Yazı Detayı
02 Eylül 2019 - Pazartesi 08:52
 
Prosedür B
Zeynel Abidin Danalıoğlu
 
 

İşe başlayacağım için çok heyecanlıydım. Uzun süredir bu ânı bekliyordum. Artık tam da mezun olduğum fakültenin işime hiçbir zaman yaramayacağını düşündüğüm bir ânda önümde açılan bu kapı benim için birilerini susturmanın da yoluydu aynı zamanda. İşe kabul edildiğimi öğrendiğimde evrakları imzalayana kadar kimseye bir şey söylemedim; anneme babama bile. Oysa yüzlerine bunu iftiharla söyleyeceklerimin başında babam geliyordu. Bana okulda hangi bölüme gitmek istediğimi sorduğunda; ona Uluslararası İlişkiler, demiştim. Muhtemelen bölüm hakkında en ufak bir fikri yoktu, fakat dudak kıvırması ve o eski adamların beğenmez ifadeleri ile bakması çok sürmedi.

 

“Ne iş yapıyorsun yani?”

 

“Büyük şirketlerin dış ilişkileri veya danışmanlıklarına bakıyor buradan mezun olanlar.”

 

Daha fazla detaya giremezdim, zira babamın mantığı ile mücadele etmek bataklıkta dans etmek gibiydi. Hemen işin pratik tarafından yakalamayı kendi çıkarına gördü.

 

“Para kazandıran şirketler mi?”

 

Bunu tasdik etmekten başka şansım yoktu. Şirketlerin baş gayesi kazanmaktır, kazandırma kısmı ise herhalde dış kapının dış tokmağı kadar uzak bir ihtimal oluyor. Fakat mezuniyet günü gelip diplomamı aldığımda, kapımın önünde beni beğenmek için şirketler uzun kuyruklar oluşturmamışlardı. Hatta epey aylak gezdikten sonra bir ayakkabı mağazasında satış temsilcisi olmuştum. Burası da birçok yerde şubeleri olan bir şirketti, ama benim tahsilimle alakalanmayacak kadar derileri kalındı. Bu işe girdiğimde babamın bana bakarkenki yüz ifadesi “pabucumun uluslararası ilişkileri” gibiydi. Aslında gibi fazla, tam olarak öyleydi.

 

İşte üç sene sonra, işe başvuran yüzlerce kişi arasından bu şirkete kabul edilmek benim için mükemmel bir tatmin olmuştu. Artık babamın karşısında kasılarak oturabilecektim. Büyük bir heyecanla imzaladığım evraklardan sonra, bana işimin adını söylediler, “müşteri ilişkileri müdürü” olmuştum. Sözleşmede alacağım maaşın miktarını okuyunca bir yanlışlık olup olmadığını soracak oldum, ama hayali bile güzel diyerek hemen bundan vazgeçtim. Bana verecekleri maaş net on beş bin liraydı. Hemen odamı gösterdiler. Oda binanın on birinci katındaydı ve çok büyüktü. O kadar büyüktü ki, bu büyüklüğü doldurabilmek için çok büyük bir masa koymuşlardı. Masayı gördükten sonra bana o para az bile dedim; masası bu kadar büyük bir adama on beş bin lira mı veriyorsunuz, deme hakkı doğuracak kadar büyük bir masaydı. Hemen kendime hâkim bir tavır takındım ve odayı beğendiğimi belli eden bakışlarla başımı salladım. Bana odamı gösteren kemik çerçeveli gözlük takan kadın hanım hanımcık biriydi, ama odayı beğenmediğimi söyleyecek olsam muhakkak beni döverdi. Kemik çerçeveli gözlük takan herkesten her zaman çekinmişimdir zaten.

 

O akşam, o kadar büyük bir heyecanla evden içeri girdim ki, holde annemle  çarpıştım. Ona çok güzel bir haberim olduğunu söyledim. O da heyecanlandı. Ama hiçbir şey söylemedim. Babam geldiğinde söyleyecektim. Kardeşlerim ve annemle beraber salonda oturmuş babamı bekliyorduk, yemek sofrası, her şey hazırdı. Bacak bacak üstüne atmış biraz da kurumlu bir edayla kanepenin orta yerinde oturuyordum. Babam zili çaldırdı. Kardeşim koşup kapıyı açtı. Babam salondan içeri girdiğinde bir şey olduğunu anladı, ben hiç istifimi bozmuyor ve aynı heyecanla onun ne olduğunu sormasını bekliyordum. Babam içeri girince beni baştan ayağa süzdü, yanıma yaklaştı ve kafamın arkasına bir tane patlattı.

 

“Eşek herif, kendi evin olunca orada bacak bacak üstüne atarsın.”

 

Babamın muhteşem karşılıkları vardı. Öyle bir zamanlama ile karşılık verirdi ki, mesele ne olursa olsun, onun verdiği karşılığın isterse mesele ile alakası olmasın, kilitlenip kalırdınız. Ama ben hiç bozulmadım. Bütün kasıntı duruşumun heba olmasına rağmen efendice (ve kuzu kuzu) bacağımı diğer bacağımın üstünden indirdikten sonra büyük, çok büyük bir şirkette işe başladığımı, çok iyi bir maaş alacağımı söyledim. İlerideki planlarım için maaşın üstünden biraz kırpmıştım, ama olsun o bile çoktu. On bin lira alacağımı söyledim. Annem, kardeşlerim o kadar çok sevindiler ki, onlar gidip işe başlayabilirlerdi. Babam her zamanki ağırbaşlılığıyla sordu:

 

“Ne iş yapıyorsunuz?”

 

“Müşteri İlişkileri Müdürü oldum!”

 

“Onu sormuyorum, evladım şirket ne iş yapıyor?”

 

Hemen cevap vermek için davrandım. Fakat küçük bir sorun vardı, şirketin ne iş yaptığını bilmiyordum. Ben de bunun yerine şirketin ne kadar büyük olduğunu, yüzlerce çalışanı ile otuz katlı bir binada çalıştıklarını anlattım. Odamı, masamı anlatışımı kardeşlerim hayranlıkla dinliyorlardı, annem saadet gözyaşları dökmek üzereydi. Babam tatmin olmamıştı, ama kerhen razı olmuş gibi, bana bakıyordu.

 

“Nihayet, diploman bir işe yaradı.” diyerek kestirip attı. Evet, bu bir hakikatti. İşe yaramıştı. İş görüşmesinde de mezun olduğum üniversiteyi söylediğimde İnsan Kaynakları Müdürü bana parıldayan gözlerle bakmıştı.

 

Her gün, işime çok büyük bir hevesle gidiyor, odama geçerken karşılaştığım herkesle göz teması kurup herkesten aynı karşılığı alamasam da selam veriyordum. Odamın hemen giriş kısmında küçük bir bekleme odası da vardı. Oradaki sekreter masası da bir gün dolacaktı. Odamda onun nasıl birisi olacağını hayal ederken her sabah onunla selamlaşmamı, aramızda konuşacaklarımızı kurmaya başladım. İnşallah iyi biri olur temennisinde bulunuyordum. Yoksa her sabah yüzümü ekşiterek bakacağım biri ile çalışmak çok da çekilir bir şey olmazdı. Odamda manzarayı tepeden seyrederken babamın sorusu aklıma takıldı. Niçin binayı dolaşmıyor ve insanlarla bir yandan münasebet kurarken ağızlarını arayarak onlardan şirketimizin ne iş yaptığını öğrenmiyordum. Bu iyi bir fikirdi ve hemen tatbik etmek için kapıya doğru yöneldim fakat daha kapının tokmağına elimi atmadan durdum: “Ya ben yokken biri gelirse?” Bunu bir süreliğine ertelemek zorunda kaldım. Fakat internete girerek kısa bir araştırma yaptığımda bu şirketin bir danışmanlık şirketi olduğunu öğrendim. Milletlerarası çalışan ve hemen her ülkeden müşterileri olan bir şirketti. Şirketin sahibi Veysel Söylemez için tam olarak şu yazılmıştı: İş dünyasının dehası. Böyle bir dehayı daha önce niçin hiç duymamıştım. Fakat yine de şirketin ne tür bir danışmanlık yaptığına dair en ufak bir fikir verilmemişti yazılanlarda. Fakat Veysel Söylemez’in ilk işlerinden biri anlatılırken tanınmış bir iş adamının onun hakkında “Akıl hocam”, dediğini yazmışlardı. Bu iş adamını tanıyordum. İş mevzu bahis olduğunda meşhur bir sözü vardı: Asla bilmediğini söyleme! Gazetelere çıktığında her zaman bu sözü tekrarlardı, bunun bu asrın bir gerçeği ve geçerliliği olduğunu söylerdi.

 

Ne olursa olsun, kocaman bir odam ve on beş bin lira maaşım vardı. Bu her şeyden ve insanların önünde eğilip yırtık çoraplarını, şiş ayaklarını ayakkabılara geçirmeye çalışmalarını seyretmekten iyiydi. İlk maaşımla yapacaklarımı hayal etmeye başladım, ama bu mesut ân biraz kısa sürdü. Kapıma iki kere vuruldu ben ayağa kalkıp ilk konuşmamı yapacak olmanın heyecanıyla beklerken “gelin” demeden kapı açıldı. İçeri kel, kısa boylu, muazzam bir göbeği olan bir adam girdi. Görüntüsü ona tam bir patron havası veriyordu. Elbette patron değildi. Kendisini tanıttı, hem iç hem dış işler operasyon müdürüymüş. Bana yeni işimde başarılı olmam temennisinde bulunduktan sonra, “hiçbir müşteriye hiçbir zaman hayır demeyin, hiçbir zaman işlerin detaylarını sormayın, hiç kimseye görüşmeleriniz hakkında bilgi vermeyin.” Bu adam hiç kelimesini çok seviyordu. Hatta bu kelimeyi adamın dedeleri bulmuş olabilirdi. Oysa ne güzel, ne iş yaptığımızı sorabileceğim birini buldum, diye seviniyordum.

 

“Anlaştık mı?” dedi ve ona kafamla olur işaretini yapmama bile bakmadan arkasını dönüp gitti. Kapı kapanınca “Ben de bu şirketin ne iş yaptığını öğrenmezsem adam değilim”, dedim sesli olarak.

 

Akşam o binadan çıkarken insanların bana baktığını işim ve mevkiimi fark ettikleri için bana imrendiklerini hissediyordum. Böyle olmasa bile bu düşünce beni rahatlatıyordu. Bir kravat ve ceket ordusu ile aynı meydanda yürümek acaib bir histi. Etrafımızdaki hemen bütün binalar bizimki gibi çok katlı gökdelen veya plazaydı. Buralarda çalışanlar iş çıkışında öyle bir manzara oluşturuyorlardı ki, insan resmiyetten ölebilirdi. Ama bir ân sonra o ceketler ve kravatlar omuzlardan ve boyunlardan çıkınca hürriyetlerini haykırmak için bekleyen insanlar arasında kaldığınızı zannediyordunuz. Kendilerini iş çıkışı kafelere, restoranlara ve çay evlerine atan kadınlı erkekli gruplar, iş dışında her şeyi konuşuyorlar, birbirlerine şakalar yapıp, evlerine gitmeden evvel üzerlerindeki stresten kurtulmaya çalışıyorlardı. Aralarına katılmama daha çok zaman var gibiydi. Hiçbiriyle iş yerinden münasebetim yoktu.

 

İşimde ikinci haftaya girdiğimde, emrime verileceği söylenen sekreter hâlâ gelmemişti. Ve ben büyük odamda emrinde hiçbir çalışanı olmayan bir müdür olarak hapsolmuştum. Büromu bırakıp gidemiyor ve yalnızlıktan kendime türlü işler icad etmeye çalışarak mesaimi bitirmeye çalışıyordum. Buna odamın duvarındaki saatin yelkovanı ile yarışmak da dâhildi. Bir dakika içinde o yelkovan altmış defa hareket edene kadar ben kaç rakam sayabiliyordum. Başlarda zevkli gelmişti, fakat çabuk bıkmıştım. Penceremden caddeden geçen araç sayısının dakika ve saat bazında çetelelerin de tuttum. Renklerine ve markalarına göre ayırdım. Elimde tomar tomar kâğıtlar oluşana kadar buna devam ettim. Bilgisayarımdan haberleri takib etmek veya film seyretmek de beni bir yere kadar oyalayabildi. Mesai saatlerim tükenmek bilmeyen bir mahkûmiyet gibiydi artık.

 

Yemekhane ise ayrı bir âlemdi. İnsanların yemekhanede takımlar halinde oturduklarını fark ettiğimde onların arasına hemen katılamayacağımı anladım. Herkes birilerinden kaçıyormuş gibi, bir köşeye çekilerek her gün hemen hemen aynı kişilerle bir arada oturuyorlar sadece kendi aralarında konuşuyorlar başka hiç kimseyle ilgilenmeden yemeklerini yiyorlardı. Modern bir toplama kampında gibiydik, yemeğini al ve hiç kimseye karışmadan bir köşede yemeğini ye! Neyse ki yemek her şeyden iyiydi.

 

Bir gün kapım çaldı. Yine bir yöneticinin direktifleri ile karşılaşmak için ayağa kalktım. Takım elbisesi ile çok şık bir beyefendi içeri girdi. Çekingen bir hâli vardı. Onun bir müşteri olma ihtimalini düşünerek kendisini rahatlatmak için hemen masanın diğer tarafına geçtim ve koltuğu işaret ederek içeri buyur ettim. Ben daha bir şey söylemeden:

 

“Merhaba, iki haftadır buradasınız, ama sizden hiç sipariş alamayınca merak ettim.”

 

Ne cevap vermeliydim; ne iş yaptığımı tam bilmiyordum, bu kişi diğer bürolarda çalışan bir miydi ve benim ondan bir şey mi istemem gerekiyordu? Neyse ki beni kurtaracak sihirli kelimeleri söyledi.

 

“Çay, kahve sevmiyor musunuz, yoksa?”

 

Adam binanın çaycısıydı. Ne biçim bir şirketti burası. Çaycı benden daha şık bir takım elbise giyiyordu. İlk maaşımla ilk işim bundan daha şık giyinmek olmalıydı.

 

“Kimse hoş geldin, hayırlı olsun, demeye gelmedi, değil mi?” hakikaten bu benim niçin dikkatimi çekmemişti? Hayır, mânâsına kafamı sallayınca, “Burası böyledir, kim kimin astı üstü bilmedikleri için kimse kimseye doğru dürüst selam vermez, sohbet etmez, sadece aynı büroda çalışanlar birbirlerini tanırlar.” Ona güvenebileceğimi sezerek rezil olmak pahasına sordum.

 

“Biz tam olarak ne iş yapıyoruz?”

 

Omuzlarını kaldırdı.

 

“Bilmiyorum, ben çaycıyım, onu biliyorum. Kimsenin bildiğini de zannetmiyorum.” Sonra bir sır verir gibi, bana doğru eğilerek, “Bütün içecekler ücretsiz.”

 

Benim param olmadığı için sipariş vermediğimi zannetmiş olmalıydı. Ona burada bunun nasıl halledileceğini bilmediğim için şimdiye kadar sipariş vermediğimi söyledim. Bana masanın üst gözündeki rehberde binadaki tüm dâhilîlerin numarası olduğunu söyleyerek gitti. Aman ne iyi, kimsenin kendi işinden başka ne iş yapıldığını bilmediği bir yerde çalışıyordum.

 

Birinci ayımı doldururken aylar devirerek burada günlerimi nasıl geçireceğimi düşünürken odanın bir köşesinde daha önce hiç fark etmediğim kırmızı bir lamba yanıp sönmeye ve aynı zamanda acil durumlardaki gibi bir siren sesi çalmaya başladı. Bunun bir yangın alarmı olduğunu düşünerek kapıya doğru ilerlerken telefonun acı acı çalan ziliyle ahizeyi elime alıverdim. Belli ki karşımdaki gerçek bir kişi değildi, zira ses fazlasıyla madenî bir sesti: “Acil durum ilan edilmiştir. Prosedür B’yi uygulayın. Acil durum ilan edilmiştir. Prosedür B’yi uygulayın. Acil…”

 

Sesi her kim kaydetmişse işini biliyordu; hep aynı şeyi söylüyordu, ama kendini dinletiyordu. Üzerimdeki etkisini başımı sallayarak attım. Hemen kapıya yöneldim, boş sekreterlik odasını da geçerek dışarı çıktığımda bürolarda çalışan bütün personellerin dışarı çıktığını ve benim gibi ne olduğunu anlamaya çalıştıklarını görünce böyle bir durumun ilk defa yaşandığını anlamakta gecikmedim. Neyse ki bu gibi durumlara karşı tabiatımdan kaynaklanan bir soğukkanlılığım vardır. Bütün o insanlarla birlikte aşağıya büyük salona indim. Herkesin İç ve Dış Operasyon Müdürü’nün etrafında toplandığını görünce yanlarına gittim. Kendisi etrafındakilerden daha panik bir hâlde olan Operasyonlar Müdürü “Panik yapmayın!” diyordu, panikle. İçimden “aman, nasıl bir curcunanın içine düştüm” derken bir kadın benim de aklımda olan bir soruyu Müdür’e sordu:

 

“Prosedür B nedir?”

 

Müdür çekindiğinden mi, bilmediğinden mi, nedir bir ân duraksadı. Hemen ona cevap vermek yerine:

 

“Arkadaşlar, sakin olun! İlk defa bir müşterimiz sözleşme imzaladıktan sonra ve işin tamamlanmasına yakın sözleşmeyi feshetmeye kalktı. Şu ân bunun için acil durum ilan edilmiş olmalı.”

 

Benim için tam sırasıydı.

 

“Yapılan iş tam olarak nedir, Müdür bey?” 

 

“Kendisine verilen fikirleri beğenmemiş. Ve anlaşmayı feshetmek istemiş.”

 

Bir adım daha atmak işi tam olarak çözecekti galiba.

 

“Ama bir Müşteri İlişkileri Müdürü olarak bu durumun ilk önce bana gelmesi gerekmez miydi?”

 

Yeni müdürleri ile karşılaşan bütün başlar bana dönüverdi. Birçoğu beni ilk defa görüyorlardı. Böyle bir hadise olmasa büyük ihtimalle hiç görmeyeceklerdi. Hoş ben de birkaçını iş çıkışı hariç hiç görmemiştim. Birbirini tanımayanlar şirketi olarak hayli kalabalık bir şirket olduğumuzu da burada belirteyim.

 

“Haklısınız, fakat daha müşteriyi size göndermeye gerek kalmadan anlaşmayı bozdu.”

 

“Ona verilen fikri beğenmedi, demek. Nasıl olur da bu kadar başarılı bir şirketin kendisine faydalı olmayacağını düşünür.” Diğer müdürler sanki meseleyi biliyorlarmış gibi, beni başları ile tasdik ettiler. “Müşterimize verdiğimiz fikri öğrenebilir miyim, belki onu caydırabilecek bir formül bulabilirim.”

 

“Evet, ona işlerini takib etmesini söyledik.”

 

Ve biz bunun için insanlardan para mı alıyoruz? Tabii müdüre söylemedim bunu. Söylemeye de gerek yoktu.

 

“Fakat artık çok geç. Şu ân diğer müşterilerimizin de bu durumun tesiri altında kalarak sözleşmelerini iptal etmemeleri için elimizi çabuk tutmalıyız, hemen Prosedür B’yi uygulamalıyız. “

 

“Pekiyi, Prosedür B nedir?”

 

Karşılık tam beklediğim gibi oldu. Müdür bana cevap vermek yerine ayakucuna bakmayı tercih etti. Bilmiyorum, demek işine gelmezdi elbette.

 

“Böylesine bir durum ilk defa yaşanıyor. Prosedür B’nin ne olduğunu hep birlikte öğreneceğiz. Bütün müdürler odalarındaki kasadan büyük kasanın şifresinin parçası olan kodu alıp gelsin.”

 

Evet, durum tam olarak buydu. Odamda bir kasa ve kasanın içinde bir şifre olduğunu ilk defa öğreniyordum. Allah’dan yalnız değildim. Aramızdan biri utana sıkıla,

 

“Ama ben kasamın nasıl açılacağını bilmiyorum!” dedi.

 

“İş yerinde kullandığınız kartları ve personel numaralarınızı girerek kasayı açabilirsiniz.”

 

Ben de diğer müdürler gibi odama gidip şifrenin bir parçası olan kodu kasadan alarak hemen geri döndüm. Benim kodum “7” ydi. Operasyonlar Müdürü şifrenin nasıl bir araya getirileceğini biliyordu. Hemen, her şeyi çözmüş gibi ciddi bir tavır takınarak önümüze düştü. Biz on bir müdür de onunla beraber binanın zeminden katından üç kat aşağıya indik. Kasa gerçekten büyüktü. Bir oda büyüklüğündeydi. Ve eminim birçok bankanın böyle bir kasası yoktu. Operasyonlar Müdürü kapıyı tek seferde açtı. Bunu ilk seferde başarmış olmasına o da şaşırmış gibiydi. Kasa odasının içinde birkaç kasa daha vardı, fakat asıl orta yerde bir masa üzerinde anahtarı üzerinde olan bir kutu duruyordu. Üzerinde “acil durumlarda açılacak” yazıyordu. Bu kadar sakin ilerleyen bir macera daha olamazdı. O kadar heyecanlıydım ki, müdürün elinden anahtarı kapıp ben açabilirdim.

 

Benimle beraber herkesin yutkunduğuna eminim. İçimizde en sakin görünen Operasyonlar Müdürü’ydü. Fakat o da ilk seferde kutuyu açamadı. Ellerine baktığımda zavallı elleri rüzgâra tutulmuş yapraklar gibi titriyordu.  Utanarak bana baktı. Gözlerinden ne istediğini anladım. Anahtarı elinden yavaşça aldım. Kutuyu açtım. İçinden şeffaf naylon kapaklı bir dosya çıktı. Üzerinde büyük harflerle “PROSEDÜR B” yazıyordu. Kapağını açıp açmamakta tereddüd ettim ve diğer müdürlerin gözlerine baktım.

 

Bu işin bana düşmediğini düşünerek bir adım geri çekildim. Operasyonlar Müdürü kutunun üzerine eğildi ve dosyayı eline almadan şeffaf kapağı kaldırdıktan sonra sayfayı çevirdi. İkinci sayfada “Prosedür B’yi uyguluyorsanız Prosedür A’da yolunda gitmeyen bir şey olmuş demektir.” yazıyordu. Operasyonlar Müdürü hepimize kısa bir bakış attıktan sonra ikinci sayfayı da çevirdi. Şöyle yazıyordu:

 

“Prosedür A’yı tam uygulayın!” ve altında Prosedür A’nın maddeler halinde neler olduğu yazıyordu. Zaten sessiz olan mekân daha derin bir sessizliğe gömüldü. Herkes tuhaf bir şekilde birbirine bakıyordu. Ne olduğunu anlamaya çalıştıkları her hâllerinden belli oluyordu.  Bütün bu sessizliği bozan bir kahkaha oldu.

 

“Hah hah ha!”

 

Bütün başlar bana döndü. Çünkü kahkaha bana aitti. On iki müdürün bir araya gelerek karşılaştıkları şey koca bir şaka gibiydi. Kendilerini içine düştükleri zor durumdan kurtaracak bir reçete beklerken karşılarına çıkan “sır” onlara işlerini düzgün yapmalarını söylüyordu. Daha da gülmemek için kendimi zor tutuyordum. Bu Veysel Söylemez gerçekten zeki bir adamdı. Kimsenin ne olduğunu anlamadığı ama tıkır tıkır işleyen bir sistem kurmuştu. Kimse bir başkasının ne yaptığını tam olarak bilmiyordu, fakat herkes kendi işini yaparak sistemin yürütülmesine yardımcı oluyordu. Gerçekten zekiceydi. Fikir satan bir adam olarak her durumda kendisine muhtaç bir insanlar topluluğunu yönetiyordu. Acaba çok mu zekiydi, yoksa çok mu kurnazdı? İnsanların çözemedikleri yahut akıl danışacakları bir durumu kendi lehine bir iş piyasası haline getirmişti. Mükemmel; önce bir kanun icad et, sonra bunun ne olduğunu anlamaya çalışan insanlara akıl danışmanlığı yap. Galiba avukatlık mesleği de böyle doğmuştu.

 

Sonunda ne iş yaptığımızı ve ne iş yaptığımı öğrenmiş oldum. Sadece ne olduğunu bilmediğimiz bir sistemi yaşatıyorduk. Hah ha!

 

Aylık Dergisi 179. Sayı

 
Etiketler: Prosedür, B, ,
Yorumlar
Haber Yazılımı