Yazı Detayı
01 Aralık 2020 - Salı 12:44
 
Yağmurdan İnce Geceden Sessiz
Zeynel Abidin Danalıoğlu
 
 

Hanın kapısında dikilmiş yağan yağmuru seyrediyordu. Dalmış gözlerle sokaktan gelip geçenlere bakıyor ama sanki onları görmüyordu. Bir şey düşünmüyor, sadece donuk bir hâl ile içinde kıpırdanmakta olan ve belki çetin bir fırtınaya dönecek olan hislerini duymaya çalışıyordu.

 

Şemsiyesi olanlar sakince, şemsiyesi veyahut kendilerini koruyacak iyi bir paltosu olmayanlar koşar adım evlerine gitmeye çalışıyorlardı. Hava kararmıştı. Aylardan Kasım’dı... Artık rüzgârlar soğuk esiyordu. O da, kapıdan içeri dolan sert rüzgârla odacığına kaçtı. Hanın hemen girişinde çay ocağı ile bitişik ufacık bir odası vardı. Küçük bir masa ile sandalyesi ancak sığıyordu içine. Sanki orası koca binada bir sığıntı gibiydi.

 

On sene önce bu şehre gelmiş, birçok işi denedikten sonra, büyük şehrin karmaşasıyla başa çıkamayacağını anlayınca bir tanıdığının kefaletiyle onu daha az uğraştıran bu hanın bekçisi olmuştu. Şehrin alaveresinden dalaveresinden anlamıyordu. Onun kafasını karıştırmayacak tam da şimdi yaptığı iş gibi bir iş lazımdı. Daha önce ne de olsa tohumunda çiftçilik var, diye pazarda sebze meyve satmak istemişti, fakat becerememişti. Tıknaz, kısa boylu bir adamdı. Hafif kamburunu çıkartarak dikilirdi. Sanki “doğuştan saygıda kusur etmem” der gibi, duruyordu. Bazı insanları kalabalık bir topluluk içinde yüzlerini görmeseniz de duruşlarından hemen tanırsınız. Hakkı’nın duruşu da tam olarak böyleydi.

 

Ailesini yanına daha yeni getirebilmişti. Fakat iyi mi etmişti, işte onu şimdi kendine sorup duruyordu. Şehir artık üstüne üstüne gelen bir heyula gibiydi. Arsız arsız aklını çelmeye ve ona herkes gibi ‘yolunu bulmaya’ dair işaretler veriyordu. Artık yalnız değildi, ailesine para gönderdiği zamanlarda aç da kalsa, meteliksiz de dolaşsa çok umurunda olmuyordu, fakat şimdi onların her türlü ihtiyacını şehrin adetlerine göre düzenlemek ve idare etmek durumundaydı. Fena bir uğultu duyuldu, rüzgâr içeri hışımla girdi, hanın koridorlarında bir ejderha gibi dolanıp nefesiyle ortalığı yalayıp geçti. Hakkı hemen gidip kapıyı kapattı. Artık bu saatten sonra gelen de olmazdı.

 

Şehre çok geç geldiğini düşünüyordu. Yaşı kırk sekiz olmuştu. “Keşke daha erken gelseydim.” diye hayıflanıp duruyordu. Hayıflanıyordu, zira bakması gereken karısı ve iki çocuğu vardı. İyi kötü bir gecekonduya sığınmışlardı. Ama çocuklar büyümüştü, şehir denen canavarın bin bir türlü isteği, ihtiyacı vardı ve çocuklar bunları fark ediyordu. Büyüğe söz geçiremez olmuştu zaten.

 

Handa her türlü büro bulunuyordu. Dâhiliye ve hariciye doktoru, diş hekimi muayenehaneleri, avukat, muhasebe büroları ve muhtelif işlerle uğraşan şirket büroları… Han iş günlerinde kalabalık olurdu. Herkesle ilgilenmek zorundaydı. İşine mahkûmdu. Kazancı kendisine ancak yetiyordu, fakat başka bir iş yapabileceğine dair inancını kaybedeli çok olmuştu. Yaşından ötürü kendini yeni bir şeyler yapmak için de güçsüz hissediyordu.

 

Saat sekize kadar kapıya bakmak zorundaydı. Normalde yedide hanın kapısı kilitlenirdi. Fakat şirketlerden birinin toplantısı vardı. Ondan kalması için rica etmişlerdi. Toplantıda verilen ikramlardan bir tabak kuru pasta da kendisine göndermişlerdi. Saate baktı daha altıyı çeyrek geçiyordu. Başını kaşıdı, binlerce derdi varmış gibi “of” çekti. Kapının önünde bir hareketlilik görür gibi oldu, başını uzatıp baktı. Yağmur tarafından dövülmüş gibi duran şık giyimli bir adam elindeki şemsiyeyi düzeltmeye çalışıyor, halinden anlaşıldığı kadarıyla şemsiyeye söyleniyordu. Biraz düşündü ve gidip kapıyı açtı.

 

“Islanmayın beyim, gelin içeri, yağmur durana kadar beklersiniz.”

 

Adam arkasını dönüp karşısında duran kısa boylu adama baktı. Sanki kendisine davet değil de, orayı terk etmesi için hakaret edilmiş gibi ürkmüş halde bakıyordu.

 

“Ah, rahatsız etmeyeyim, şunu düzeltebilirsem hemen gideceğim.”

 

Hakkı şemsiyeye baktı, zavallı alet adamdan daha perişan durumdaydı.

 

“Ne rahatsızlığı beyim, sekize kadar buradayım. Hem verin bakayım şu şemsiyeye, belki bir şeyler yapabilirim.”

 

Hakkı adamı götürüp odasında kendi sandalyesine oturttu. Elinden şemsiyeyi aldı, evirdi çevirdi kapının önüne koydu.  

 

“Çok işi var bunun. Çay ocağı kapandı, ama benim çayım var, sana da bir bardak getireyim, şu rahmet dinene kadar otururuz.”

 

Gitti elinde bir bardak ve küçük bir tabure ile döndü. Tabureyi kapının önüne koydu, ikisi zaten içeri sığmazlardı. Adam ufacık odada göz gezdirirken söylenip duruyordu.

 

“İşin olunca bir tane taksi bulamazsın, işin olmasa önüne kırarlar direksiyonu.”

 

Hakkı el çabukluğu ile bardakları doldurdu. Şekerliği ve son kalan birkaç kurabiyeyi adamın önüne doğru itti. Hakkı sözün sonunu duymuştu, tabureye otururken,

 

“Eh, ne yapalım bazıları öyle beyefendi, orman kibarı oluyorlar.”

 

“Orman kibarı mı, o da ne demek öyle. İlk defa duyuyorum.”

 

“Kaba yani, yol yordam bilmez.”

 

Adam başını salladı hala etrafına bakıyordu. Duvarda büyükçe bir eski İstanbul manzarası vardı. Odadaki her şey de bu manzara gibi eskiydi.  İlk defa böyle bir yerde bulunuyormuş gibi sıkıntı ile kıpırdandı.

 

“Burası ne için böyle, siz ne yapıyorsunuz burada?”

 

“Ben hanın bekçisiyim, burası da benim tabutluk!”

 

“Tabutluk mu?” dedi ürpererek. Hakkı gülerek elini dizine vurdu.

 

“Tabutluk ya, benden önce hanın bekçisi olan ihtiyar ‘ben burada ölürüm, burası da bana tabut olur’ dermiş, amma ölmeden emekli olmuş, handakiler de buranın adını ondan yadigar tabutluk koymuşlar.”

 

“Aman,  ne güzel espri anlayışları varmış.”

 

“Şaka etmişler işte, ben de pek yadırgamadım. Ee, siz de işten eve mi gidiyordunuz?”

 

“Öyle sayılır, şöyle bir akşam yürüyüşü yapayım, dedim şoförü erken gönderdim, başıma gelmeyen aksilik kalmadı, yağacağını tahmin ediyordum ama bu kadarını değil, yağmura fena yakalandım, yetmedi çevirmeye çalıştığım taksi doluymuş geçerken beni bir güzel ıslattı. Sıçrayan sudan kaçmaya çalışırken telefonu da suya düşürdüm, şoförü de arayamadım, başka taksi de bulamayınca…”  başka söze gerek var mı, diyerek üstünü başını gösterdi.  

 

Hakkı adamın işareti ile ıslanmış ama her tarafında ben pahalı ve ulaşılmazım, diye yazan kıyafetlere baktı. Adam sözlerini bitirince bardağı iyice ışık altında gözden geçirerek bir yudum aldı. Dudaklarını beğenerek büktü ve başını salladı

 

“Çayın güzelmiş.” dedi. Hakkı da çayından bir yudum aldı ve şemsiyeyi tekrar gözden geçirmek için eline aldı. Bir yandan adamla konuşuyor bir yandan da eğilip bir acuzeye dönmüş şemsiyeyi elinde evirip çeviriyordu.  

 

“Madem sekize kadar kalacağım, çay demleyeyim, dedim kendime. Akşam altıda çay ocağı kapanıyor. Ben de yedide etrafı kolaçan edip hanı kilitleyip çıkıyorum”

 

“Peki, bugün niçin sekize kadar duracaksın?”

 

“Yukarıda Hakan beylerin toplantısı var, onları bekliyorum.”

 

“Mesai gibi yani. İyi, beklemekten kolay ne var. Benim işim başımdan aşkın.”

 

“Ne iş yapıyorsunuz, beyefendi?”

 

“Kendi aile şirketimizi yönetiyorum. Kimya fabrikamız var. Başımı kaşıyacak vaktim olmuyor. Bu sene bütün aileyi İspanya’ya tatile gönderdim fakat ben işler yüzünden burada kaldım. Her sene aynı şey oluyor neredeyse. Buradaki yazlığa bile ancak iki günlüğüne gidebildim. Ama bu kış mutlaka Toroslar’daki kış evine gideceğim, yılsonuna doğru işler biraz hafifliyor biliyor musun? Hafiflemese de fark etmez, bu kadar yorgunluğu kaldıramam. Yüzlerce çalışanı idare etmek zor, ama bir yandan da insana kendini iyi htiriyor.”

 

“Çalışmak iyidir, beyefendi.” dedi Hakkı elindeki şemsiyeyi kurcalamaya devam ederken. Fakat aklında şoförlü araba, yazlık, kış evi, İspanya ve beş yüz çalışanlı fabrikanın suretleri dönüp duruyordu. Nasıl bir şey hayal etmesi gerektiğini bile bilemedi.

 

“Nerede oturuyorsun?”

 

“Yıldıztabya.”

 

“Hiç duymadım.”

 

“Siz nerede oturuyorsunuz?”

 

“Dragos.”

 

Bunu da Hakkı hiç duymamıştı. Ama bir şey demedi.

 

“Bana göre İstanbul’un en güzel yeri, bütün Marmara Denizi, adalar gözlerinin önünde.” Adam bunları söylerken sanki şimdi o manzarayı görüyormuş gibi dalmıştı.

 

“Öyledir muhakkak.” dedi Hakkı deniz manzaralı bir ev düşünmeye çalışarak.

 

“Çocukların var mı?”

 

Hakkı’nın gözleri aydınlandı,

 

“Ellerinizden öperler, iki tane.”

 

“Çocuklara çok şey vaad etme, bu da benden sana tavsiye olsun. İnsanların çocukları araba ister, motor ister, bizimki maşallah tekne istiyor, ailenin zaten bir tane var, onu kullan diyorum, fakat ille de kendisinin ayrı bir tane olacakmış. Çalış al, dedim ben de.”

 

Hakkı’nın başı dönmüştü, işi alaya vurmak istemiyordu, ama kendini de tutamıyordu.

 

“İyi demişsin beyim.” Kaşlarını da çatmıştı. Geçen hafta kızının kendisinden istediği ayakkabı için veremediği birkaç lira aklına geldi.

 

 “Al, işte beyim bu seni eve gidene veya bir taksi bulana kadar idare eder. Yağmur da biraz hafifledi gibi.” dedi ve şemsiyeyi adama uzattı.

 

Adam şemsiyeyi alıp daracık odada evirip çevirerek bakmaya çalıştı.

 

“Aa! Neredeyse eskisi gibi olmuş. Çok sağ ol.”

 

Adam çayından son yudumu aldı ve kalktı.

 

“Çay ve şemsiye için teşekkür ederim.”

 

Adamı kapıya kadar geçirdi ve bir süre onun caddede uzaklaşmasını seyretti.

 

İnsanların ne dertleri var! Ben de derdim var, diye düşünüyorum, diye kendi kendine işi alaya vurdu. Kızının veya oğlunun kendisinden tekne istediğini hayal etti. Gülmemek için kendini tuttu.

 

Hakan beyler de çıkmıştı. Yüzlerinden toplantının iyi geçtiğini anladı. Kapıyı kapatıp bütün katları dolaştı. Girişin ışıklarını söndürdü. Sadece kendi küçük odasının ışıkları yanıyordu. Hiçbir yere gitmek istemiyordu. Hiç kimse gelmesin, hiç yarın olmasın istiyordu; buradan hiç çıkmak istemiyordu. Sadece şu küçücük odayı kendine dünya edinmek istedi. Şehir ne kadar büyükse derdi ve zindan gibi duvarları o kadar kalındı. Bunu epeydir hissediyor, fakat ifade edemiyordu. Kendisine artık bayatlamış çaydan bir bardak doldurdu. Sandalyesinde büzülüp oturdu, dirseklerini dizlerine dayadı. Elinin iki avucu arasında bardağı tutuyordu. Tekrar köyüne dönmek fikri aklının bir köşesini ısırıyordu. Fakat bunu da kendine yediremiyordu.

 

Elindeki bardak soğumuştu, saate bakmaya bile korktu. Handan çıktı. Çaresiz eve gidecekti. Ne kadar geç gidersem o kadar iyi diye düşünüyordu. Kadınının bakışlarından kaçmış olurdu hiç değilse. Onun kendisinden daha çok üzüldüğünü biliyordu. Ailesine her şeyi veremezdi, ama onlar onun her şeyiydi.

 

Gölgesi kâh ardına kâh önüne, sağına veya soluna düşerken sokak lambaları altında yürüyordu. Kendi gölgesine sığınmış, en ıssız sokaklardan, en kıyıdan en karanlık köşelerden gidiyordu. Sanki ebedi bir mahkûmiyete gidermiş gibi, ağır sessiz adımlarla yürüyordu. Sokaklarda ne bir kimse ne de ses vardı; yalnız yağmur ve onun kendine has müziği.

 

Bütün düşleri sırtında kendinden olana, kendi olana doğru gidiyordu. Kendi gibi binlercesinin kaderini yaşamaya gidiyordu. O sessizlik içinde radyoda duyduğu “Zamansız Yağmur” türküsünden sözler dolandı diline, “Çürümüş yaprak gibiyim, güz değil bahar utansın, çatlamış toprak gibiyim, ırmaklar çaylar utansın…”

 

Kimseleri ürkütmeden gecenin ahengini bozmayan sessiz adımlarla ilerliyordu. Var mıydı, yok muydu belirsiz. Gölgelerden bir gölge gibi gecenin içinde uzaklaşıp kayboldu.

 

Aylık Dergisi 194. Sayı

 
Etiketler: Yağmurdan, İnce, Geceden, Sessiz,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
03 Ocak 2021
Karasinek Yüksek Uçuyor
06 Kasım 2020
Zaman ve Çocuk
03 Ekim 2020
Belirsizliğin İkinci Günü
01 Eylül 2020
Bir Tebessüm Gelip Geçer Her Gün Önümden
05 Ağustos 2020
Her Günün Sabahında
04 Temmuz 2020
Yarım Doğrular
06 Haziran 2020
Rüyada Bir Gün
05 Nisan 2020
Gün Ortasında Kâbus
03 Nisan 2020
Sonra Dualar
03 Nisan 2020
Yaşar Ölmez II
01 Şubat 2020
Yaşar Ölmez -I-
05 Aralık 2019
Birey’in Günlükleri-İnsanlar Hakkında - II
01 Kasım 2019
Birey’in Günlükleri - Başkalarının Hayatı
02 Ekim 2019
Sofularda Zaman - Birey’in Günlükleri
02 Eylül 2019
Prosedür B
02 Ağustos 2019
Kayıp
01 Haziran 2019
Tuhaf
01 Mayıs 2019
Mektuplar
01 Nisan 2019
Galiplerin Yurdu
01 Mart 2019
Hayata Karşı -II-
01 Şubat 2019
Hayata Karşı -I-
01 Ocak 2019
Sanat
11 Aralık 2018
İsa
29 Ekim 2018
Modern Zaman Düşleri-Yunus
08 Ekim 2018
Yemek
03 Eylül 2018
Domuzlar
01 Ağustos 2018
İşkence
01 Haziran 2018
Kuşların Payı
01 Mayıs 2018
Yedi Kişiydiler
05 Nisan 2018
Kedi ile Görüşme
01 Mart 2018
Kimsenin Kalbini Kırmadan Yaşamanın Bir Yolu Yok
31 Ocak 2018
Boşluk
27 Aralık 2017
Bozgun Havası
24 Ekim 2017
Şehirde Sabahın İlk Saatleri
05 Eylül 2017
Cehennemde Bir Gün
31 Temmuz 2017
İstanbul Hayali
27 Haziran 2017
İmkânsız
02 Haziran 2017
Yargıla(n)ma
01 Mayıs 2017
Bir Çift Kumru
05 Nisan 2017
Açız
09 Mart 2017
Medine’ye Varamadım
03 Şubat 2017
Bırakın Dağınık Kalsın
04 Ocak 2017
Hâlim Sert
30 Kasım 2016
Yollar ve İzler
06 Kasım 2016
Miftah Barutlu
07 Kasım 2013
Öbür Yüz
01 Haziran 2012
Babamın Cebi
01 Temmuz 2011
Devrim
01 Kasım 2008
Müthiş Şöhret
Haber Yazılımı