Haber Detayı
03 Mayıs 2021 - Pazartesi 11:01
 
İsmail Erdoğan: Sanat, Hayatın Her Anındadır!
Sanat şimdi nerede? Galeride, sergilerde vs. yerlerde. Halbuki, benim hayatımda olmayan sanatı ben ne yapayım? Asıl sanat benim nefes alıp verme biçimimde, görme biçimimde, öğretme biçimimdedir. İnsanın her anındadır.
Söyleşi Haberi
İsmail Erdoğan: Sanat, Hayatın Her Anındadır!

 

Okurlarımızın tanıması açısından sorarsak, İsmail Erdoğan kimdir?

 

İsmail Erdoğan din kültürü öğretmeni, ilahiyatçı, sanat tarihçisi bir yazar. İlahiyat sonrası katsayı engelini aşarak Mimar Sinan Sanat Tarihi’ni bitirmiş, devlet memuriyeti hâlâ devam eden bir taraftan da sanat meselesiyle ilgilenen ve kültür-sanat dünyamıza kendince bir katkı sağlayarak belirli farkındalıkları oluşturmak, bazı zincirleri kırmak noktasında kendinde düşünen, okuyan ve yazan bir adam diyebiliriz.

 

Sanat derken kastınız nedir?

 

İnsanın sanat adı verilen eylem ile girdiği ilişkidir. Bir sanatçının bir eseri üretmesi değil sadece. Sizin hayatınızın tamamına vakıf olan, tamamında var olan, devamlı muvafak olduğunuz ve insanları muhatap kıldığınız bir şeyden bahsediyorum. Sanat benim için 18. yüzyılda Avrupa’da icat edilmiş ve daraltılmış anlamlarıyla bir dayatmaya dönüşen bir anlama sahip değil.

 

Bir entelektüel çabadan ibaret değil.

 

Değil. Ben her insanı tasarımcı olarak görürüm ve bunu da şöyle temellendiririm:

 

Sabah evden çıkmadan aynanın karşısına geçiyor musunuz? Evet. O gün baştan aşağı ne giyeceğinizi tasarlıyor musunuz? Evet. Niçin? Güzel görünmek istiyorsunuz; çünkü insanın yaratılışından gelen bir şekilde güzele ihtiyacı var. Sonradan kazanılan bir şey değil bu, insanın fıtratında bu var. Allah böyle yaratmıştır. Yaratışı Allah’tan daha güzel yoktur. O’nun yaratışı güzellikledir ve biz o sonsuz güzelliğin peşinde, sonsuz güzelin yarattığı en güzel varlık olarak güzeli ararız aslında. Bu sadece insanın bir başka insanda güzeli aramasıyla ilgili bir şey değil. Yaptığımız her işi Allah güzel yapmamızı söyler. Vasat bir şekilde yapmamızdan hoşlanmaz. Normal bir şekilde yapın, demez; “güzel yapın” der. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) her işi güzel yapandır. Onun dostluğu güzeldir, savaşması güzeldir. Efendimizin hayatında benim hiç unutmadığım, çok etkilendiğim bir hadise var. Müşriklerle savaşıyor, çarpışıyor gün boyu. Sonraki gün o savaştığı müşrikler geliyor ve “Müslüman olmaya karar verdik, biz sizin savaşınızı çok sevdik, çok güzel savaşıyorsunuz.” diyorlar. Orada “Çok güzel savaşıyorsunuz” derken kılıcı müthiş savurduğunu kastetmiyor. Savaşın bir ahlâkı var. Müslümanlar savaşırken bile karşıdakini dönüştürecek bir şekilde savaşıyorlar. O yüzden Hz. Ali, tam bir müşriği yere yatırıp kılıcı indirecekken yüzüne tükürmesiyle beraber onu öldürmekten vazgeçiyor. Sebebini sorduklarında “Ben az önce seni İslâm için öldürecektim, sen yüzüme tükürünce işin içine nefsim girer diye öldürmekten vazgeçtim.” diyor. “Sana bunu emreden nedir?” diye sorup “İslâm” cevabını alınca “Ben kurban olurum öyle dine.” diyerek Müslüman olur. Burada esas olan güzelliktir. Şaşkınlığın sebebi, bu kadar güzel bir din nasıl olabilir, düşüncesidir. Müslüman’ın her işi güzellikledir. Lalettayin hiçbir işi yoktur. Hep yüksek standartlar vardır. O sebeple “Osmanlı yüksek standartlar üzerine kuruludur.” der Turgut Cansever. Çünkü alelade bir tavır, bir iş, bir kabul, bir anlayış yoktur. Hep üst bir seviye vardır. Çünkü İslâm bunu emreder. Farklı medeniyetlerin bir araya gelerek terkibe durması neticesinde doğan üst kültür dediğimiz şey böyle bir şeyi emreder. Müslümanlar tarihte şehirleriyle beraber güzelliğin inşasını gerçekleştirmişlerdir. Müslümanlar sadece sanat eseri icra ederek güzelliğe imza atmamışlardır. Bir bütün halinde güzelliği yaşar, yaşatır, görür ve gösterirler. Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen güzel yaşar. Peygamber Efendimizin sünnetinde ve Kur’ân-ı Kerim’de sürekli güzelin altı çizilir. Hiçbir din güzelin altını bu kadar çizmez. Bu derece güzele aşkla yaklaşım, bu derece onu istemek söz konusudur. Çünkü güzel dediğiniz şey varolma biçimlerinin en üst seviyesidir.

 

Niçin Süleymaniye Camii’ni Kanuni döneminde görüyoruz da II. Murat döneminde görmüyoruz? Çünkü medeniyet pratiklerinin hepsinde öyle bir kemal noktasına ermeniz gerekir ki, o kemal noktasında ancak Süleymani’ye ortaya çıkar. Endülüs’te de mesela Kurtuba çok özeldir; ama Elhamra çok daha başkadır. Elhamra esasında Endülüs medeniyetinin zayıfladığı zamanların eseridir. Yani 1200’ler… Kurtuba ise 9. Yüzyıl eseridir, dolayısıyla daha güçlü olunan bir zamandadır; fakat Elhamra bize savaş, ekonomi ve hayat pratikleri açısından kazandıklarınızın en zirve yaptığı noktada sanatta en üst güzelliğe ulaştığınızı da gösterir. Elhamra Sarayı, hayatın ve algılama biçiminin mimaride vücut bulmuş halidir. O yüzden bizim hayatımızın tamamına hâkim olmuş bir soyutlama vardır. İslâm sanatında soyutlamadan bahsedilir. Arabesk desenler hep soyutlama ile ilgilidir. Çünkü siz Mutlak olanı, sonsuz olanı sınırlı bir düzleme mükemmel bir şekilde intikal ettiremezsiniz.

 

İkon ve tasvire bu sebeple mi yer vermedik?

 

Kesinlikle. Biz, Allah’ın güzelliğini ve gücünü indirgemeci bir anlayışla tasvir üzerinden bir vücuda yerleştiremeyiz. Allah hiçbir mekânsal ve zihinsel alan içine hapsedilemez.

 

Bu mânâda güzelliği de gizli kılmaya çalışmışız, diyebilir miyiz?

 

Gizliden ziyade güzellik pornografik ve natürel anlamda insanı baskılayan bir şey değildir bizde, insana eklemlenen ve onunla bütünleşen bir şeydir. O yüzden siz bir İslâm eserine baktığınız zaman bütünleşebilme ve onu kendinizden bir şey olarak görebilme, kendinizden ona yansıyan ve ondan da size yansıyan karşılıklı bir yol olduğunu hme tecrübesi yaşarsınız. Örneğin; bizim klasik Osmanlı mimarisi dediğimiz mimari yapıların piramidal bir şekilde yükselişini temsil eder. Sultanahmet Camii böyledir, Eminönü Yeni Camii böyledir. Piramidal olarak yukarı doğru bir yükseliş söz konusudur ve yukarıda gök kubbeyi temsil eden bir kubbe vardır. O bir nevi Allah’ın mutlaklığını, gücünü ve güzelliğini temsil eder; fakat o yüce kubbe kademeli bir şekilde yarı kubbeler, çeyrek kubbeler, galeri katı derken insanla aynı seviyeye iner. Bugün siz Sultanahmet Camii’nin doğu ya da batı kanadında, galeri tarafının olduğu bir kanatta durduğunuz zaman karşınızda devasa bir yapı vardır; fakat o devasa yapı sizin üzerinizde baskı kuran değil, kendisiyle bütünleştiğiniz ve kendisinin o kudretini hissedip de asla rahatsız olmadığınız bir tecrübeyi yaşatır. Bu sayede anıtsallığından da hiçbir şey kaybetmez bilakis daha da büyür. Örneğin Süleymaniye Camii ile St. Pierre Katedralini kıyasladığınızda St. Pierre daha büyüktür; ama Süleymaniye Camii daha abidevi görülür. Bunu ister Süleymaniye Camii’nin yanındaki kuru fasulyecilerin oradan bakarak hissedin, ister Haliç’ten. Hep aynı hissi verir. O abidevi duruşu naif bir şekilde yaşatır ve sizi rahatsız etmez. Onunla, bir insanla girdiğimiz münasebete benzer bir münasebete girebilirsiniz. O yüzden bizim yapılarımız da soyutlamanın bir parçasıdır, derim ben. Yani bizde sadece bir arabesk desende, bir geometrik figür veya kompozisyonda değil, soyutlama anlayışı yapının tamamına hakimdir. O yüzden Süleymaniye benim nazarımda devasa bir soyutlama biçimidir.

 

Gökdelenler de gökyüzüne doğru yükselirken Süleymaniye’nin gökyüzüne doğru yükselip aşmak değil de süslemek gibi bir maksadı var, diyebilir miyiz?

 

Babil örneği üzerinden gidebiliriz. Göğe ulaşma, onu aşma gibi bir derdimiz yok. Çünkü gök ile yer arasında birlik var bizde. Batı’da Aydınlanma sonrası parçacı anlayışla atomizm dediğimiz şeyin gelişmesiyle birlikte biz her şeyi parçalıyoruz. Kesret dünyası dediğimiz dünyadaki her bir şeyi müstakil bir varlık olarak konumlandırıyoruz. Halbuki İslâm tasavvurunda bir kesret dünyası vardır, bir de kesretin vahdetle birlenmesi de söz konusu ki biz buna da tevhid diyoruz. Kesret dediğimiz çokluk âlemi ile vahdet dediğimiz birlik âlemi farklı şeyler değil; o yüzden gökle yer de birbirinden farklı şeyler değil. Bizde gökle yer birdir, o yüzden göğe doğru uzanan, açılan eller gibidir camiler. Bu noktada Hıristiyanlıkta olduğu gibi bir vesile durumu da söz konusu değildir. Çünkü direkt bağlanma dediğimiz bir şey var. Camiler de bu noktada görevlerini ifa ediyorlar. Camiler Allah’ın mekânları olduğu için de en güzel mekânlar olması gerektiği anlayışı var. Elbette her caminin Süleymaniye gibi olması zorunlu değil; fakat din başka bir şeydir, dinin medeniyete varması başka bir şeydir. Tarihteki her din kendi yüksek medeniyetini kurmayı başaramamıştır. İslâm dini Mekke’de inip Medine’de üzeri hurma yapraklarıyla bir kısmı örtülü kumun üzerinde Müslümanların secde etmesine imkân sağlayan bir başlangıç noktasıdır, bir modeldir. Fakat Müslümanların mescid ve camii yapma noktasında nihai olarak vardıkları yer orası değildir. Orası sadece başlangıçtır. Çünkü siz, bir din olarak başladığınızda yüzyıllara yayılan bir birikimle; başka kültür, din ve milletlerle karşılaşarak, onlardaki varolan üst kültürel unsurları-pratikleri alarak, terkibe girip, zaman içerisinde farklı renkler keşfeder, "medeniyet" dediğimiz şeye varırsınız. Bu bir yolculuktur. İslâm dini, acayip rahat bir dindir. Açıkça söyleyeyim, bugünkü insanların "karışık" bulduğundan çok daha berraktır. Biz, anlayışımız yüzünden İslâm'ı o kadar yanlış anlıyoruz ki, bunu anlatamam... Kendi bakışımızı, İslâm'a mâletmeye çalışarak bir hayat pratiği üretiyoruz. Halbuki, bugün Semerkand'a gitseniz, başka bir pratikle karşılaşırsınız. Hakeza Endülüs için de bunu söyleyebiliriz. Afrika'ya gittiğinizde de bambaşka bir şeyle karşılaşırsınız. İslâm, bütün insanlığı ihata eder. İddialı ve isbatlı, sapasağlam bir dinden bahsediyoruz. Müslüman olmayanları da, tüm insanlığı kuşatıcı ve kapsayıcı din... Anlayışımız zayıf olduğu için İslâm "yayılmıyor." Peygamber Efendimiz'e ilk vahiy gelmesinin üzerinden yüzyıl geçmeden bilinen dünyanın tamamına yayılan bir dindir İslâm... Bu, medeniyet tarihinde benzeri olmayan bir hâdisedir! İlayı kelimetullah davasını taşımak gibi bir derdimiz var, bunu hangi üslupla taşırsanız taşıyın, fark etmez. Bu işi yaparken de, keskin ayrımlara gitmiyorsunuz. Kendisiyle terkib yapabileceğiniz ne varsa, naiflik ve geçirgenlikle ilişkiye giriyorsunuz, bu sayede de "medeniyet" dediğimiz tecrübeyi çok farklı renklerle yaşıyorsunuz. Mesela, Endülüs ile Osmanlı ortaklıklar sahibidir, paralellikler vardır. Fakat aynı zamanda bambaşka görüntülere sahiptir. İslâm buna müsaade ettiği için de İslâm sanatı çok farklı görünümlere sahiptir. Endülüs'teki Elhamra örneğini verdik... Elhamra Sarayı ile Topkapı Sarayı benzer yapılardır; aynı zamanda değildir de!.. Bugün, Hindistan ve Pakistan'daki yapılar da farklıdır.

 

 Fas'ı da sayabiliriz.

 

Elbette. İslâm estetiğinin en güçlü tarafı bana göre budur. "Engel" tanımıyor yâni! İddiası çok güçlü ve o güç üzerinden bakıyor, coğrafyalardaki diğer kültürlerle çok rahat münasebet kuruyor. "Allah'ın boyasıyla boyanmak" tabiri var ya hani... İslâm sanatı, karşılaştığı kültürlere bu boyayı yedirirken, aynı zamanda o kültürü de "Allah'ın bir hikmeti" olarak algılayıp, oradaki dokularla da zarif bir ilişki içerisine giriyor. Verirken, alıyor aynı zamanda... Bu sayede terkib yapıyorsunuz. Endülüs örneğini verdik, Emevî Arapları, Madrid'den çıkıp Endülüs'e gittiği zaman İslâm ile beraber oraya bir şeyler götürdüler değil mi? Sadece götürdükleriyle Endülüs'ü inşa etmediler. Oradaki güzel, değerli şeylerden de istifade ettiler. Onları yadsımadılar, onlarla organik bir ilişkiye girdiler. Verdiler-aldılar, derken... Bugünkü Kurtuba, Elhamra çıktı... Bugünkü Müslümanlar, bunu çok anlayamıyor. Şu an, zihnî olarak çok katıyız... Peygamber Efendimiz'in güzellik anlayışından hayli koptuk. Düşünün, kumaş hediye ediliyor Efendimiz'e... Efendimiz kumaşı eline aldığında, üzerindeki çiçek desenini çok beğeniyor. Ve o esnada Sene diye Habeşli bir kız çocuğu da orada. Efendimiz, "Sene, bak bu çok güzel..." diyor. Yâni kumaştaki bir çiçek deseninin güzelliğinin altını çizen bir Peygamber'den (s.a.v) söz ediyoruz. Müslümanların sanatla münasebeti çok kalitelidir! Güzeli görme, güzeli düşünme ve güzeli isteme... Hepsi bir bütün.

 

Peygamber Efendimiz'in hâl ve tavırları bizim parlayan yıldızımızdır. O zamanlar "sanat" denmiyordu tabiî bunlara. O'nun her hâl ve tavrı sanatüstü bir şey... Allah Ehl-i Sünnet yolundaki herkesi bu meselede nasiblendirsin.

 

Sanat, ilk insan varolduğu günden beri var. Mesela bugün din ve sanatı birbirinden ayrı bir şeymiş gibi görenler de var. Öyle de pazarlanıyor. Ben bunu şiddetle reddediyorum. Böyle bir şey mümkün değil. Sanat tarihi kitapları var ya, başındaki o "sanat" ibaresini çıkarıp, "din" tarihi yazın... Emin olun, yanlış bir şey yapmazsınız. Sanat dinle bütün bir şeydir zaten. Pagan Roma ve Yunan'a gittiğiniz zaman adamların, heykellerini konuşuyorsunuz değil mi?.. Bir de tapınaklarını. Bu tapınaklar kimlere yapılıyor? "Tanrı"lara... Heykeller de öyle... Din olmasaydı, Yunan'da sanata dair bir şeyden bahsedemezdik.

 

Dinler, ahlâk vaaz ediyor. Sanat üslubu da belli ahlâkî kaidelere göre ortaya çıkıyor. Ahlâk ile sanat arasında bir bağ söz konusu değil mi?

 

Evet, şüphesiz. Mesela Hıristiyanlar, inançlarıyla sanatı iyi kullanabilmişlerdir. Propagandasını çok iyi yapmışlar. Yine Maniheizm inancı var. Mani, aynı zamanda Nakkaş'tır. Uygur Türkleri evvelden Mani dinini kabul etmiştir. Minyatür sanatı üzerine konuştuğumuz zaman, ilk Uygurluların minyatüründen bahsederiz. Aslında Uygurlular da Manililerden minyatürü öğrenmiştir. Maniheizm'in kurucusu Mani, bizatihi sanatı, dininin propaganda aracı olarak kullanmıştır.

 

Tapınaklar da döneminin anlayış ve ruh yapısını yansıtıyor. Bir Pagan tapınağı bile, Paganların nasıl bir ruh ikliminde olduğunu gösterir.

 

Evet. Geçmişteki birçok medeniyeti, bıraktıkları sanat eserleri üzerinden inceliyoruz. Tâ eskilerde, yazılı hiçbir kaynak yok. Adamların tapınağı duruyor... Bir tapınağı, kitap gibi okumaya kalktığınızda ayrıntılardan, tapınağı yapanların nasıl bir algıya sahip olduğunu üç aşağı beş yukarı çıkarırız. Yâni, medeniyet sahipleri, sanat eserlerinde "görücüye" çıkar. Siz her neyseniz, onların en üst hâllerini camilerinizde, mabedlerinizde yansıtırsınız. Biz Süleymaniye ile gurur duyuyoruz ya!.. Topkapı Sarayı'mız da var... Değerlerimiz, orada nakış nakış işlenmiş. Sezai Karakoç'un şiirinde, anne çözüldükten sonra çocuk çıkıyor ya... Çocuğu çoğalt çoğalt, anneye varsın... İpuçları sanat eserlerinde yatar. Tapınaklarda da karanlık, kasvetli bir ortam olur... E ne vaaz ediliyorsa, o da sanat eserlerine yansır tabiî.

 

Evet, Süleymaniye'ye bakınca, Mimar Sinan'ın şahsiyetinden de tüten mânâyı biraz anlayabiliyoruz... Eser, müessir ilişkisi... Mesela, Picasso'ya bir eser gösteriyorlar, o da, "Yapanın şahsiyeti eserinden daha ehemmiyetlidir!" diyor.

 

Müessirin yansımaları her eserde olmaz. Mesela Picasso örneği verdiniz. Picasso'nun hayatına ve eserlerine şöyle bir bakarsak, bu ne perhiz, bu lahana turşusu demek durumunda kalırız. Metreslerinden birinin sözü: "Picasso büyük bir sanatçıdır ama şerefsiz bir adamdır!" Eser-müesser arasındaki ilişki her zaman tutarlı değil. Fakat Mimar Sinan'a gelecek olursak, Süleymaniye'de bu böyledir!.. Müslümanların tasavvurlarında, bilmek ile eylemek arasında organik bir ilişki vardır. Eser ortaya koyuyorsanız, asıl eser sizsinizdir. Mimar Sinan, gerçek mânâda varlıkla bir münasebet hâlinde olduğu için bambaşkadır. Mimar Sinan, sadece İslâm eserlerini inceleyip, Müslümanca meselelere yaklaştığı için bu kadar büyük sanatçı olmamıştır. İslâm ordusu nereye giderse, Mimar Sinan yeniçeri olarak oraya gidiyor. Oradaki mimarî eserleri inceliyor. Mısır'a gittiğinde Piramitleri inceliyor yâni. Mimar Sinan için "Sadece Müslümanların birikimini taşıyor." diyemeyiz. Yeryüzünde varolan tüm medeniyet birikimlerinden elinden geldiğince yararlanmıştır. Bunların hepsini yaptıktan sonra, kendisindeki terkible eserler verebilmiş bir şahsiyettir. "Ermeni, Türk" falan diye tartışırlar. Bunlar hep boş! Mimar Sinan'ı Mimar Sinan yapan Osmanlı'daki sistemdir ayrıca. Mesela Sultanahmet Camii'nin mimarı Sedefkâr Mehmed Ağa'dır. Mehmed Ağa'yı Hassa Mimarlar Ocağı'nın başına getirecek serüveni çok iyi anlamak gerekir. Ocağın başına geçmeden evvel acaba Mehmed Ağa hangi yollardan geçti!.. Oraya nasıl geldi? Bunları bilmeden, etnik kökeni üzerinden yapılan tartışmalar abesle iştigal, zaman kaybı.

 

Güzeli konuştuk bir yandan. Güzel ve çirkinin ciddi mânâda birbirine karıştığı bir dönemde yaşıyoruz. İnsan güzeli ve çirkini birbirinden nasıl ayırabilir, bir şeyin güzel oluşunu neye dayanarak, neye nispet ederek anlayabiliriz?

 

Meseleye sanat bağlamında bakacak olursak; 20. yüzyılın başlarına kadar hemen hemen bütün milletlerde ve medeniyetlerde sanat eseri güzel olmak zorundadır. Temel özelliklerinden biri budur. Fakat modern sanat sonrası özellikle postmodern sanat, kavramsal sanat vs. böyle görmez. Marcel Duchamp’ın “Çeşme” isimli eseriyle başlatırlar bu süreci. Sanat eseri artık güzel olma zorunluluğunu yitirmiştir. Bu tabiî ki Batı ile alâkalı bir şey, bunun bizimle bir alâkası yok.

 

Eserinizde Batı hegemonyasından bahsetmiştiniz.

 

Hegemonik güç kimse siz onun borusunu öttürürsünüz. Çünkü, saldırıdan etkilenerek onun tesiri altında bir dönüşüm doğal olarak yaşanmaya başlar. O yüzden bizim geleneğimizde sanat eseri güzel olmak zorundayken, bugünkü yaşam pratiğimizde başta sanat eseri olmak üzere hiçbir şeyde güzel olma zorunluluğu yoktur. Sokakta karşılaştığımız bir şeyin güzelliği ve çirkinliği meselesi… İnsanların ayırt etme ve bir şeylerin takdirini teslim etme yeteneğini tamamen kaybetmiş olması, buna dair çok fazla operasyona maruz kalmış olmasıyla alâkalı. Mesela İlhami Atalay; “Türk milleti takdir yeteneğini kaybetmiştir. O yüzden güzeli ve çirkini birbirinden ayıramamaktadır.” dedi. Takdir yetenekleri de bir milletin hafızasıyla alâkalı. Bir örnek verelim, Topkapı Sarayı’nın önünde duran Sultanahmet çeşmesi barok tarzı bir çeşmedir ve Osmanlı’nın yönünü Batı’ya döndüğü zamanlarda yapılmış bir çeşmedir. Bugün o çeşmenin yanından geçerken, o çeşmeye bakarken küçük dilimizi yutacak bir hayranlıkla bakarız. Hatta bir padişah olan III. Ahmet’in kendi hat yazıları da vardır çeşmenin üzerinde. Fakat tarihi belgeler bize şöyle bir şey söylüyor, o eser yapılıp açılışı gerçekleştiğinde sarayın önüne kadar varan ve haftalar süren eylemlerle protesto edilmiştir. İnsanlar; “Biz bu çirkin nesneyi hayatımızda istemiyoruz.” demiştir. Çünkü, öyle bir güzellik algısı ve geleneğinden geliyorsunuz ki, onu mesela aşırı süslü bir nesne, ucube gibi görüyorsunuz. Süs Müslümanın hayatında vardır; ama süs Müslümanın hayatında bağıran bir şey değildir. Mesela siz gizli ifadesini kullandınız, “güzelliği gizli”, gizli değil; ama bizde güzellik bağırmaz.

 

Sırrî de diyebiliriz.

 

Tabiî ki. Güzellik sırlanan bir şeydir. Güzellik, apaçık bir şekilde ortaya konan değil, bir nevi biraz örterek gösterilen bir şeydir. Şiir ve alegoriler bu yüzden vardır. Mesela biz Müslümanlar olarak bir filmde bir adamın bir başka adamı acımasız bir şekilde öldürmesinden ve öldürdüğü sahneyi görmekten rahatsız oluruz. Çünkü, İslâm bize savaş hukukunda karşıdaki kişinin yüzünü dokunulmaz kılar. “Yüz kutsaldır, dokunamazsınız.” der. O yüzden biz karşısındaki kişiyi vahşice öldürmesini gayri İslami olarak görür ve bundan rahatsız oluruz. Ama mesela yine bir öldürme sahnesi vardır, fakat o sahne gölgelenir ve biz sadece birinin birini öldürdüğünü anlarız. Bu bizi rahatsız etmez. Gözlerimizi kirletecek bir manzaraya muhatap olmayız. Bu bir nevi İslâmîdir. Sanatta yaptığımız soyutlamayı filmde gerçekleştirmektir. Bakışımızın güzel olmasını sağlayacak bir şeydir bu. Çünkü, siz ne kadar çok güzele muhatap olursanız, gözünüz ne kadar çok güzeli görürse, o derece güzeli ister. Normalde Müslümanların gözlerinin güzellikten yorulması gerekir. Güzellikle yoğrularak güzellikten yorulması. Bugün ise yaşadığımız şehirlere, hayata bir bakın, çirkinlikten yoruluyoruz. Niye? Çünkü çirkinlikle yoğruluyoruz.

 

Bu yüzden yine aynı yere geleceğim, Ortaköy Camii barok tarzıyla yapılmış ve kiliseyi tedai ettiren bir şekli var. İnsanlara Ortaköy Camii ile Süleymaniye Camii’ni hangisi güzel diye gösterdiğimiz zaman çoğu insanın Ortaköy Camii’ni seçtiğini görüyoruz. Barok tarzına daha çok maruz kaldığımızdan böyle olduğunu söyleyebilir miyiz?

 

Bu çok doğru bir kıyaslama olmaz. Evet, başka tasavvurlara aitler ve biraz başka düzlemdeler ama ikisi de çok başarılı örnekler. Şu anki algıda inanlar belki Ortaköy Camii’ni tercih edebilirler. Barok tarzı da çok eskide kaldı, kısa bir dönemdi. Esasında Süleymaniye klasik dönem dediğimiz dönemi temsil eder. Çünkü, çok eski bir geçmişi vardır. Barok daha hâkim değildir ve her barok da aynı barok değildir. Bugün Ortaköy Camii’nin baroğuyla Nuruosmaniye Camii’nin baroğu çok farklıdır. Nuruosmaniye Camii’ne Osmanlı baroğu, yerli barok denir. Bu tür kıyaslamaları çok doğru bulmuyorum. Ama Süleymaniye Camii mi bize daha yakındır, Dolmabahçe Camii mi derseniz, Süleymaniye Camii bize daha yakındır, bizi daha iyi ifade eder. Biz daha çok kendimizi görürüz. Mesela Dolmabahçe Sarayı ile Topkapı Sarayı’nı kıyaslayalım, Dolmabahçe Sarayı’ndan neredeyse bizden bir şey yoktur; ama Topkapı Sarayı tamamen bize aittir. Niye? Bir Müslümanın hayatında temel bir şey vardır; hayat akar, insan akar, insanın akmasıyla hayatın akması kesişir, ortaya bir şey çıkar ama hayat akmaya devam eder, kesişmeler devam eder, kesişmeler oldukça yeni şeyler eklenir, eklenerek var olma dediğimiz şey söz konusudur. Tabiî biraz karışık bir şey herkes anlayamayabilir. Eklenerek var olma devam eder, biz bunu Topkapı Sarayı’nda görürüz. Topkapı Sarayı’na gidin, 17.yüzyıldan da, 18.yüzyıldan da, 15.yüzyıldan da eser vardır. İhtiyaç oldukça, hayat aktıkça, gerektikçe yapı tamamlanır. İnsanın yaşadıkça kemale ermesi gibi. Mesela Kurtuba Camii de öyledir. İlk yapılan Kurtuba Camii ile bugünkü Kurtuba Camii bir değil. Çünkü, ihtiyaç, Müslümanın hayatını belirleyen temel şeylerden biridir. Müslüman işini güzel yapmak zorunda olduğu için sadece işleve bakılmaz, biçime, güzelliğe de bakılır. Müslüman, biçim ile güzelliği işlev ile o sanatı birleştirmek zorundadır. Geçmişe gittiğiniz zaman insanların günlük hayatta kullandıkları malzemeler... Mesela ben ibrik hayranı biriyim. Geçmişte abdest alırken kullandığımız o ibriklerin bugün birer şaheser olarak karşılanmasını anlıyorum ve bunu çok seviyorum. Ben koleksiyon yapacak olsaydım ibrikleri toplardım. Fakat kendi çocukluğuma gittiğim zaman ibrik olarak gördüğüm şey mavi plastik ibrikti. Korkunç bir şey bu. Biz nasıl o ibriklerden bu ibriklere geldik.

 

İbriğin kendi içinde de bir felsefesi vardı.

 

Tabiî ki. Kanuni padişah iken Şeyhülislam’ın abdest alması için ibriği döken kişidir. Orada büyük-küçük arasındaki sağlıklı ilişkiyi görürüz.

 

Bizim medeniyetimizin egemen olduğu zaman diliminde güzelliğin doğal seyrinde gittiğini görüyoruz. Şimdi ise şiddetli bir düzeyde çirkinliğe maruz bırakılıyoruz. Bizim bu çirkinliğe maruz kaldığımız bir çağda, güzelliğin de doğal seyrinde olmadığı bir ortamda bizim güzelliğe ulaşmak için ekstra bir çaba sarf etmemiz gerekiyor. Bu güzellik noktalarının (Süleymaniye Camii vs.) bizim aynı zamanda hafızamız olma hususiyeti de var. Bizim hangi derecelerden hangi derekelere düştüğümüzü gösteren bir kısmı var. Bu hususta neler söylemek istersiniz?

 

Abidin Dino Necip Fazıl için şöyle bir söz sarf eder; “Bir mısrası bir millete şeref vermeye yeter.” Bunu Abidin Dino gibi “karşı tarafın” şairi, ressamı söylüyor. Tabiî bunu Necip Fazıl Kısakürek’in İslâm’a rücu etmeden önceki hali için söylemişti ama şair aynı şair, güç aynı güç. Ben de Abidin Dino’nun sözünden yola çıkarak şunu söylüyorum; “Süleymaniye Camii’ni yapmak bu millete şeref olarak yeter.” Süleymaniye ile ilgili başka bir şey daha söyleyeyim; yeryüzündeki her şey yıkılsa, sadece Süleymaniye ayakta kalsa, Süleymaniye’yi analiz ederek, sayfa sayfa okuyarak bütün İslâm medeniyetini yeni baştan inşa edebilirsiniz. O derece açık bir kitap şeklindedir Süleymaniye. Şimdi o derecelerden bu derekelere inmek çok normal esasında medeniyet tarihinde. Çünkü, Süleymaniye’yi Süleymaniye yapan şeylere sahip çıkmadığınızda, İbn-i Sina’nın ifadesiyle “Sahip çıkmadığınız şeyler sizi terk eder.” Yani; “Bilim ve sanat sahiplenilmediği yeri terk eder.” der İbn-i Sina. Süleymaniye Camii 1557 yılında bitti, neredeyse 500 yıl olacak, o dönemde bir adam çıkıyor akustik ile ilgili, deprem mühendisliği noktasında vs. inanılmaz şeyler yapıyor, aradan 500 yıl geçiyor siz sözde uzaya falan çıkıyorsunuz ama hâlâ Mimar Sinan’ın yaptıkları çözemiyorsunuz. Ben Mimar Sinan üzerine bir program hazırlamıştım ve Mimar Sinan’ın kubbeler statiği üzerine çalışan mühendis geldi açık açık; “Biz hâlâ o sesi, o devasa fil ayaklarının arkasına nasıl düşürdüğünü çözemedik.” dedi.

 

Mimar Cevat Ülger Selimiye Camii’ndeki kubbelerle alâkalı; “O kubbenin orada olması bir tehlikedir, düşmeyle kalma arasındaki bir sınırdadır.” diyor. O zamanın şartlarına göre bir tehlikeden, riskten bahsediyor.

 

Peki o nasıl yapıldı? Mimar Sinan’ın ve o koskoca medeniyetin sahip çıktığı ve sürdürmeye, çoğaltmaya, zenginleştirmeye çalıştığı şeyler sayesinde oldu. Biz bugün bırakın onları daha ileriye taşımayı, onları anlamaktan da yoksun bir durumda olursak, o derecelerden o derekelere düşeriz. Bu söylediğim şeyler maalesef çok dile getirilen ve kafa yorulan, mesele edindiğimiz şeyler değil. O yüzden de biz son 300 yıldır aynı yerden gol yiyoruz. Ben bunu yıllardır söylüyorum; Müslümanlar 300 yıldır kültür-sanat mevzuunda gol yiyor. Lale Devri denilen devre adım attığımız andan itibaren, Yirmisekiz Mehmed Çelebi Efendiyi Paris’e gönderdiğimiz günden beri biz gol yiyoruz.

 

Bugün kültür-sanat dediğimiz şey yok esasında. Kültür-sanat dediğimizde anladığımız; tiyatro, sergi, sinema gibi şeyleri anlıyoruz. Bunun dışına çıkamıyoruz.

 

Yok çünkü, sanatla ilgili algı problemli. Baştan beri bunu söylemeye çalışıyorum; hayat ile sanat arasında bir fark yoktur. Peygamber Efendimiz ile ilgili ne söylenir; “Ona seslenildiği zaman bütün vücuduyla dönerdi.” denir değil mi? Şimdi birisi arkamızdan ismimizi söylediğinde kafa çevirip bakıyoruz. Yüzünüzle karşınızdaki insana saygı gösterip, vücudunuzla saygısızlık ediyorsunuz. Bu parçacı bir anlayıştır; ama Peygamber Efendimizde parça asla yok.

 

En ufak bir şey bile bize ne ilimler öğretiyor.

 

Tabiî. Parça yok bütün var, tevhid var her halinde, her anında. O yüzden bütün vücuduyla dönüyor, bütün vücuduyla seviyor, bütün vücuduyla sayıyor. Ama şimdi paramparça bir hayat var. Sanat nerede?  Galeride, sergilerde vs. yerlerde. Benim hayatımda olmayan sanatı ben ne yapayım. Benim nefes alıp verme biçimimde, görme biçimimde, öğretme biçimimde, öğrenme biçimimde, yakınlarımla girdiğim ilişki biçimimde, iktisadımda, esnaflığımda yoksa ben ne yapayım o sanatı.

 

Sanat diye bir şey olmuyor.

 

Olmuyor. O zaman hayat denilen ve sanattan arındırılmış, soyutlanmış bir çirkinliğin içerisinde debelenme yaşıyoruz. Bugün Müslümanların hayatı güzel bir şekilde yaşadığını kimse söyleyemez, kimse kendini kandırmasın. Son bir şey söyleyeyim, çocukluğumda diyebileceğim bir zamanda TV izliyorum, TRT 2 olabilir. Programın ne adını ne de içeriğini hatırlamıyorum, İki tane ton ton amca TV’de konuşuyor, İstanbul’daki hayattan bahsediyorlar; ama geçmişteki hayat, şimdiki hayattan değil, bir tanesi şöyle dedi; “İstanbul’da insanlar sanat yapar gibi yaşarlar.” Hiç unutmuyorum bu sözü. Şu an bunu anlamak bile mümkün değil. Sanat yapar gibi yaşamak ne demek? O açıdan neyi kaybettiğini hatırla. İsmet Özel’in bir yazısı geldi aklıma, yazının sonunda şöyle diyordu; “Herkes kendi kaybettiğini kendisi arasın.” Neyi kaybettiğimizi arayacağız. Başka bir meselemiz yok.

 

Teşekkür ederiz.

 

Rica ederim.

 

Spot 1: Topkapı Sarayı’nın önünde duran Sultanahmet çeşmesi barok tarzı bir çeşmedir ve Osmanlı’nın yönünü Batı’ya döndüğü zamanlarda yapılmış bir çeşmedir. Bugün o çeşmenin yanından geçerken, o çeşmeye bakarken küçük dilimizi yutacak bir hayranlıkla bakarız. Hatta bir padişah olan III. Ahmet’in kendi hat yazıları da vardır çeşmenin üzerinde. Fakat tarihi belgeler bize şöyle bir şey söylüyor, o eser yapılıp açılışı gerçekleştiğinde sarayın önüne kadar varan ve haftalar süren eylemlerle protesto edilmiştir. İnsanlar; “Biz bu çirkin nesneyi hayatımızda istemiyoruz.” demiştir.

 

Spot 2: Yeryüzündeki her şey yıkılsa, sadece Süleymaniye ayakta kalsa, Süleymaniye’yi analiz ederek, sayfa sayfa okuyarak bütün İslâm medeniyetini yeni baştan inşa edebilirsiniz. O derece açık bir kitap şeklindedir Süleymaniye.

 

Söyleşi: M. Taha İnci, Gürsel Tanrıverdi

Aylık Dergisi 199. Sayı

Kaynak: Editör:
Etiketler: sanat, estetik, ismail erdoğan,
Yorumlar
Haber Yazılımı