 saatim vardı. Bu yüzden koşar adımlarla gezmek zorundaydım. Gezmeye Google’da San Francisco yazdığımızda karşıma çıkan ilk görsellerden olan “Painted Ladies” evlerini görmeye giderek başladım. Painted Ladies’e giderken o evleri görme hevesim, yaklaşık 15 dakikalık yolculuğum esnasında hemen hemen kaybolmuştu. Sebebi ise içlerinden yürüyerek geçtiğim bütün sokaklardaki evlerin neredeyse o evler kadar insana huzur verici tarzda olmalarıydı. Zaman zaman sokak başında durup, uzun uzun bakıp “al gözüm seyreyle bu güzelliği” diyerek vaktimin büyük bir kısmını da yemiştim.

 

Painted Ladies yolunda yeniden bastıran yağmura teslim olup vaktimi kaybetmemek için California’da çok sık kullandığım UBER uygulamamı açarak bir taksi çağırdım. UBER kullanmak bir haftalık California gezim de benim için bir hobi olmuştu adeta. Çünkü dünyanın en tatlı dilli şoförlerinin California’da olduğunu fark etmiş ve bunu bir nev’i sosyalleşme fırsatı olarak görmüştüm.

 

Yağmur altında kısa bekleyişimin altından gelen UBER’e binip yola koyuldum. Şoför hiç şaşırmadığım üzere bir Asyalıydı. Özellikle New York ve San Francisco, Asyalıların Amerika’da yoğun olarak yerleştikleri ve iş piyasasını domine ettikleri yerlerdi. Ama benim için kötü aksanları dışında bir problem yoktu. Birazdan ileride bir San Francisco sakini daha aramıza katıldıktan sonra ben, hem pratik olması hem de San Franciscoluları biraz daha yakinen tanımak için şehirle ilgili sorular sormaya başladım. 

 

San Francisco gezim Golden Gate Park ve Golden Gate Bridge ile devam etti. Akşam şehirden ayrıldığımızda içime sanki yıllardır oturduğum şehirden ayrılıyormuşum hissi çöktü. Zannederim bu hissin tek bir nedeni vardı, o da şehri bir sanat müzesine dönüştüren muhteşem şehir planlamasaydı. İnsanın güzele olan meyli, hayatın bütün yönlerinde zuhur eden bir gerçektir bana göre. Bazen şuurlu ve bazen de şuursuz olarak seçimimizi hep güzelden yana yapmak isteriz. Bunu, hep Allah’ın içimize koyduğu bir yaratılış prensibi olarak telakki ettim. Fıtratımızda olan bir şeydi yani. Bu durum bir şehre baktığımızda da aynen geçerliydi. Şimdi düşündüğümde bunun bendeki en açık örneği, aklımın daha yeni yeni ermeye başladığı çağlarda bile hep Koşuyolu’nda ikamet eden halamlara gitmeyi, Güngören’de oturan teyzemlere gitmeye tercih etmiş olmamdır. Çünkü Koşuyolu’nun bahçeli, oyun parklı ve insana huzur veren o ferah şehir yapılanması, bende, o zamanlar rasyonel bir şekilde açıklayamayacağım duyguların oluşmasına sebep oluyordu. Güngören’in insanın tabiatına taban tabana zıt ‘aradaki boşlukları dolduralım’ tarzındaki mimarîsi, beni o semtten ölümüne nefret ettirirken, -teyzemi çok sevmeme rağmen- Koşuyolu’nun yatay ve ferah yapılanması ise halamlara gittiğimde yatıya kalmamı istetecek kadar sevdirmişti kendini.

 

Turgut Cansever “İslam’da Şehir ve Mimarî” kitabında “İnsan, çevresini kendi kozmik idrakiyle uyumlu bir şekilde organize eder” der. Yani aklımız ve kalbimiz ne ise evimiz ve şehrimiz odur. Evinin penceresi rengarenk çiçeklerle bezeli, bahçesi gül bahçesi gibi kokan bir ailenin tıpkı evi gibi olduğu kanaati ben de hep istemsizce uyanır. Yedi yıl önce vefat eden büyük babam inanılmaz titiz ve disiplinli bir adamdı. Almanya’dan Türkiye’ye göç ettiğinde Kastamonu’da bulunan evimiz bir virane gibiydi. Büyükbabam evi ve çevresini çok kısa bir süre içerisinde tıpkı kendi gibi temiz ve düzenli hale getirmişti. 

 

Bugün İstanbul’un çarpık yapılaşması kesinlikle tesadüfi olmamıştır. İstanbul’un sokaklarını gezerken (Çengelköy, Arnavutköy ve bunlar gibi eski semtleri dışarıda tutarak) insanın zihninde kaosa yol açan bu çirkin, plansız, oldu bitti ile yapılan binalar aslında bizim terk ettiğimiz dünya görüşümüzün ardından, batılı olmayı her yeşilliğe beton dökmek olarak algıladığımız bir zihniyetin ürünü olsa gerek. New York’ta en güzel yerleşkelere yapılan Central Park ve Morningside gibi parkların ardından İstanbul’daki parklara baktığımda yavanlığın paçalardan aktığını rahatlıkla söyleyebilirim. Bugün İstanbul hala bana huzur veren bir şehirse, bu kesinlikle İstanbul’un eski semtlerinden kaynaklanmaktadır. Yaşadığım semt olan Ümraniye beni boğarken, yukarıda bahsettiğim mezkur sebeplerden dolayı Üsküdar, bütün gereksiz insan kalabalığına rağmen hâlâ bana huzur vermeye devam ediyor. 

 

Osmanlı Bursa’sındaki kadınlar ve San Franciscolular

 

Dervişin fikri neyse zikri de o oluyor. Osmanlı Bursa’sında evlerde toplanan kadınların muhabbet gündemlerinin üst sıralarında bahçe düzenlemesi, evlerin boyanması, evin genel peyzajını içeren konular geliyormuş. O kadınların Bursa’sı, bugün bile gittiğimde içime huzur veriyor. San Francisco’daki yerel gazetelerin içeriğinin büyük bölümünü şehir planlaması ve mimarî oluşturuyormuş. Bugün San Francisco’nun muhteşem şehir planlaması ortada. Biz de ise yeniden dönüşüme giren şehirlerimizde insanı önceleyen bir kaygının olduğunu söylemek çok zor. Evlerin çarpık çurpuk yapısı bir yana; evlerin peyzaj düzenlemesi, ev ve mahallenin karakteristik uyumu, çocuklar için oyun alanı gibi meselelerin de hiç biri gündemimiz değil. New Jersey’de bir mahallelinin, o mahalleye yapılacak yeni bir yapı hakkında söz sahibi olduğunu ilk öğrendiğimde bu beni çok şaşırtmıştı, çünkü aynı hakka Osmanlı şehir sakinleri de sahipti. Bugün o mirasın taşıyıcısı olması beklenen bizlerin haberinin bile olmadığı bu uygulama, binlerce kilometre ötede New Jersey’de uygulanıyordu.

 

Yazının San Francisco’nun yoğun bir mimarî güzellemesi şeklinde geçtiğinin farkındayım ama güzelleme kendi yitik şehir planlamamızı binlerce kilometre uzakta bulmanın verdiği heyecandan olsa gerek. Eskiye dönmeyi özleyen bütün görüşlere hep kuşkulu yaklaştım ama mimarî konusunda bugüne kadar tecrübe ettiğimiz kültüre dönsek, bugünden çok daha güzel şehirlere sahip olabileceğimizi rahatlıkla söyleyebilirim. Dönmesek dahi bana yine sorun İstanbul mu? San Francisco mu? diye, yine de illâ ki İstanbul derim.

 

Aylık Dergisi 155. Sayı

 
Etiketler: Osmanlı Bursa'sı, San Francisco, istanbul mimarisi,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
Haber Yazılımı