Yazı Detayı
01 Ekim 2013 - Salı 15:37
 
Sanal Dünya, Gerçek Dünya ve Kitaplar
Fatih Turplu
 
 

İnternetin hayatımızda iyice yer ettiği günümüz dünyasında ister –istemez gözden kaçırdığımız hususlardan birisi de sanırız kitaplar. Elektronik iletişim araçlarının bir virüs gibi toplumumuzda yayılmak suretiyle “sosyal medya” diye yeni bir kavramı hayatımıza sokmasını da eklersek, kitaplar okuyucularını yahut muhtemel okurlarını ister istemez büyük oranda kaybettiler. Bununla beraber internet dünyasında ve özellikle tablet PC’lerle birlikte yeni bir okur kitlesinin doğduğunu da ekleyelim. Fakat bu “yeni okur” kitlesinin memleketimizde çok büyük rakamlardan müteşekkil olmadığını ifade etmek lazım; Avrupa için aynısını söyleyemeyiz, orada bu durum daha yaygın ve kullanılabilir olma durumu da çok etkin…

“Modern” hayatın artık “vazgeçilmez”i olarak kabul gören ve öyle de davranılan günümüz irtibat vasıtalarının kuşkusuz yeni alışkanlıklar getirdiğini ve bu alışkanlıkların da (ister-istemez) yeni his ve fikirler doğurduğunu söyleyebiliriz. Sadece bununla da kalmıyor, kendi içinde yeni tabir ve kelimeleri hayatımıza katarak etrafında bir jargon da oluşturuyor bu alışkanlıklar. Tabiî ki bu halin mahzurları kadar faydalarının da olduğu inkâr edilemez. İş dünyası ve eğitim başta olmak üzere birçok sahada faydalandığımız internetin mahzurlu tarafları bir kenara bırakılırsa, faydasının zararından kat be kat üstün bir noktada olduğunu söylemek lazım. Fakat ne hikmetse hemen burada cemiyetimize baktığımızda, bu vasıtalardan gelen fayda ile zarar arasında ikincisi lehine aşılamaz gibi görünen bir uçurum karşımıza çıkmakta. Ve hemen bunun ardından da “zatı ile iyi veya kötü” meselesi hatırımıza geliyor; faydaya tahvil edemediğimizin suçlusu, verimlendirmeyi başaramadığımız “eşya-alet” değil, İBDA MİMARI Salih Mirzabeyoğlu’nun tâbiri ile “hâdiseye yanaşan insan şuuru”nun kapasitesi, bunun derinliği yahut sığlığı olsa gerek... Yerli yerince kullanmadığımız-kullanamadığımız bir yemek masasını öylece suçlayamayacağımız aşikâr…

Bu meseleyi sadece “internet” ile sınırlandırmak da yanlış olur; çünkü akıllı telefonlar tarafından istilâ edilişimiz, evlerimizdeki televizyonların artık televizyondan öte birçok fonksiyonu icrâ etmesini de bunlara eklersek durum daha da çetrefilleşiyor. Alışveriş yapmak için bile banka kartlarına yönelmek durumunda kalınması gibi “olağan” şartların zorunluluğu misâli bile, seçimlerimizi yapmakta (hayat tarzımızı yaşamakta) bizim hür olmadığımızı gösteriyor maalesef… Ama bunun suçlusu olarak, hemen içinde bulunduğumuz şartları ileri sürmek de ucuzculuk olur; aslında bu durum, bir yönü ile “faizsiz” bir ekonomi hayâli güderken, içinde bulunduğumuz uluslararası ekonomik yapıya dâir hiçbir fikrimizin olmamasının yanı sıra, alternatif olarak da bir şey sunamıyor oluşumuz misaline benziyor … Yani, bizi mahkûm eden ilk ve asıl sebep, uluslararası ekonomik faiz sistemi değil, o sistemin işleyişine dâir çözümlemelerimiz olmadığı gibi, reddederken yerine (faizsiz) neyin konulacağına dâir çözümlemelerimizin de mevcut olmaması… Bu misalden de anlaşılacağı üzere, internet, akıllı telefon vesâir her yeni teknolojik gelişme hayatımızın içine bir şekilde yerleşirken, bizim bu tür teknolojik alet ve gelişmeler karşısında tepkisizliğimiz ve onların nasıl değerlendirileceğine dâir fikirsizliğimiz, milletimizin bu husustaki vaziyetinin birinci sıradaki âmilidir sanırız. Çünkü bir şey icat edildi ve var diye sahip olunmaz; bir şey, bizim o “şey” i nerede, nasıl ve niçin kullanacağımıza dâir hayatımızda bir yer edinir; bizim bugünkü ilerleme ve teknoloji karşısındaki tavırlarımızın cemiyetimizdeki aksülâmeli hiçbir fikrî ve ahlâkî kaygı güdülmeden hayatımızda hemencecik bir yer edinme şeklindedir. Bu yeni teknolojilerin her an daha da genişleyerek ilerlemesinden dolayı da, başta zaten düşünmediğimizi hiç düşünemez hale geliyoruz.

“Hız çağı” deniliyor ya, esasında “hız”ın hayatı kolaylaştırması bakımından müsbet yönüne dâir söylenen bu tâbir, teknolojinin bilgi ile örtüştürülerek etrafında belirli bir kültür oluşturduğu toplumlar için geçerlidir. Bizim toplum ve kültür yapımızla kıyaslayınca da, bahis mevzuu “hız” müsbet değil menfi bir çehreye bürünüyor, faydadan çok zararı oluyor ister-istemez. Bir şeyi bilmek ile bünyeleştirmek/içselleştirmek arasındaki fark bilinmediğinde, fayda sağlıyor gibi görünen her şey aleyhimize dönebiliyor teknoloji ve bilişim bahsinde.

Bütün bunlardan sonra asıl söylemek istediğimize gelirsek, derhal “sosyal medya yüzünden kitap okunmuyor” sonucuna varılması yanlış olsa gerek; çünkü bu tip irtibat vasıtaları hayatımızda yer etmemişken de yine kitap okunmuyor oluşu bize bunu rahatlıkla söyleme imkânı veriyor.

Günümüz irtibat vasıtalarının bu eksikliğimizi katmerleştirdiği, dönüştürdüğü ve başka bir şekle büründürdüğünü görmek lazım.

Öncelikle, Ocak 2013 tarihi itibariyle UNESCO’nun yaptığı araştırmaya göre, “Türkiye'de okuma alışkanlığı yok denecek kadar az. Avrupa'da yüzde 21 olan kitap okuma oranı, Türkiye'de sadece on binde bir.”

Yani her 20 Avrupalıdan biri düzenli kitap okuyorken biz de bu rakam on binde bir; bu rakamları birbiriyle mukayese etmek dahi herhalde ayıp olur. “Araştırmaya göre, günde ortalama 6 saat televizyon izleyip 3 saat internette gezinen Türk halkı ne yazık ki, kitap okumaya yılda sadece 6 saatini ayırıyor.” Gün ve yıl ortalamasının altını çizelim. Ve kitapların “Türkiye'deki ihtiyaç maddeleri listesinde 235'nci sırada” yer aldığı bilgisi de ayrıca dikkate değer sanırız.

Zaten istatistikî olarak iyi bir derecemizin olmadığı kitap okuma alışkanlığımızın gitgide köreldiğinin de bir ispatı bu araştırma. Araştırmayı UNESCO’nun yapıp yüzümüze çarpıyor olması da ayrıca başka bir fecaatimiz değil mi?

Peki, arada kayıp giden kitap okuma oranımız nereye devrolundu? Bunun cevabı ise TÜİK’in yaptığı 22 Ağustos 2013 tarihli araştırmada:

Bireylerin 39,5’i düzenli olarak İnternet kullandı

2013 yılı ilk üç ayında (Ocak-Mart 2013) 16-74 yaş grubundaki tüm bireylerin 39,5’i İnterneti düzenli olarak (hemen her gün veya haftada en az bir defa) kullanmıştır. Aynı dönem ve yaş grubunda İnternet kullanan bireylerin arasında düzenli İnternet kullanım oranı ise 91,6 olup, bu oran kentsel yerlerde 92,6 kırsal yerlerde 86,7 ve İBBS Düzey-1’e göre TR1-İstanbul bölgesinde 96,1’dir.”

Paylaşacağımız şu veriye göre de gençlerimizin çoğunluğu internet bağımlısı: “Bilgisayar ve İnternet kullanım oranlarının en yüksek olduğu yaş grubu 16-24’tür. Bilgisayar ve İnternet kullanımı tüm yaş gruplarında erkeklerde daha yüksektir.”

Ev yahut işyerleri haricinde geçirilen zamanlarımızı da bu verilerin kapsamı dışında tutamıyoruz maalesef:

Ev ve iş yeri dışında İnternet için cep telefonu veya akıllı telefon kullanıldı

2013 yılının ilk üç ayında İnternet kullanan bireylerin ev ve işyeri dışında İnternete kablosuz olarak bağlanmak için 41,1’i cep telefonu veya akıllı telefon kullanırken, 17,1’i taşınabilir bilgisayar (dizüstü, netbook, tablet vb.) kullanmıştır.”

Bu verileri etkilemeyen ama burada gözükmeyen bir durumu da biz ekleyelim: bilindiği gibi fatura ücretinden ötürü bir çok binada aynı ADSL üzerinden bir çok aile ortak olarak internet erişimi sağlıyorlar evlerine…

Son bir istatistikî bilgi olarak ‘sosyal medya’: “2013 yılı ilk üç ayında (Ocak-Mart 2013) İnternet kullanan bireyler 73,2 ile İnternet üzerindeki sosyal gruplara katılma” olarak interneti kullandılar.

Elbette “internet kullanımı” üzerine peşin bir hükümle varılarak “kötü” diye nitelemek yanlış olur. Reklamdan tutalım haberlere, haberleşmeden bir çok faydalı mecraya kadar kullanılması lazım gelen bu sahanın günümüz dünyasında içtimai zararlara yol açtığı hakikatini, eğer belli bir gaye çerçevesinde kullanılırsa zararlarının çok ötesinde bir fayda verebileceği ihtimaliyle birlikte değerlendirelim. Burada dikkat çekmek istediğimiz husus, bütün bunlar, bu karmaşa ve kargaşa içinden nasıl faydaya tahvili mümkün olabilir sorusunu sorup sormadığımız.

Şimdiye kadar söylediklerimizden yola çıkarak, toplumumuzun hayat tarzının değişerek başka yönlere yol almasında “internet” in, “sosyal medya”nın önemli bir rolü bulunduğunu ifade edebiliriz. Böyle bir veri ile karşılaşınca ilk sorulması gereken ise bizce “internet”in “bilgi”yi nasıl ve hangi şekli ile sunduğu olmalı; çünkü internet arama motorlarında peşinde koştuğumuz her zaman yeni bilgilerdir.

Sayısız fikir ve ilim adamının kütüphaneler dolusu eserler vererek bize “anlatamadığı” bir şeyi, beş dakikada internetin bize verebileceğini sanmak maalesef günümüz dünyasının ve özellikle gençlerin en büyük yanılgılarındandır. İnternet bize yeni bir bakış açısı yahut kavrayış biçimi vermez; orada rastladığımız “Bilgi’dir. Peki, bu Bilgi’nin doğru-sıhhatli olduğunu nereden bileceğiz? Tuhaf gelebilir ama bilemeyiz; sadece doğru olup-olmadığını bildiğimiz şeyleri bilebiliriz; böyle olunca da, aslında bilmediğimiz (kavramadığımız) bir şeyi değil, hakkında malumat sahibi olmadığımız herhangi bir şeyi oradan öğrenmiş oluyoruz. Burada, sanırız ayrıştırılması gereken husus, herhangi bir mesele yahut kavram hakkında malumat sahibi olmak ile onu kavramakla varılan “bilme”nin aynı şey zannedilmesi meselesi…

Gözden kaçırılan hususların başında, internetin “bütün” bilgileri parçalayarak bize sunması ve her bir ferdin hakikatin-bilginin sadece bir tarafına bakarak ve sadece baktığı açıdan malumat sahibi olarak “kesin” bir bilgiye sahip olduğu sanma yanılgısıdır herhalde. Bir de, elde edilenin ne kadar doğru olup olmadığı meselesi var ki, mesele iyice çetrefilleşiyor. Aslında şu kısa bakışla bile görülebilecek vahim durum, hiçbir denetim mekanizması olmadan her türlü kötü tesir ve tahrifata açık olarak “bilgi” varsayılan her şeyin kayıtsızca dolaşıyor olmasıdır…

Bütün bu söylediklerimizi toparlarsak bilişim alanında üretim yapmayan ve sadece ithal eden bir toplumun bu mevzuda ilkel bir seviyede olduğunu söylemek sanırız abartı olmaz. Bu durum, bütün toplum yapımızın bu mevzudaki genellemelerinden çıkan bir neticedir, elbette istisnaları vardır; ama manzaramız da budur maalesef…

Yazımızı, Adolf Hitler’in “Kavgam” isimli eserindeki kitaplar ve onların nasıl okunacağına dair tesbiti ile bitiriyoruz. İnternet dünyasındaki bilgi kirliliğine, kitapların nasıl okunması gerektiğine ve bütünü hâlinde kültürün ne olduğunu, nasıl oluşması gerektiğine dair:

''Bazı kimseler vardır ki, bunlar hiç ara vermeden kitap okurlar. Okuduklarından bir netice
çıkarmaksızın devamlı okuyup dururlar. Bu kimselerde bir yığın bilgi vardır. Fakat beyinleri
bu bilgileri bir esasa göre tasnif edip değerlendiremez. Bir kitabın bütün içeriğini adeta
ezberlerler. Kâbiliyetleri, okudukları kitabın içinden ayrıntıyı atıp, esası zihinlerinde tutmaya
ve bu bilgi özünü ilerde kullanmaya yetmez. Kitap herkesin kendi meselesinin veya idealinin
tespit ettiği muayyen bir sınırı doldurmak için değerli bir vasıtadır. Kitaplar hayat
mücadelesine atılmış olanlara veya büyük ideal sahiplerinin geniş ufuklarına, yeni ufuklar
katmakta yardımcı olurlar. Demek ki okumak bir gaye değildir. Okumanın ve bilgi edindikten
sonra mütalaada bulunmanın hedefi, dünya hakkında genel bir fikre ve görüşe sahip olmaktır.
Sistemli biçimde okuyarak elde edilecek bilgiler, bir mozaik parçası gibi yerine
yerleştirilmelidir. Böylece kitap okuyanın zihninde dünya hakkında genel bir fikir meydana
getirilmelidir. Yoksa okuyucunun kafasında büyük bir değerden yoksun bir bilgi salatası
meydana gelmemelidir. Bu bilgi salatası sahibine bir gurur vesilesi olsa da, herhangi bir işe
yaramaz. Kafalarının içinde bilgi salatası taşıyan kimseler, kendilerinin çok şeyler bildiklerine
hükmederler. Fakat bu gibi kimselerin hayatları ya bir hastanede ya da politika çukurunda son
bulur.

Böyle karmakarışık bilgi ve fikirlerle dolu beyin, istediği bilgiyi, kendisine gerekli olduğu an,
bu kalabalığın içinden tutup çıkaramaz. Çünkü beyindeki bilgi tortusu hiçbir elemeye tâbi
tutulmamıştır. Sadece okunan kitapların içerdiği bilgilerle beraber bir sürü ayrıntı üst üste
yığılıp kalmıştır.

Bu gibi zavallı yaratıklar karşılaştıkları zorunluluklar sırasında okuduklarından
faydalanacakları akıllarına gelse bile, ancak kitabın adım, sayfa numarasını ezbere bilmeleri
gerekir. Aksi halde bu gibi kimseler işlerine yarayacak bilgileri hayatları boyunca bulamazlar.
Buldukları anda da iş işten geçmiş olur.

İşte, hükümet üyelerinin büyük ilim sahibi olmalarına rağmen, hata çukuruna yuvarlanmalarının sebebini başka yerde aramaya gerek var mıdır? Bir kitap veya dergide, gazetelerde veyahut bir broşürde kendi özel ihtiyaçlarına cevap veren bir malzemeyi görüp, ayrıntının arkasından çekip alabilen kimse, okumayı bilen, okuduğunu anlayan kimsedir. Bu kimsenin kendisi için faydalı olduğunu anladığı bilgi özü, herhangi bir husus için, derhal zihinde oluşan hayalin içinde yerini bulur. Bu bilgi özü ya o düşünceyi ya da hayali tamamlar veya düzeltir veyahut da onu açıklığa kavuşturur.
Okumayı bilerek yapmış olan kimse, hayat mücadelesi sırasında yeni bir şeyle karşılaşırsa, hafızası yıllar önce de olsa çok eskiden elde ettiği fikir ve bilgiyi onun zihnine getirir.

Muhâkeme sahibi olan kimse de derhal bu bilgi ve fikirleri mantığına göndererek olay karşısında tavır alır. İşte okuma böyle yapılırsa bir yarar sağlar.''

 

Yararlanılan Kaynaklar:

 

Damlaya Damlaya-Yılanlı Kuyudan Notlar, Salih Mirzabeyoğlu

Kavgam - Adolf Hitler

 

 Aylık Dergisi, 109. Sayı, Ekim 2013

 
Etiketler: Sanal, Dünya,, Gerçek, Dünya, ve, Kitaplar,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
01 Mart 2018
Fırtınaların Prensi
24 Ekim 2017
Gülmek Nedir? Kime Gülüyoruz? -VIII-
03 Ekim 2017
Gülmek Nedir? Kime Gülüyoruz? -VII-
31 Temmuz 2017
Gülmek Nedir? Kime Gülüyoruz? -VI-
03 Haziran 2017
Gülmek Nedir? Kime Gülüyoruz? -V-
09 Mart 2017
Gülmek Nedir? Kime Gülüyoruz? -IV-
03 Şubat 2017
Gülmek Nedir, Kime Gülüyoruz? -III-
04 Ocak 2017
Gülmek Nedir, Kime Gülüyoruz? -II-
30 Kasım 2016
Gülmek Nedir, Kime Gülüyoruz?
30 Temmuz 2016
Darbe Öyle Olmaz Böyle Olur!
30 Temmuz 2016
Bir Adam Yaratmak ve Trajik İnsan
04 Temmuz 2016
Varlık Sebebi...
03 Mart 2016
Milletler Arası Hukuk Açısından BM
01 Şubat 2016
Kamu Hukuku-Amme Hukuku Bahsi
07 Ocak 2016
5 Aralık 1999 Şanlı Metris Zaferi
03 Aralık 2015
Başyücelik Devleti "Yeni Dünya Düzeni" Devlet Şekilleri Bahsi Üzerine
05 Kasım 2015
Osmanlı Devleti'nde Ermeniler ve Günümüze Kadar Ermeni Meselesi 1324-2015
08 Ekim 2015
Tüm Zamanların En İyi Boksörü- III
04 Eylül 2015
Hilâl ile Haç’ın Ringe Çıkışı! II
05 Ağustos 2015
Rinklerin Yeni Prensi - I
05 Temmuz 2015
Genel Seçim Değerlendirmesi
29 Mayıs 2015
Selçuklular Devri'nde Ermeniler (1028-1246) ve Peygamberimizin Ermenilere Verdiği Amannâme
30 Nisan 2015
Ermenilerin Tarihî Kökeni ve Osmanlı Devleti Dönemine Kadar Ermeniler
02 Nisan 2015
Ermeni Meselesi ve Tarih Şuuru -Giriş-
09 Mart 2015
Korku Histerisi ve İslâm’ın İkinci Hâkimiyet Devresi
03 Aralık 2014
“Başyücelik Devleti“ ve Engelciler
16 Ekim 2014
Kültür Davamız Eserindeki "Tatbik Fikri ve Muhatap Anlayış" Bahsi Üzerine...
25 Eylül 2014
İman ve İspat, Bilgi’nin Doğuşu Üzerine...
28 Ağustos 2014
"Kültür Davamız" Eserindeki "Allah-Âlem-İnsan" Bahsi Üzerine
01 Ağustos 2014
"Zaman ve Şuur" Bahsi Üzerine
04 Temmuz 2014
"Kültür Davamız" Eserindeki "İki Yol ve Süzme" Üzerine
09 Mayıs 2014
Sakat Muhakeme - Karşı Yanlış- Üzerine
30 Nisan 2014
Kültür ve İdeoloji Üzerine…
29 Ocak 2014
“Aydın” Çağından mı Gazetedeki Köşesinden mi Sorumlu?
11 Aralık 2013
Eğitim Sistemimiz, Dershaneler ve Ak Parti
25 Kasım 2013
Kültürel Uyuşturma Operasyonu
01 Eylül 2013
Günümüz İslamcılığının "İslam Anlayışı" Karşısındaki Çıkmazları Üzerine
01 Ağustos 2013
Dostoyevski’nin Cinler Romanı Üzerine Birkaç Not
01 Mayıs 2013
Batı Dünyası ve Temel Dayanakları Üzerine -3-
01 Nisan 2013
Batı Dünyası ve Temel Dayanakları Üzerine -2-
01 Mart 2013
Batı Dünyası ve Temel Dayanakları Üzerine -1-
01 Şubat 2013
Danton ve Robespiyer
01 Aralık 2012
Sert Rüzgarlar…
01 Aralık 2012
Entrikanın Mücessem Hâli: Joseph Fouche -3-
01 Kasım 2012
Entrikanın Mücessem Hâli: Joseph Fouche -2-
01 Ekim 2012
Joseph Fouché Üzerine… -1-
01 Eylül 2012
“Kadına Şiddet” Mevzuuna Dair
01 Ağustos 2012
“Berzah -Bütün Dalların Birleştiği Kök’e-” Eseri Etrafında
01 Temmuz 2012
Sıradan Bir Gün
01 Haziran 2012
Tümevarım ve Zaafiyeti Üzerine
01 Mayıs 2012
Mitolojiden Sinemaya
01 Nisan 2012
Van Gogh Sergisi Vesilesiyle Resim
01 Şubat 2012
Mitoloji ve Sinema üzerine (2)
01 Ocak 2012
Mitoloji ve Sinema üzerine (1)
01 Eylül 2011
Gerilim ve Korkunun Ustası Hıtchcock
01 Ağustos 2011
(Eymi Vaynhauz) ve Koyun Atlatma
01 Ekim 2010
Bir Filmin İyi Olduğu Nasıl Anlaşılır?
01 Eylül 2010
‘Seni Kim Kumanda Ediyor?’
01 Eylül 2010
Bir Romanın Konusu - Vesile Kimdir?
01 Ağustos 2010
Reenkarnasyon-Tenasuh Üzerine
01 Temmuz 2010
Tarkowsky’nin Son Filmi Offret-Kurban
01 Aralık 2009
Bir Tarkowski Klasiği: Stalker (İz Sürücü)
01 Haziran 2009
Andrei Tarkowski’nin Hayatı ve Sanatı Üzerine
06 Nisan 2009
Truman Show Filmi Üzerine
Haber Yazılımı