Yazı Detayı
04 Temmuz 2016 - Pazartesi 00:59
 
Şeytanla Karşılaşmamız
Ömer Emre Akcebe
 
 

Uzun zamandır hasretle olmasa da merakla beklediğim karşılaşmaydı bu. Nihayet geçtiğimiz gün ben de tanıştım kendisiyle… Papini’nin bundan seneler evvel bir sokak lambasının altında karşılaştığı şeytan değildi bu. Lâf aramızda, sokak lambaları da zaten eskiden olduğu gibi edebî bir imaj olmaktan çıktı zaten... Hem zaten motorlu araçlar ve iletişimin envaî çeşidi hayatımıza girdiğinden beri, hep bir geçip gitmek hâlindeyiz; şuursuz ve kayıtsız. Şehrin kalabalığı, ışıklar ve gürültüden doğan kakafoni yıldızları bile perdelerken, belki de bugüne kadar binlerce kez karşılaştığım, yanından geçip gittiğim şeytanı, ilk defa görme fırsatım oldu. Hattâ kendisiyle konuştuk da, anlatacağım...

Her insan, zihnindeki meçhullere ister istemez suretler giydirir. Bu suretler sayesinde meçhulü malûm kıldığına inanır ve belki de ancak böylelikle kendisini teskin ederek yaşayabilir. Yoksa en başta kendisi, kendisine malum bir meçhulken, insan nasıl olur da hayat sürebilir? Benim bugüne kadarki karşılaşmalarımızda şeytanı tanıyamamış olmam da, muhtemelen ona giydirdiğim suretlerin artık bir hakikati olmamasından kaynaklanıyormuş anlaşılan. İbn-i Arabî Hazretleri’nin, şeytanı, Allah Resulü’nün meclisine girdiğini anlattığı eserinde tasvir ettiği suret, her nasılsa zihnimde yer etmiş ve hep böyle bir şeytan aramışım kalabalıklar arasında. Oysa şeytanın, bulunduğu meclisin keyfiyeti üzere bir sûrete bürüneceğini aklımın ucundan bile geçirmemiştim. İlk karşılaştığımız ânlarda bu kargaşa hâkimdi zihnime... Sonra konuştukça ve müşahede ettikçe, karşımda nasıl bir varlık olduğunu daha iyi kavradım sanırım.

Şehrin en kalabalık meydanlarından birinin köşesinde, belediyenin yerleştirdiği, üzerine reklam alınmış bankta, Balzak, Dostoyevski, Stendal mekânlarına ve tasavvurlarına benzemeyen, yani, hiç de edebiyata yakışmayan şartlarda otururken gördüm kendisini. Kafamda, zihnimin inşaâ ettiği imaja nisbetle dikkatimi çeken ve onu tanımama vesile olan sürekli değişmekte olan suretiydi.

Uzaktan ilk gördüğümde sanki bir iş adamı oturuyordu o bankta. Kumaşından akseden ışıklardaki matlık, üzerindeki takım elbisenin ne kadar pahalı olduğunu gösteriyordu. Kolundaki, son derece sade ama bir o kadar şık saat ve ayakkabılarıysa zengin olduğu kadar zevkli olduğunun da göstergesiydi. Bunları düşünene kadar onu tanımamıştım da aslında. Yanımdan geçen ucube kılıklı bir adam dikkatimi dağıtıp -ki lâf aramızda şeytan o olsaydı daha az şaşırırdım- yeniden gözlerimi banka diktiğimde, az önce gördüğüm takım elbiseli adamın kafasında bir takke olduğunu fark etmemle işler garipleşmeye başladı.

Yaklaştıkça giysileri değişiyordu. Takım elbisesi şalvara dönüştü, kafasına takke eklendi, bir ara sakallı, sonra traşlı ve nihayet ayağında sade bir pantolon ve gömleğinin üzerinde hırkasıyla gözüktü. Ben yaklaştıkça, bankta oturan adamın imajı da değişiyor dedim ya, aslında bugüne kadar sokaklarda, televizyonlarda, gazetelerde gördüğümüz insanların birçoğunu tek vücutta birleşmiş bir vaziyette karşımda buldum.

Gözlerini dahî seçecek kadar yanına yaklaştığımdaysa, gördüğüm tek şey müthiş derecede kaygılı bir surattı. Hattâ sadece kaygıyla örülü bile diyebilirim… Alâkamı cezbetti elbet. Gittim ve belli-belirsiz bir selâm işaretiyle bankın diğer tarafına oturdum. Esasında, o ânda bile hâlen kim olduğunu bilmiyordum diyebilirim. Sırtımdaki çantayı, aramıza gelecek şekilde bankın üstüne bırakıp, ön gözünün fermuarını açtım ve bir sigara çıkarttım. Aynı bölmedeki çakmağımı ise çıkartmadım ve sanki yokmuş gibi ondan istedim. Bu arada suretteki değişim son bulmuş ve sıradan diyebileceğim bir insan tipine bürünmüştü. Son zamanlarda her ne yaşıyorsa, kılık ve kıyafeti defaatle değişmesine mukabil, az evvel bahsettiğim kaygılı hâlin tüm çehresine hâkim olduğunu bir kez daha gördüm.

“Aleykümselâm” dedi. Sanki kendisi orada yokmuş da, sesi varmış gibi bir edayla. Çakmağını istedim. Yine aynı tavırla hırkasının cebinden çıkarttığı çakmağı son derece alâkasız bir şekilde uzattı. Sigaramı yaktım ve geri verirken sigara uzatmayı da ihmâl etmedim. Memnun olduğunu sandığım bir ifadeyle bana bakıp uzattığım sigarayı almayacağını ifade eder bir el hareketinin ardından “Ben kimim, biliyor musun?” dedi. Trafik çevirmelerinde, alkol muayene cihazına üflememek için poz kesen ayyaşların, “Ben kimim?” demesinden farklı bir ses tonu vardı. Sigaramdan bir nefes daha çektikten sonra, içimi kemiren merakı belli etmemeye çalışarak, biraz da umursamaz bir ses tonuyla “Kimsin?” dedim. Onun büyüklenme hastalığı malûm, bu uğurda kovulmayı ve lânetlenmeyi bile göze aldığı da. Ben onun hâlen kim olduğunu bilmememe rağmen, vermiş olduğum son derece kayıtsız “Kimsin?” suâl-cevap karışımı tepkim bile onu rahatsız etmemişti… Sonra aramızda şöyle bir diyalog geçti.

“Ben, seni iyi tanıyorum” dedi.

Merak hissi içimi kemirir dururken, aynı alâkasız tavır ile “Nereden tanıyorsun?” dedim.

“Sen de beni tanıyorsun” dedi.

Bankın diğer ucuna yaslanmış vücudumu biraz daha ona doğru çevirerek, bu sefer kafası iyice karışmış ses tonuyla, tekrar “Kimsin?” diye sordum.

“Ben kimim?” sorusu, benimsemiş olduğum dünya görüşünün en müşkül mevzularından birini bünyesinde barındıran ve birçokları için sıradan olsa bile, bizim için her seferinde yeniden ürpermenin vesilesiydi. Hâliyle muhatabım meseleye nasıl bakar bilmiyordum ama, sorunun kendisi bile benim için aslında son derece ilginçti. Bir taraftan bunları düşünürken, diğer bir taraftan hakikaten de karşımdakinin “kim” olduğunu merak ediyordum. Tam bu esnada genzini temizleyen bir öksürüğün ardından:

“Ben, meşhur şeytanım! Kendini yok gibi gösterebilmenin sırrı bahşedilmiş, kovulmuşların pîri, Âdem’e secde etmeyen Şeytan!”

Aslında delilerle aram iyidir ve konuşamayanlarıyla bile aramızdaki muhabbet pek çok arkadaşımın dilindedir. Dolayısıyla yine ve yeniden “Acaba” derken, âniden sıkı bir şekilde elimden kavradı. O güne kadar aramızda geçen ve kimi zaman onun, kimi zaman ise benim muvaffak olduğum, kimselerin bilmediği binlerce didişme, bir ân da gözlerimin önünden geçiverdi.

“Deliyi, veliyi bir kenara bırak, âdetim olmasa da bu kez doğru söylüyorum.” dedi. Ardından bana fırsat vermeden devam etti:

“Son birkaç yüzyıldır çok bunaldım ve birisiyle konuşmaya çok ihtiyacım var” dedi.

Ahlâksızlık, tecavüz, ırza geçme, puştluk, yalan, dolan, talan, fesat, kibir, kıskançlık, dedikodu, cinayet, zina, dalkavukluk, ahir zaman, alkol, dini içten yıkan kâfir, müçtehit taslağı, tefsirler, İslâm Devleti kalmamış dünya, mezhebsizlik, ihanet, şuursuzluk, ciddiyetsizlik, edebsizlik, riyakârlık, sahtekârlık, hodbinlik gibi kelimeler ve bu kelimelerin tedai ettirdiği imajlar kafatasımın içinde bir anafor hâlindeki onu yalanlarken:

“Dur!” dedi, zihnimi okumuş gibi: “Sen haklısın, ben tarihin hiçbir devrinde olmadığı kadar büyük bir hükümranlık kurdum ama mesele de bu zaten; senin zihnindeki manzara benim değil, insanoğlunun eseri oldu” dedi ve devam etti:

“Eskiden insanlar içinde bana hizmet eden müridlerim vardı. Ben ve çocuklarım insanoğlunun nefsiyle ittifak eder, onları tek tek avlayıp yoldan çıkartır, kendimize hizmet ettirirdik. Bu şekilde de iyi ile kötünün mücadelesi sürüp gider, herkese karşı zaman zaman kazanır, nadiren de olsa kimilerine karşı kaybederdik. Kimi zamanlar kaybetsek bile, kontrol bizim elimizde olurdu ve böylelikle ben de büyük iddia etmekteki haklılığımı, karşısında secde etmediğim “insan”a umumiyetle tasdik ettirmiş olurdum.

Sözünü kesip araya girecektim ki, o ân yüzünde kaygının yerine kibri belki de ilk defa gördüm; “bölme” dedi ve devam etti:

“Son birkaç asırda, bize hizmet eden insanlardan, müridlerimizden bazıları çok üst derecelere vardılar. Aslında ilk başlarda bundan memnuniyet de duydum. İş yükümün daha da azalacağını ve bugüne kadar mağlub edemediklerimiz üzerine daha fazla kafa yorabileceğimi, mesai ayırabileceğimi düşündüm. Bilhassa Müslümanlar içinde onlardan görünüp bize hizmet eden, İslâm’a hizmet adı altında bana hizmet eden ve ettiren öyle hocalar, âlimler, dernek başkanları, devlet adamları, aydınlar, tarikat şeyhleri türedi ve öyle işler işlediler ki, belki de ilk defa, tersinden de olsa “insan”ın büyüklüğünü bizzat müşahede ettim. Benim birkaç yüz bin senedir kurmaya muvaffak olamadığım hükümranlığı, bir kaç asır kadar kısa sürede bu üvey evlatlarım benim adıma kurdular. İnsanları İslâm’a hizmet adı altında; soyup soğana çevirdiler, ırzına göz diktiler, itikatlarını bozdular, fırka-i naciye hakkında kafa karışıklığı meydana getirdiler, büyüklere dil uzattılar ve hattâ eskiden Hristiyanları papazlar yoluyla kandırdığımız üzere cennetten arazi bile sattılar. Öyle cürümler işlediler ki, bazılarını anlatmaya benim bile dilim varmıyor.” dedi.

Konuşmanın başından beri hiç olmadığı kadar mahzun bir ifadeyle yüzünü yere eğdi ve gözlerinin buğulandığını hayretle müşahede ettim. Tabiî neticede “şeytan”dı bu, numaraydı bütün bunlar belki de, kim bilir? Fakat, madem ki muzafferliğini ilân etti, o zaman neden mahzundu ki? Aklıma ilk gelen, üzerinde tasarruf etmeyi bir türlü beceremediği Ehl-i Sünnet Vel Cemaat yolunun büyükleriydi... Belki de bir onlar üzerinde hâkimiyet kuramadığı için böylesine mahzundu. Oysa ona sorduğumda, derdinin hiç de bu olmadığını anladım.

“Cemaat falan deyince aklına hemen mâlum takkeli zat gelmesin” diye söze devam etti. O diğerlerinin içinde yalnız deşifre olmuş biri. Eziklerin en eziği. Daha nicesi var ki, üzerinde hâkimiyet kuramadıklarımız bile, onların üzerinde tasarruf ettiği Müslümanların nefretini celb etmekten korkar ve onları ifşâ etmekten çekinirler” dedi ve aralık vermeden devam etti:

“Bana bak! Ben Allah’ın emrine uymadım ve büyüklük edip “insan”a secde etmedim. Tarih boyunca Allah’ın emrine uyan ve yoldan çıkarmakta muvaffak olamadığım ahdine sadık nice insanlar da geldi geçti. Ben, bunların hepsini Allah’ın bana karşı olan gazabın bir ifadesi şeklinde değerlendirdim ve yine de onları kendimden üstün görmedim. Ne var ki, bu devirde bana hizmet eden bu zümre peyda olup, ne zaman benim yapamadığımı yaptı ve kötüyü iyiye bulayıp topyekûn dünyaya hâkim kıldı, işte o zaman ben, insanın aslında benden de büyük olduğunu anladım ve daha sizler yaratılmadan evvel emrine uymadığım Allah’a karşı pişman oldum. Zaten ben onun büyüklüğünü bilendim, bütün mesele küfürdeki inadımdı. Şimdi bu insanların hâline baktığımda kendi zaferimi değil, yalnız o günün pişmanlığını duyuyorum” dedi.

İnanmayacaksınız ama, belki sahte belki gerçek, gözlerinden inen birer damla gözyaşına bizzat şahitlik ettim. Ona ne diyeceğimi bilemedim; şeytanı teselli etmek de olmazdı elbet, lâkin vicdan dolayısıyladır herhâlde; insan, şeytanın hâline bile üzülüyor, inanın. Ardından ben ne diyeceğimi, ne söyleyeceğimi bilmez bir hâlde düşünürken, konuşmama izin vermeyeceğini gösteren jest ve mimiklerle yanımdan kalkıp, kalabalığın içine karışıp uzaklaştı. Ben yanına yaklaşırken olduğu gibi, uzaklaşırken de kılığı, kıyafeti, tipi değişti. Epey bir uzaklaşmışken dönüp, muhtemelen peşinden gelip gelmediğimi kontrol etmek için bana bir kez daha baktı. Son olarak, zihnimde belirgin bir şekilde yer eden kaygıyı, uzaktan da olsa yeniden yüzünde gördüm ve arkasını dönüp kaybolup gitti.

Ardından, onu adeta su gibi yutup kaybeden kalabalığa, bu konuşmanın üzerine şimdi bir de bu gözle bakar ve neden benimle konuştuğundan başlayarak çoğalan binlerce soru zihnimin ücra köşelerini tırmalarken, bir yandan da aklımdan şu geçiyordu; “mürşidi olmayanın şeyhi şeytan olur” düsturunca, inisiyatif onun bile elinden kaçtığına göre, demek ki artık çürümüş düzenin yıkılması hiç olmadığı kadar yakındır. Ve şeytan da eskiden olduğu gibi yeniden kendi rolünü üstleneceğinden aslında bu kadar üzülmesi de gereksizdir.

Aynı kalabalığın beni de yutması için yerimden kalkarken, biraz evvel yaşananların bir rüya mı, zihnimin bana oyunu mu, yoksa hakikatin ta kendisi mi olduğunu düşünerek, yoluma devam ettim.

Aylık Dergisi, 141. Sayı, Haziran 2016

 
Etiketler: Şeytanla, Karşılaşmamız
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
09 Mart 2017
Deva Hazır da Hasta Hazır mı?
03 Şubat 2017
2016’dan 2017’ye Devreden Bakiye
30 Kasım 2016
Üstün Siyaset, Üstün Sanattır
03 Ekim 2016
Anadolu Baharı - Büyük Satranç Tahtası Kırıldı
30 Temmuz 2016
Bu Millete Yeni Bir Ordu Lâzım
05 Mayıs 2016
Başyücelik Devleti - İktisat Vekaleti - XIV
03 Mart 2016
Başyücelik Devleti - İktisat Vekaleti - XIII
01 Şubat 2016
Başyücelik Devleti - İktisat Vekaleti - XII
07 Ocak 2016
Başyücelik Devleti - İktisat Vekaleti - XI
03 Aralık 2015
Başyücelik Devleti - İktisat Vekaleti - X
05 Kasım 2015
Başyücelik Devleti - İktisat Vekaleti - IX
08 Ekim 2015
Başyücelik Devleti - İktisat Vekaleti - VIII
04 Eylül 2015
Başyücelik Devleti - İktisat Vekaleti - VII
05 Ağustos 2015
Başyücelik Devleti - İktisat Vekaleti - VI
05 Temmuz 2015
Başyücelik Hükümeti İktisat Vekaleti –V-
29 Mayıs 2015
Başyücelik Devleti İktisat Vekaleti-IV
30 Nisan 2015
Başyücelik Hükümeti İktisat Vekaleti -III-
02 Nisan 2015
Başyücelik Hükümeti İktisat Vekaleti -II-
09 Mart 2015
Başyücelik Hükümeti İktisat Vekaleti -I-
06 Şubat 2015
Başyücelik Devleti İcra Makamı -Başyücelik Hükümeti-
06 Şubat 2015
Ölüm Odası B-Yedi-Matla’ Beyitler- Eseri Üzerine
12 Ocak 2015
Aydınlar Aristokrasisi ve Başyücelik Devleti
03 Aralık 2014
Devlet Şekilleri - Türkiye Cumhuriyeti - Başkanlık Sistemi Başyücelik Devleti'ne Giriş
30 Ekim 2014
İdeolocyamızın Ruhçuluk ve Keyfiyetçilik Prensibi Hakkında
25 Eylül 2014
Diyalektik ve Âhlak Çerçevesinde
28 Ağustos 2014
Kültür Ekseninde Varlık ve Oluş
01 Ağustos 2014
Çeşitli Veçhelerinden Zaman Meselesi
04 Temmuz 2014
Temel Meseleler Etrafında
09 Mayıs 2014
Sakat Muhakeme -Donma ve Alışkanlık- Üzerine
30 Nisan 2014
Kültür Davası
28 Mart 2014
Batı Medeniyeti, Hâlimiz ve İslâm
04 Mart 2014
Anadolu'daki Sunî Bir Problem: Türkiye Cumhuriyeti
01 Ocak 2014
Takkeli Truva Atı
01 Kasım 2013
Ayıkları Tasfiye Aracı Olarak Hukuk
01 Ekim 2013
Batı: Hasta Adamlar Manzumesi
01 Şubat 2013
Nakşi Şeyhi İmam Şamil
01 Aralık 2012
Aylık Dergisi Sekiz Yaşında
01 Eylül 2012
Filipinlerin Bilinmeyen Mücahidi: Maktan Sultanı Lapu Lapu
01 Ağustos 2012
Sermayemiz Ne Kadar Milli?
01 Temmuz 2012
Yatacak Yeriniz Yok
01 Haziran 2012
Ekonomik Verilerin Hakikati
01 Mayıs 2012
Ekonomik Açıdan 28 Şubat
01 Mart 2012
Suriye ile Alakalı Kısa Mülahazalar
01 Mart 2012
Mekanik Kainat Tasavvuru ve Makine Mefkuresi
01 Şubat 2012
Çağdaş(!) Eğitim Sistemi
01 Ocak 2012
Hesaplaşmaya Doğru Hatırlatmalar
01 Aralık 2011
Müjdeler Olsun! -O Günün Fecr Vakti-
01 Kasım 2011
Modern Dünya'nın İktisadi Bunalımına Dair Kısa Bir Mülahaza
01 Ekim 2011
İnsanın Muhtaç Olduğu 3 şey
01 Eylül 2011
İktisadi Aksiyon Teklifi
01 Ağustos 2011
Kumarhane Güzel(!) Ama…
01 Temmuz 2011
Ak Parti Neden Yüzde 50 Oy Aldı?
01 Haziran 2011
Olmayan Parayı Harcamak
01 Mayıs 2011
Borcun Suni Zevki
Haber Yazılımı