Yazı Detayı
04 Temmuz 2016 - Pazartesi 01:04
 
Zevk'e Dair
Mevlüt Koç
 
 

Ferd ve ferdlerin demeti olan toplumun sahip olduğu maddî ve manevî değerlerin toplamı, onların ideolojik kültürünü meydana getirir. Bunun içselleştirilmesi, ferdlerde davranış biçimi hâline gelmesi ve “zevk halleri”nin makul sûretlere aktarılıp çeşitli formlar üzerinden yansıtılmasıyla, belirli bir zihniyet ya da ruh kendisini ifade imkânı bulurken, eser de müessirin hakikatine göre zuhur eder. Dolayısıyla bir kültürün iç hayatı, toplumun ruh dünyası, sanatında da belirleyicidir. Sanat etle tırnak misâli, onu ortaya koyan sanatkârın şahsiyeti ve içine doğduğu toplumun mizaç hususiyetiyle ayrılmaz bir biçimde alâka içindedir. Toplumun istihâleleri nisbetinde sanatı da başkalaşır.

Hayatın “verili ölçüler” ışığında yaşandığı İslâmî bir toplumun hayatında da sanatında da belirleyici olan temel-yönlendirici ilke ibadettir. Allah, “cinleri ve insanları bana ibadet etsinler diye yarattım” buyuruyor. Dolayısıyla, Allah ile insan arasındaki ilişki bir ibadet ilişkisidir. Ve “ibadet amelin ruhudur.” Abdülkadir Geylânî Hazretlerine göre; “ibadet bir sanattır.” Peygamberimiz ise bir hadisinde, “Her sanat için ehlinden yardım isteyiniz” buyurur. Meseleye bu ölçüler ışığında bakacak olursak, Müslüman, ferdin kaba ve ortaklaşa bir tipe irca edildiği bir anlayışta karar kılamaz. Zira ölçü gereği, “şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır.” Ve İslâmî bir kültürde, tasavvuftan sanatın tüm dallarına kadar, içtimâî ahlâkın etrafında örüldüğü ilişki biçimi; şeyh-mürid, usta-çırak ilişkisidir. Bu intikal sisteminin basit bir pedagojik metod olarak görülmesi yanlış olur. Zira Osmanlı/Türk kültür geleneğinde, temel ahlâkî ve estetik değer yargıları, yüzlerce yıl, “zevkî dostluk” makamının hakikatine uygun bir biçimde bu metodla aktarılmıştır.

“Sanat Allah’ı aramaktır.” Ve İslâmî bir kültürde sanat, toplumun belirli bir kesimi için değil, tamamı içindir. Özü itibariyle eşyaya bağlı bir gayelilik değil, eşyanın Rabbin hangi ilâhî isminin hükmü altında bulunduğunu keşfe mevzu bir gayelilik söz konusudur. Hayatı güzelleştirmek, insanı asilleştirmek ve ruh olarak Allah’a yaklaştırmak esastır. Eşya üzerinde tekvin, yaratıcısının belirlediği sınırlar dâhilinde eşyaya yaklaşmak, onu kendi “ben”ine katmak ve onunla bütünleşmek üzerinedir. Sanatçı eşya üzerinde sınırsız ve kayıtsız bir keyfîlikle değil, Allah ile tasarrufta bulunur ve estetik kaygılarla hareket eder. Gayesi, kendi ününü ya da popülaritesini artırmak değil, Allah’ın şanını yüceltmektir. Nitekim en küçüğünden en büyüğüne kadar, her biri eşsiz bir zevkin numunesi eserler üretmiş pek çok sanatkâr, adaba riayet ve hayâ duygularıyla eserine imza atmaktan imtina etmiştir. Onun için de pek çoğunun ismi bilinmez.

Tüm koyu bunalım dönemlerinde olduğu gibi, Mutlak olanın gücü karşısında, bir ömür boyu peşinden koştuğu şeylerin ölümün soğuk ve solgun yüzünde anlamsızlaştığını gören insan, acz ve çaresizliğin hazin itirafı hâlinde; “ben neyim, bu hâl neyin nesi, nereden gelip nereye gidiyoruz, sonumuz ne olacak” sorularının sıkıştırmasıyla, varlık muhasebesine soyunur ki, kendi benliğiyle perdelenmiş olmanın inkisarı içinde, derin bir acı ve kedere gark olur. Lâkin “büyük acılar büyük arınmadır”, “oluş” yolunda insana mesafe kat ettirir. Haşyet ve derin bir ürperme hissiyle yumuşayan kalb, hidayete açık hâle gelir; mutlak olanın gücü karşısında boyun eğer ve teslim olur. “Zorunlu kulluk”tan “gönüllü kulluk”a geçerken yaşanan acılar da “zevk”e inkılâb eder. Bu zevk imanîdir ve “iman zevken idraktir.” Ancak, teknik mükemmeliyete duyulan hayranlıkla, zevken idrakten kalbe inen haz farklıdır. İman ile müşahade arasında dengeyi doğru kuramadığımız zaman, teknik cümbüşünün apışmışlığı içinde karıştırıp yanlışa düşmeniz kaçınılmazdır.

“Mânâ dipsiz bir âlem her şey zevkten ibaret” diyor İbda Mimarı, “Zevk” isimli dörtlüğünde. İbn-i Arabî Hazretleri de; “Allah’ın Peygamberine bütün hâl ve durumlarla ilgili bilgiyi ‘zevk’ yoluyla verdiğini” söylüyor ve “zevk”ten kaynaklanmayan bilgi, Allah ehlinin bilgisi değildir” diye de ekliyor. Ayrıca, geleneksel estetiğimizin tabiatını şekillendiren “meşk” zevk temeline oturur. Ne var ki İslâm dünyası olarak, bu ölçülendirmelerden “olması gerektiği” biçimde pay sahibi olduğumuz ve hayatın tüm alanlarıyla İslâmî zevki yansıtarak estetik bir bağ kurduğumuz pek söylenemez. Tam aksine, İslâmî sanatın konusu, gayesine, üslûbuna matuf sembolik ve alegorik mevzuları karikatürize ederek algılamakta üstümüze yok. Oysa estetik, son tecridde; kendine has bir “revişi” (yürüyüşü, tarzı, üslûbu) olan canlı, zarif unsurların kesifte taşınıp, lâtif sırları barındırır biçimde teksif edilmesidir. “Zevk” mefhumunun özü budur. Ve zevk, estetiğin üzerine oturduğu ana temeldir. Kesafet kesb etmiş bu çok katlı yapıdan her “icra”da farklı damıtılan “yeni”dir zevk. Zevk hallerinin sûretlere giydirilmesiyle, aynı dili konuşan ruhlarda kabul gerçekleşir, bizler de “zevken idrak”imizin tamlığı-tamamlığı nisbetinde gerçekliği estetik veçhesiyle özümseriz. Hakk’ın kendisine mahsus tecellilerinin mazharı olan eşyada eşyanın hükümlerini değil, hakikatini görme istidadını elde ederiz. Bunun aksi, eşyayı değil, eşya hakkında söylenenleri bilmektir. Tanıyan özne-tanınan nesne özdeşliğinin temin edilemediği böyle bir süreç, bizi gerçekliğin sadece kabuk kısmıyla temasa getirir. İşin form ve sûretinin gözüktüğü yer olan mevcud hakkında tam bir tanıma sağlamaz.

“Allah güzeldir, güzeli sever” ölçüsünden aldığımız pay nisbetinde söylersek; bir şeyi güzelleştirmenin belki de tek yolu onu sevmektir. Dolayısıyla Müslüman, hayatın tüm alanlarıyla estetik bir bağ kurmak ve herkesin gıpta ettiği, imrenerek baktığı stil sahibi biri olmak arayışı içinde olmalıdır. Ancak güzeli görmek, güzele erişmek, güzelden anlamak; kısaca güzelin fethi kolay bir iş değildir. Sevgi, eğitim, şuur ve kültür meselesidir. Bu da “özünde bir okuma”, “okuduğunu sindirme”, “bilgi” ve “hakikat” mefhumlarıyla alâkalıdır. Eşya üzerinde Allah ile tasarrufta bulunabildiğimiz nisbette eşyanın hakikatine yakın düşeriz ve her şekil bizde yerine oturur. İç âlemimiz de bir tertibe, düzene girmiş olur. Aslında bilim ve sanata dair faaliyetlerimizin temelinde yatan saik de böyle bir şeydir. Etrafımız milyarlarca detayla doludur. Bunların birbirine kıyasla, ebatlarını küçültmekle, aralarında bir bağ kurar, bir perspektife oturur, bir zeminde temellendiririz. Ancak tüm bunları yapabilmek düşünmeyi, anlamayı ve “zevk bilgisi”ni ilzam eder. Bu da tutkuyla bir şeye bağlanma istidadı ve iradesi ister. Aksi takdirde zihinselleştiremediğimiz mücerred mefhumları anlamsız bulur; saçma, mânâsız der geçer gideriz.

“Sûretler olmadan mânâlar ebediyen tecelliye gelmez.” (S. Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız) Dolayısıyla sanatçı, mânâlarda tecelliye gelecek hakikati sûretler aracılığıyla “tartar” ve hâli nisbetinde bunu eşyaya giydirir. Bu yolda her şey onun için malzeme hükmündedir. Sanatçı bu malzemeyi yoğurur, biçimlendirir, kalıba döker ve yeni bir dile dönüştürür. Sanat eserini anlamak bu dili anlamakla mümkündür. Marifet, “öz”e en uygun sûreti giydirebilmek; madde-ruh, muhteva-biçim dengesini kurabilmektir. Zira madde ruha galip geldiği zaman, ruh yeterli bir biçimde kendisini ifade imkânı bulamaz, denge bozulur. Diğer yandan, “kesintisiz hayat ruhî hayattadır” (S. Mirzabeyoğlu, İbda Diyalektiği) ve ruh imkânlar âleminin kısıtlamalarından kurtulup yükseklere çıkmak ister, bu durumda da form tâli bir konuma düşer ve ölçü yine kaçar. İtidali temin edecek olan; sağlam bir yaratılışa dayanan imandır. Dolayısıyla, “doğrunun olmadığı yerde, güzel de yoktur.” (S. Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız) Çünkü sahih bir kurala dayanmayan eşya üzerindeki her tasarruf, güzeli de öldürür.

Modernleşme uğruna iki yüz yıldır “göstermediğimiz hüner”, atmadığımız ters takla kalmadı. Lâkin bunca maskaralığa rağmen bir türlü modern olamadık. Ruhsuz bir biçimciliği, sun’îliğin konforunu modernleşme gibi algıladık. Batı, kendi eğitim sistemi içinde geleneğini sürekli yenilerken, “biz” ahlâkî ve estetik değer yargılarımızı taşıyacak ilişkiler bütününü tümüyle yok ettik. Modernin içinden gelenek çıkarmaya soyunduk. Oysa modernizm öyle birden bire, hüdaî nâbit misâli ortaya çıkmadı. Arkasında Rönesans kültüründen, protestan ahlâkından tevarüs edilen bir birikim vardı. Modern kültür bir taraftan Yahudi-Hıristiyan metafiziğinin vazettiği kuralları aklın diline tahvil ederken, diğer yandan da kendi dışındaki dünyanın tüm kültür yemişlerini kendi dil çarşafına silkeledi ve bunları kendi öz malı gibi dünyaya pazarladı. Sahiplendiği şeylerin kabuk kısmını sıyırdığınız zaman bu değerleri bulacağınız kesindir. Oysa bizim modernleşmemiz geçmişi tümüyle red ve inkâr, İslâmî zevkin damıtılacağı çok katlı yapının tamamen yıkılması ve yeniden bir bağ kurmanın imkânsız kılınması üzerine bina edildi. Onun için de kendine ait bir estetik üretemedi. Estetik anlayışımız taklidin, “kiç”in ötesine geçemedi. Tabiatı olduğu gibi taklid etmeyi sanat olarak kabul ettik. Böylesine iptidaî bir anlayışın oluşmasında, toplumun manevî estetik değerlerini horgören, sanat ve edebiyatla ilkel ve tekdüze bir ilişki kuran, modernleşme süreciyle birlikte edindiğimiz “devşirme kültür” geleneğinin büyük katkısı oldu. Oysa sanatta gaye, vermek istediğiniz mesajı kaba saba bir biçimde iletmek değil, imgeler (ruhî hayatın tüm dışa vurumları) aracılığıyla ihsasen kalblere ilkâ etmek üzerindedir. Bu da birbiriyle âhenk teşkil edebilecek derinlik yoğunluk boyutu olan canlı-narin unsurlar arasında ünsiyet peydâ etmekle olur. Zaten sanatta tekvin, ifade zenginliği ve zihnî tekâmül de böyle bir şeydir. “İnsan aradığının ne olduğunu bilmeden, bulduğunun da ne olduğunu bilemez” (S. Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız) doğrusu bağlamında söylersek; başıboş bir arayış içinde, deneme-yanılma usûlüyle eşya üzerinde tekvin olmaz; Allah ile tasarrufta bulunmakla olur. Tasarruf gücünüz nisbetinde imgeyi temsil ettiği objeden koparır, eşyanın hakikatiyle ünsiyet kesb edersiniz.

Ancak, hâl dilinin kalmadığı, ferdin kaba ve ortaklaşa bir tipe irca edildiği bir vasatta; ruhsuz biçimcilik, yozlaşma ve soysuzlaşma tüm çıplaklığıyla ortaya çıkar. Birbirine tamamen yabancı kültürler arası geçişlilik ortamı tam da böyle bir ortamdır. Nüfuz ve sirayet eden kültür, kendisine nüfuz ve sirayet edilen kültürün tüm anlam, değer ve kuralları üzerinde belirleyicidir. Üstelik etkilendiğimiz kültürden ithal ettiğiniz şeylerin ne getirip ne götüreceğini, kısa vadede tüm uzantılarıyla birlikte kuşatamazsınız. Daha da kötüsü; bir gecede toplumun hafızasını boşalttığınız zaman, toplumunuz “dilsiz ve dölsüz” bir topluma, kültürünüz de “devşirme bir kültür”e dönüşür. Kendinize ait bir bilim, felsefe, estetik üretemezsiniz. Zira edebiyattan sanata kadar tüm kültürel faaliyetlerinizde kurucu unsur dışarısıdır. Bu kültürden beslenen insan kendisine yabancılaşır, hem kendini hem toplumunu başkasının gözünden tahayyül eder. İşin vahim tarafı, hâlinin bu olduğuna da şuuru yoktur. İki yüz yıldır hâlimiz bu… Etrafı duvarlarla çevrili, içinde kayda değer hiçbir şeyin yetişmediği çorak bir arazide yaşıyoruz.

Netice itibariyle, köklerinden kopmuş/koparılmış bir topluma yeni bir ruh vermek, yeni bir kimlik, yeni bir hafıza inşa etmek kolay bir iş değildir. Mü’min gözlerde yuvalanacak nuru temin edecek yapıyı yeniden inşa etmek gerekir. Büyük Doğu Mimarı rahmetli Üstad Necib Fazıl ve İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun inşa ettiği yapı, bu yapıdır. Ve gelecek yeni kültür, bu kültürdür. Bu yapıdan aldığımız pay nisbetinde “zevk halleri”ni makul suretine sokma irademiz ve istidadımız artacak, zevken idrakimizin tamlığı-tamamlığı nisbetinde de kaybettiğimiz nur, mü’min gözlerde yeniden yuvalanacaktır.

Aylık Dergisi, 141. Sayı, Haziran 2016

 
Etiketler: Zevk'e, Dair,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
03 Nisan 2020
Zalimin Mazlum Gibi Düşünebileceğini Ummak Safdillik Olur
03 Mart 2020
Hiç, Kiç ve Piç Olan Revaçta
01 Şubat 2020
İnsandan Murad, "Gerçek İnsan”dır
11 Aralık 2019
Tanrılarında Var Olmayanı Kullarında Vehmetmek
01 Kasım 2019
Sanat İnkarın Değil, İnanmanın Yeridir
02 Ekim 2019
Düşünen Şuurun Kendine Şuuru Yoksa...
01 Eylül 2019
Hakikate Ulaştırmıyorsa Hatta Uzaklaştırıyorsa Ay’a Gitmenin Anlamı Ne?
02 Ağustos 2019
Çareyi Yanlış Yerde Aramak
26 Haziran 2019
Oluşunu Zirvede Tamamlayan İki Büyük İnsan
01 Mayıs 2019
Evrensel Değerler mi, Vahşiler Sürüsüne Verilmiş Tavizler mi?
01 Nisan 2019
Üzerinden Yürüdüğünüz Kültür, Varacağınız Yer Üzerinde de Belirleyicidir
01 Şubat 2019
Modern Devlet Artık Daha Saldırgan
08 Ocak 2019
Kaynak Değil, İdrak Sorunumuz Var
06 Aralık 2018
Bundan Büyük Kriz mi Olur?
29 Ekim 2018
Beklentinin Tatlı Tuzağında Yiten “Cennet” Hayali
01 Ekim 2018
Yitik Ruhlar-Anlamsız Yüzler
02 Eylül 2018
Bir Başına
02 Ağustos 2018
Geçmişi Olmayanın Geleceği de Olmaz
01 Temmuz 2018
Ölüm Ruhun Hurucu, Hayat Öte Yakada
01 Haziran 2018
Bilgi ve İlgileri
01 Mayıs 2018
Soğuk Savaş Sıcağa, “Aydınlanma” Yanmaya Dönüyor
05 Nisan 2018
Formların Varlık Giymesi ve Varlığı Kaybetmesi Süreklidir
01 Mart 2018
Bütüne Duyulan Arzu
27 Ocak 2018
Sadece Olayları Görüyor, Kuralları İse Hiç Görmüyoruz
27 Aralık 2017
Kategorilerin Keyfiliği
24 Ekim 2017
Varlık Sayılarla Değil, Ruhla Bilinir!
03 Ekim 2017
“Bütün”ün İdaresi Elden Kaçınca…
05 Eylül 2017
Hayatın Kökeni Sırdır, Sır İdraki Güzellik İdrakidir
31 Temmuz 2017
Dinden Çıkış Sürecinde Yeni Safha
27 Haziran 2017
Karmaşık Sistemler, Gerçek ve Uyduruk İstikrar
03 Haziran 2017
Geleceğe Dönük Bir Hamle Olarak 16 Nisan
14 Nisan 2017
Gerçek Yenilik İlâhîdir
05 Nisan 2017
Gelecek Geçmiştedir
03 Şubat 2017
İlerleme İlleti
04 Ocak 2017
Aydınlanma(K) Mı – Ateşte Yanmak Mı?
30 Kasım 2016
Yeni Sistemin Yeni Yapılarını İnşa Süreci
06 Kasım 2016
İllegalite Artık Batı’nın Resmî Politikası
03 Ekim 2016
Modern Haramiler Uşaklarıyla Pusuda
05 Eylül 2016
Hadlere Riayet
05 Mayıs 2016
Tanrı’yı Oynamanın Ağır Bedeli
05 Mayıs 2016
İnsanlık Okka Hesabı Tek Haysiyetli Ses Türkiye!
01 Şubat 2016
Gözden Öz’e
03 Aralık 2015
Ortalama İnsan
04 Eylül 2015
Bilgiye Giden Yolda Dil
29 Mayıs 2015
İmkânsızlığın Dünyası
30 Nisan 2015
Zayıfın Kuvveti
06 Şubat 2015
Oyun Büyük, Plan Şeytanî
16 Ekim 2014
“Kötü Bir Orkestranın İçinde Kalan Usta Şef“*
28 Ağustos 2014
Geçmiş Geleceği Aydınlatmadığı Zaman
01 Ağustos 2014
Dünya Düzenine Dönüşen Yalan
04 Temmuz 2014
İşlenmedik Suçun - İşlenmedik Günâhın Bedelini Ödemek
29 Ocak 2014
Beklenmedik Olanın Gücü
25 Kasım 2013
"Esatir ve Mitoloji" Vesilesiyle
07 Kasım 2013
Kültürün Nüfuz Ve Sirayet Edebilirliği
06 Kasım 2013
Bir Fikir Nasıl Temsil Edilemez
11 Şubat 2013
Gelecek Yeni Kültür
01 Kasım 2012
Öngörülemezlik - Tümlenemezlik
01 Ekim 2012
İzafiyetin Kısır Döngüsü
01 Eylül 2012
“Dünya Görüşü” Üzerine
01 Ağustos 2012
Münasip Görmek ya da Uşaklığa Özenmek
01 Haziran 2012
Meçhule Hürmet Tavrı
01 Mayıs 2012
Halleri Suretlere Giydirmek
01 Nisan 2012
Peşin Fikir Hikmeti ve Peşin Hükümcülük
01 Nisan 2012
Doğrulama Hatası/Doğrulayıcılık Mihrakı
01 Mart 2012
Sivil Toplumun Temel Çelişkisi
01 Şubat 2012
Yönlendirici İlke
01 Ocak 2012
Alemşümul Sistem Olmadan, Alemşümul Siyaset Olmaz!
01 Aralık 2011
Kılavuz Yıldız Olmak
Haber Yazılımı