Haber Detayı
07 Eylül 2021 - Salı 17:04
 
Erol Erdoğan: Kültür anlatılarak değil, yaşanılarak ihya edilir
Sosyolog Erol Erdoğan: Kültür bir iklim, zemin, ortam içerisinde yaşanır. Anlatarak kültür ihya edilemez ancak bilgisini sunmuş olursunuz ki, modelleme yapmadan, yaşanmadan, iklim oluşturulmadan anlatılan kültüre ait bilgiler de kuru bilgi olarak kalır ve tam mânâsıyla kavrayamayız.
Söyleşi Haberi
Erol Erdoğan: Kültür anlatılarak değil, yaşanılarak ihya edilir

Post modern dünya toplumların hafızasını aldı. Hafızasıyla beraber milletin hatırası da kayboldu. Bu hususta neler söylemek istersiniz?

 

Sanayileşme ile başlayan günümüzde de teknolojik dönüşümle birlikte zirveye ulaşan değişim süreci, bireyleri ve toplulukları farklı bir yere taşıdı. Bu süreç çok hızlı gerçekleşti. Teknolojik dönüşümle birlikte eğitim seviyesinin yükselmesi, en ücra ve kırsal yerlerde bile teknolojik aletlerin kullanımını artırdı. Bu hâller, hafıza kaybını ve hatıra eksilmesini körükledi. Değişim, esasında insanlık tarihinin her döneminde var ancak teknolojik dönüşüm, değişimi olağanüstü hızlandırdı. Eski dönemlerde, insanlar ve milletler, değişimin yavaşlığından istifadeyle hatıralarını, hafızalarını, geleneklerini, alışkanlıklarını, kültürlerini sonraki kuşaklara büyük ölçüde aktarıyorlardı. Kuşaklar arasındaki değişim, ilk dönemlerde yüzlü yıllarla (asır) ölçülebiliyorken sonra ellili yıllara kadar, günümüzde ise onlu yıllara kadar indiği için kültür, gelenek, hatıra, hafıza kaybı yüksek seviyelere ulaştı.

 

Bence burada yapılması gereken şu: Hafıza, hatıra, gelenek, din, inanç kaybının farkında olan milletler kültürün, geleneğin, hatıranın, medeniyet unsurlarının yeniden üretimi için gayret göstermelidir.

 

İlginç bir tuzak var. Geleneğin varlığını önemseyenlerin dikkat etmesi gereken bir tuzak bu… Bu tuzağa düşülmemeli. O tuzak şudur… Geleneği önemseyenler, hatırayı, hafızayı, geçmişi birikimini önemseyen topluluklar ya da kişiler değişim karşısında bazen toptan retçi duruma düşebiliyorlar, değişime karşı konum seçebiliyorlar. Bu aşırı retçi tavır, modernliğin sunduğu bütün imkânları ret anlamına geldiği için, modernliğin içinde doğan çocuklar ve genç kuşaklar ile aralarındaki iletişimin de kopmasına neden oluyor.

 

Oysa bir kültürün, medeniyetin, inancın devamlılığı, kesintisiz yaşanması ve yeniden üretimi sonraki kuşakla mümkündür. Yetişkinler geleneklerini, göreneklerini, alışkanlıklarını, duyarlılıklarını, hassasiyetlerini samimice ve tüm boyutlarıyla yaşarlar, yaşamları ile değerlerini kendilerinden sonraki kuşaklara model olarak gösterirler, güzelce anlatırlar, iklim oluşturarak zaman ve mekân boyutunda değerlerin yeniden üretilmesini, gençleşmesini, filizlenmesini sağlarlar… Çözüm budur… Ancak retçi yaklaşımın etkileşimi sıfırlaması sebebiyle toplum; gençler ve yaşlılar, modernler ve modern olmayanlar, gelenekçiler ve modernistler şeklinde keskin biçimde ikiye ayrılıyor. Bu da kültür ve inanca ait değerlerin geçiş imkânını azaltıyor. Etkileşim imkânının kalmaması, korktuğumuzun daha hızlı biçimde başımıza gelmesine sebep oluyor. Geleneği, hatırayı, hafızayı, kültürü korumak için retçi pozisyon alıyoruz ama aldığımız retçi pozisyon korktuğumuzun daha büyük oranla ve ivmeyle, daha büyük hasarla üzerimize gelmesine neden oluyor. Bu dediklerime sentezci veya vazgeçici ya da edilgen bir yaklaşım önermiyorum. Etkileşimi koparmayacak şekilde bu taraflar arası, kuşaklar arası hatta cinsiyetler arasındaki iletişimin sürdürülmesi gerektiğini ve bu iletişimi sürdürürken de pasif, savunmacı değil, tamamen aktif, inancımızı zaman ve mekân boyutunda bütün detaylarıyla yaşayıcı bir yöntemle bu hafızanın korunabileceğini düşünüyorum.    

 

İleriye bakan ama aynı zamanda geçmişten de kopmayan bir yaşam tarzından bahsediyorsunuz. Ama şöyle bir durum da söz konusu; kültür dediğimizde yahut kültürel bellek dediğimizde bir şey oluşmuyor artık. Kültür dediğimizde ortada kültüre dair bir şey yok, ayrıca tanımı da yok. Mesela kültür-sanat sayfaları dediğimizde de onun karşılığını bulamıyoruz. Kültüre ve sanata dair bir şey yok. “Kültürün kodlarından faydalanacağız” diyoruz ama neyden faydalanılacağı da bilinmiyor. Böyle bir eksiklik, farkına varamama gibi bir durum söz konusu.

 

Evet, bu bizim gafletimiz. Kültürü, geleneği, hafızayı, hatırayı önemseyenlerin gafleti. Kültüre ait değerler iklim, zemin, ortam içerisinde yaşanır. Sadece anlatarak kültür ihya edilemez ancak bilgisini sunmuş oluruz ki, modelleme yapmadan, yaşanmadan, iklim oluşturulmadan anlatılan bilgiler kuru bilgi olarak kalır ve tam manasıyla kavratamayız. Kültürü, geleneği, hafızayı önemsiyorsak tutarlı biçimde bunları yaşama gayretinde olmalıyız. Kültürü yaşamayı başarabilirsek o kendi kodları içerisinde kendini dönüştürür, çağa hazırlar ve yolda kaybolmadan sonraki nesle kendini ulaştırır. Klasik bir örnek verelim: “Savaş meydanında demir kılıç olmasaydı çizgi filmlerde ışın kılıcı olmazdı” denir. Işın kılıcı modernleşmedir ama kılıcın kendisi bizatihi hafızadır, bellektir. Biz çelik kılıçta ısrar etmeseydik, çizgi filmlerde, animasyonlarda ışın kılıcı olmayacaktı. Kılıç yerine belki belleğe dokunmayan nevzuhur başka şey olacaktı. Bu dediğimi hayatın her alanına kıyaslayabiliriz. Mesela terzilerimizin kullandığı makas olmasaydı, biz o makasın geleneğini, belleğini sürdürmüyor olsaydık, dijitalde kesme işareti makas şeklinde olmayacaktı. Bugün bir çizgi filmde, bir animasyonda veya matbu bir dokümanda bir şeyin kesilmesiyle ilgili bir işaret konulacağı zaman terzi makası yahut berber makası işareti konuluyor. Bellek, hatıra, form bu şekilde devam ediyor. Israrcı olmamız gerekiyor ki, bellek sürdürülebilsin. Başka türlü muhafazakâr bir duruş, yeniliği reddedici, zaman ve mekân boyutundaki değişimi tamamen reddedici bir yaklaşım bütün bir ilişkiyi koparır. Üretime dayanmayan savunması retçi yaklaşımlar, eşyayla, insanla, alternatifle, muhalifle iletişimimizi kopardığı için geleneği yenilemek yerine gelenekle irtibatımızı koparıyor. Tabii karşı duruş da sorun, değişime bütünüyle teslimiyet de sorun. Bu edilgen bir duru. “Artık direnemeyiz, dünya çok değişti” gibi bir yaklaşım da, gönüllü terk ediş olduğu için, gelenekten tamamen vazgeçmektir, savrulmaktır.

 

Burada sivil toplum kuruluşlarına, Müslüman entelektüellere, âlimlere, fakihlere, siyasetçilere düşen sorumluluk, eğitim kadar kültür ve sanata önem vermeleridir. Eğitimden daha çok kültür ve sanat mecraları, faaliyetleri ve ürünleri belleğimizi, hafızamızı tazeler, yeniden kodlar, yeniden üretir. Farkındaysak, Türkiye’de ve benzer ülkelerde eğitim kutsallaştırılmıştı kültür ve sanata ilgi zayıftır, kültür politikalarına alaka eksiktir.

 

Kültürün eğitimi olur mı, doğrudan hayat tarzı ile alakalı değil mi?

 

Evet, çok güzel söylediniz. Eğitim bir hayat modeli değildir, Türkiye’deki eğitim daha çok dikteye dayanan, anlatılmaya dayanan, kuru bilgi vermeye dayanan bir sistemdir. Kültür ve sanat yöntemleri ise modellemeye, ruh oluşturmaya, hayattan kesitler sunmaya ve iklim-ortam oluşturmaya dönük boyutu olduğu için belleğin, hafızanın, hatıranın, inancın daha kolay üretilmesini sağlar.

 

Bugün kitaplar, makaleler ve hatta videolar bile artık ansiklopedik bilgi vermek üzere kurgulanmış. İrfan denen mefhum kayıp. Haliyle irfanın olmadığı yerde arifi de göremiyoruz. Kuru bilgi her yerde insanların karşısına çıkıyor; ancak biz bilgiyi özümseyemiyoruz.

 

Bizim medeniyetimiz ve İslâm inancımız salt kuru bilgiyi önemli görmez. İnancımız bilgiyi yaşamak için, iyilik için, yararlılık için aracı kabul eder. Yoksa modern ve popüler zamanlardaki gibi kuru bilgi üzerinden kariyeri tasvip etmez. “Bilenler ile bilmeyenler bir olur mu?” ayeti esas itibariyle amel vurgusudur. Ayetin öncesine ve sonrasına baktığımız zaman bunu görürüz. Şöyle diyebiliriz: Bilenler ile bilmeyenler bir olmaz, çünkü bilenin yapabilme imkânı vardır. Kuru bilginin bir ölçüde kıymeti vardır; ama bu kıymet, esas itibariyle yapabilme, amel ortaya koyabilme, işleyebilme, faydalı olabilme imkânı sunduğu içindir. “İrfan” dediğimiz derin ve hikmetli bilginin, hayat ile ilişkilenmiş bilginin ortaya çıkması için birkaç şeye ihtiyaç var. Birincisi dediğimiz gibi bilginin kendisine ihtiyacımız var. İkincisi, yaşanmasına ihtiyaç var. Üçüncüsü bunun hikmetle güzelce anlatılmasına ihtiyaç var. Anlatmayı ön plana alıp yaşamayı arkaya atarsak buradan irfan çıkmayacağı gibi kültür ve bellek de oluşmaz. Bilgiye sahip olacağız, bunu yaşayacağız, yaşamak aynı zamanda o bilgide derinleşmek anlamına gelir. Hikmete ve irfana yaşama sürecinde ulaşırız. Yaşadığımız, derinine vakıf olduğumuz bilgiyi irfana dönüştürürüz, o irfanı hem yaşayarak hem anlatarak başkasına gösterdiğimizde orada iklim oluşur,  toplumsal hafıza oluşur. Süreç böyle durumlarda kişisel bellekten çıkar, toplumsal belleğe, toplumsal kültüre, toplumsal ahlâka dönüşür. Modernleşme ile mücadelemize dair şunu da belirtmek isterim: Belleğimizde, hatıramızda, kültürümüzde, geleneğimizde zaman içerisinde tortulaşmış hususları,  başkasına bırakmadan kendimizin temizlemeliyiz, ıslah etmeliyiz. Gelenek, kültür, hafıza milletin ve coğrafyanın sahip olduğu din üzerinden gelişir. Mesela Anadolu’daki gelenek veya hafıza İslâm dininin etkisiyle oluşmuştur. Ancak din ilahidir, Allah’tandır; kültür, bellek, hatıra ve hafıza da ise beşerin katkısı vardır, bir yönüyle beşerin yorumudur, ürünüdür. Beşerin eseri olduğu için tortular, kirler ve paslar olabilir. Zaman içerisinde toplum, kiriyle pasıyla bütün hafızayı vahyin ürünü ya da Peygamber’in sünneti gibi kabul etmeye başlar. Oysa öyle değildir. Bazı geleneklerimiz vardır ve toplum onu temiz bir inancın ürünü gibi kabul edebilir, öyle zannedebilir, oysa o tortudur. Toplum öncüleri, sosyolojik boşluk oluşturmadan tortuların yavaş yavaş temizliğini yapmalıdır. Ki o tortular, kirler ve paslar hatıranın genelini işgal etmesin veya baskın hale gelmesin. Kirler ve paslar baskın hale gelince iki durum ortaya çıkıyor. Gelenek karşıtları “Sizin şöyle bir geleneğiniz var, şöyle bir yanlışlığınız var, hayata uymayan şöyle bir damarınız var. İşte bu insanlığa uymaz, bu yaşama uymaz, bu ekosisteme uymaz, bu ahlâka uymaz” deyip toplumları o tortulardan eleştiriyor. Bu bir gelenek eleştirisi olabilir ama toplum bunu aynı zamanda inanç eleştirisi gibi kabul ettiği için yanlış yerde siper alıyor ve yanlış bir geleneği korumaya çalışırken kaybettiğinde de inanç merkezli bir savaşı kaybettiğini düşünmeye başlıyor. Yanlış geleneği korurken aynı zamanda bir yanlışın da büyümesine, kökleşmesine aracı olabiliyor.

 

Toplumun ve kültürün dil ile de büyük bir alâkası olduğunu düşünüyoruz. “Dilini kaybeden, dinini kaybeder.” sözü bu anlamda tam yerindedir. Çünkü dil olmayınca kültürü ve toplumu kaybettiğimiz gibi dini de kaybediyoruz. Şunu belirtmek istiyorum; aynı dille bile konuşamıyoruz artık. İnsanlar 50-100 kelime ile konuşuyor. Toplumun dil konusundaki eksikliği hakkında neler söylemek istersiniz?

 

Öncelikle şunu söyleyeyim, gençlerimiz 50-100 kelime ile konuşmuyorlar daha fazla kelime ile konuşuyorlar. Ama toplumda 50-100 kelime ile konuşan gençler ve yetişkinler de var. Az kelime ile konuşmak sadece gençlerin problemi değil yani… Kaldı ki, az kelime ile konuşan gençlerin problemi, gençlerin kendilerinden kaynaklanmıyor. Toplum ve ailede konuşulan kelime varlığı, ders kitaplarındaki kelime varlığı, ekrandaki söz varlığı da gençlerin kelime fakirliğini veya zenginliğini etkiliyor. Tabi toplumun konuşurken kullandığı kelime zenginliği veya fakirliği bahsinde “Yeni kelimeler nasıl oluşuyor?” sorusu üzerinde de düşünmeliyiz. Değişim ve üretim sürecindeki yeni anlamlara, yeni ürünlere, yeni eşyalara verilen kelimeler var. Esas mesele burası. Dil canlı bir varlık. Dil zaman ve mekân boyutunda yolculuk ederken yeni şeyler alıyor bünyesine. Bu yeni aldığı şeyler, yeni üretilen eşyalar, yeni üretilen malzemeler, anlamlar ve formlar... Bunlara yeni adlar veriliyor, böylece yeni kelimeler oluşuyor. Yeni adları kim veriyor, yeni kelimeleri kim üretiyor? Üretenler veriyor. Dolayısıyla bir toplum teknolojide, tarımda, eğitimde, bilimde, dinde, şehirleşmede yeni üretimler yapabiliyorsa yeni kelimelere sahip oluyor. Yeni anlamları, yeni isimleri, yeni kelimeleri üretenler, bunları üretmeyen toplumlara da ürettiklerini veriyor. Bu aynı zamanda hangi ülkenin, hangi inancın, hangi medeniyet veya kültürün değişimin sahibi olduğunu gösteren bir husus. Mesela bilgisayar üretildiğinde Türkiye’ye bilgisayar “computer” olarak geldi. Bizim kelimemiz değildi, başka bir kelimeydi. Her kelime ve kavram, doğduğu toprakların inancından, kültüründen ve örfünden dokular barındırıyor. Mesela tüketici diyoruz. “Tüketici” anlamını tercüme ettiğimiz bir kelimedir, harfleri Türkçe olmakla birlikte kelimenin ruhu ne Müslümancadır ne de Türkçedir. Çünkü biz tüketmeyiz, ihtiyacımızı gideririz veya kullanırız. Biz yemek yerken tüketmeyiz, biz bir eşya kullanırken onu tüketmeyiz. “Tüketici kültürü” başka bir şeydir, o başka bir medeniyetin başka bir ruhun kelimesidir. O ruhun bizde olmaması gerekir. O kavramı ve o kavrama ait eşyayı, sistemi, mekanizmaları başka bir toplum üretti, biz onlardan aldık, o kelimeyi. Alırken aynı zamanda bir sistemi, bir anlamı devraldık. Bu devralış, bizim yaşamımızı belleğimizin dışına iterken dilimizi de fakirleştirdi. Dili korumak sadece “O kelimeyi kullanma, bu kelimeyi kullan.” demekle baş edeceğimiz bir husus değildir. Her alanda yeniden üretim yaparak yeni kelimelerin de sahibi olmalıyız. Esasında bu ailede çocuk doğması gibidir. Çocuk doğduğu zaman ona isim verilir değil mi? İsmi kim verir, aile verir; komşu vermez yahut toplum vermez, o aile veri çocuk kime aitse ismi o verir. Her alanda üretimi artırmalıyız. Sadece eşya anlamında söylemiyorum soyut ve somut üretimlerin hepsini kastediyorum. Böyle yaparak kelime ve kavram zenginliğimizi de arttırırız; bu ise dilin hem korunması hem de zenginleştirilmesidir.

 

Dilin propagandasının yapılması anlayışı da ortaya çıkıyor.  

 

Yoğun üretim dilin kendi propagandasını doğal olarak yapar. Siz bir şey üretiyorsunuz ve ona bir ad veriyorsunuz, o ad dünyaya yayılıyor. Hem başka bir kelimenin dilimize gelmesinden kendinizi korumuş oluyorsunuz hem de kendi kelimenizi içindeki ruhu ile birlikte başka bir topluma, bir tebliğci gibi gönderiyorsunuz. Tabii yabancı kelime karşıtlığını kutsamamalıyız. Tamamen kelime karşıtlığı üzerine bir dil korumacılığı ortaya koymamalıyız. Çünkü diller birbirlerinden kelime alarak zenginleşirler. Bu geçişlerin ya da alışverişlerin bir başka dili sömürmek veya başka bir dile telsim olmayacak şekilde sürdürülmesi gerekir. Hafızamızı, inancımızı, kültürümüzü ve medeniyetimizi savunmacı bir hayatla değil tamamen üretime dayalı, aktif bir hayat tarzıyla koruyabiliriz.

 

Teşekkür ederiz vakit ayırdığınız için.

 

Ben teşekkür ederim

 

*

 

Erol Erdoğan

 

Sinop’ta doğdu, İstanbul’da yaşıyor. Lisansını Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde, yüksek lisansını Sakarya Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde tamamladı.

 

Nida, Mavikuş, Şehrengiz, BengisuNet, Yeni Dünya, SPD Sosyal Politikalar Dergisi, İSMEK El Sanatları, Minika Çocuk ve Minika Go dergilerinin kurucu ekiplerinde yer aldı. Yazıları günlük gazeteler ve aylık dergilerde, şiirleri Şehrengiz, Ay Vakti, Tütün ve Aydos dergilerinde yayınlandı.

 

Siyasi partilerde ve sivil toplum kuruluşlarında görevleri oldu. Eğitim, gençlik, çocuk, kültür politikaları ile ilgileniyor. Halen ARGETUS Araştırma’nın danışmanlığını yürütüyor. Evli ve iki kız babası.

 

İnsan Mevsimi, Oruç Mevsimi, Günbegün, Oyun Sözü, Saklambosi, N’apsak Bu Gençleri? adlarında kitapları var.

 

Aylık Dergisi 203. Sayı

Kaynak: Editör:
Etiketler: erol erdoğan, kültür, toplum, dil,
Yorumlar
Haber Yazılımı