Haber Detayı
25 Mayıs 2021 - Salı 09:49
 
Muzaffer Doğan: “Büyük adamları Sıradan Adamların Kabulü Çok Zor Olur.”
Büyük adamları sıradan adamların kabulü çok zor olur. Hasetlik, kıskançlık ve düşmanlık araya girer. Üstad’ı o gün benimsemeyenler, bir türlü kabullenemeyenler de bu kategoriye giriyor. Üstad’ın savunduğu dünya görüşüne düşman olanların elinde güç vardı ve o gücü kullanarak onu ademe mahkûm etmek istediler.
Söyleşi Haberi
Muzaffer Doğan: “Büyük adamları Sıradan Adamların Kabulü Çok Zor Olur.”

Necip Fazıl’ı bir kelime ile tarif etmek isteseniz o kelime ne olurdu?

 

“Zirve” olurdu.

 

Niçin zirve olarak tanımlıyorsunuz?

 

Şiirde, tefekkürde, sanatta ve davada zirve bir kişilik olduğu için.

 

Üstad Necip Fazıl’ın genellikle edebiyatçı yönü çok ön plana çıkarılıyor, zira çok büyük bir şair olduğunu kimse inkâr edemiyor. Biz de asıl yönüne gelmeden, sizin de bir edebiyatçı olmanız vesilesiyle ilk olarak bu yönünden bahsedelim. Üstad Necip Fazıl’ın Türk şiirindeki yeri nedir?

 

İlk soruda tek kelime ile bir cevap istediniz, ben de “zirve” cevabını verdim. Zirve kelimesinden hareket edelim. Üstad’ın edebiyatçı yönü ağır basıyor. Necip Fazıl 1904 yılında doğdu, doğduğu yıllarda farklı bir dünya vardı. Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye’nin son dönemleri idrak ediliyordu. Henüz Balkan Savaşları çıkmamıştı, “harb-i umumi” dediğimiz I. Dünya Savaşı zuhur etmemişti. Bu hâdiseler olduktan sonra Cumhuriyet kuruldu ve Cumhuriyetin ilk yıllarıyla birlikte Üstad, parmakla gösterilen bir şair olmaya başladı, şöhret basamaklarına ilk adımı attı. Daha sonra Avrupa’ya tahsile gitti ve Fransa Sorbonne Üniversite’nde felsefe tahsili gördü. Döndükten sonra ilk kitabı olan “Örümcek Ağı”nı çıkarttı ve “Örümcek Ağı Şairi” şeklinde anılmaya başlandı. Devamında “Kaldırımlar” şiiri geliyor ve “Kaldırımlar Şairi” şeklinde anıldığı bir dönem var. Bu kitapları çıkardığı zaman henüz Harf Devrimi yapılmış değil. Çıkardığı iki kitap, bir formalık kitaplardı. Bir formalık kitaptaki şiirlerle o devirde Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Mehmet Akif gibi büyük şairlerin arasına giriyor. O yıllarda henüz bütün kökleriyle dört başı mamur bir şekilde irtibatlı olamasa da Yunus Emre ile bağlantı kuruyor, 1926 yılında Cumhuriyetin ilanından 3 yıl sonra yazılmış bir şiir:

 

Kaç mevsim bekleyim daha kapında,

Ayağımda zincir, boynumda kement?

Beni de, piştiğin belâ kabında,

O kadar kaynat ki, buhara benzet!

 

Üstad’ı yüzeysel bilenler, Üstad’ın daha o ilk yıllarda materyalist olduğunu zannederler. Hatta bazı cahiller, gafiller ve art niyetli kişiler din ile irtibatı olmadığını dile getirirler. Hiç alâkası yok! Bohem bir hayat yaşıyor Üstad; ama daha o dönemde tasavvufa bir alakası var. Avrupa dönüşü Beyoğlu Ağa Camii’nde Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleriyle tanışıyor. Bundan sonra sanatının dönüm noktası “Çile” şiiridir ve sonra bütün şiirlerinin toplandığı kitabın adı da “Çile” olacaktır. Aynı zamanda en uzun şiiri olan Çile şöyle başlar:

 

Gâiblerden bir ses geldi: Bu adam,

Gezdirsin boşluğu ense kökünde!

 

Bu şiirin yazıldığı tarih 1939 yılı ve bu tarih Üstad’ın dönüm noktası oluyor. Haliyle ondan sonra büyük tefekküre kapı açılıyor. Üstad’ın İslâmî rengi ortaya çıkınca, herkes üstüne çullanıyor. Laik-dinsiz kesim, İslâm dışı cephe, Üstad’ın İslâmî renginin ortaya çıkışıyla beraber onu ademe mahkûm etmek istiyor. Hatta ona sabık şair (eski şair) diyorlar, şairliğini de görmezden gelmek arzusundalar. Üstad’ın önceki şiirlerini küçümsememek şartıyla diyorum, Üstad düşünce hayatına zemin teşkil edecek asıl şiirlerini o zaman yazmaya başlıyor. Nedir? Destan, Muhasebe, Büyük Doğu Marşı ve diğerleri… Şöyle diyor Üstad:

 

Ver cüceye, onun olsun şairlik,

Şimdi gözüm, büyük sanatkârlıkta.

 

Üstad’ın şairliğini bile görmezden gelmeye başlayıp ademe mahkûm ettikleri demde Üstad şiirinin bir gayeye matuf olduğunu, şairliğin kendisi için tek başına bir şey ifade etmediğini, asıl meselenin Allah yolunda gayret oluğunu, “Mârifetullâh” olduğunu dile getiriyor:

 

Anladım işi, sanat Allah'ı aramakmış;

Marifet bu, gerisi yalnız çelik-çomakmış...” diye.

 

Üstad’ın poetikasında da bunu görebiliriz. Onu iyi tanıyanlar bilir ki, Üstad şiirlerini “sanat için sanat” noktasından çıkarıp “Allah için sanat” noktasına yükseltiyor.

 

Buradan Üstad Necip Fazıl’ın idealinin ne olduğuna gelelim. Üstad’ın ideali nedir, bunu kısaca nasıl tarif edebiliriz?

 

Büyük bir ideali var: İslâm’ı hayata hâkim kılma ideali. Üstad buna; “Büyük Doğu İdeolocyası” diyor. “İdeolocya Örgüsü” kitabı o bakımdan Üstad’ın baş eseridir kendi ifadesiyle.

 

Hayata geliş gayesi olduğunu söylüyor.

 

“Ben bu kitabı yazmak için yaratıldım.” diyor; ama “Şu şiiri yazmak için yaratıldım.” demiyor mesela. Halbuki o şiirler de zirve, Türk şiirinde son 500 yılın zirvesidir. Baki’den, Yunus Emre’den, Nabi’den, Şeyh Galip’ten bahsederken bir de Üstad Necip Fazıl’dan bahsediyoruz. Bunlar kendi dönemlerinin zirvesi ama 7 asırlık Türk şiir tarihine baktığımızda tefekkürüyle ve şiirleriyle zirve Necip Fazıl’dır.

 

Buna mukabil Üstad’ın asıl öne çıkan tarafı ise tefekkür ve dava adamlığıdır. Türk düşünce hayatında Üstad kadar zirveye tırmanmış, düşüncesini sistematik hale getirmiş ikinci bir fikir adamı göremiyoruz. Bu söyleşiyi okuyan bazıları; Nurettin Topçu, Cemil Meriç, Peyami Safa, Mehmet Akif gibi isimlerden dem vuracaklardır. Bu isimler istifade edilecek kitaplar yazmıştır, ama Üstad gibi bir dünya görüşünü sistematize etmemişlerdir, bir sistem teklif etmemişlerdir. Batı’da birçok düşünce adamı var fikirlerini sistematize eden; bizim dünyamızda vahyi merkeze alarak bir dünya görüşü oluşturan, sistem kuran adam ise Necip Fazıl’dır. Bu çapta ikinci bir kişi görmüyorum.

 

“İdeolocya Örgüsü” eseri ile ona bağlı olarak “Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu” isimli eseri kanaatimce bir dünya görüşünün sistematize edildiği eserlerdir. Üstad’ın şiir ve tiyatro eserleri dünya görüşünün sanat tarafını besliyor. Üstad böyle bir dünya görüşü getirmeseydi, işte o zaman sadece büyük bir şair olarak kalırdı.

 

Üstad “Lafımın dostusunuz, çilemin yabancısı, / Yok mudur, sizin köyde, çeken fikir sancısı?” derken esasında onu sadece “büyük şair” olarak nitelendirenlere seslenmiyor mu?      

 

Güzel hatırlattınız, burada söylediği de bu. Üstad şiir yazarken çile çekti; ama bu çileyi asıl dünya görüşünü hayata nakşetme aşamasında çekti. Herkes ona düşman oldu. Hapislere girdi yılmadı, mahkeme kapılarını aşındırdı, hapishane duvarlarını terletti. Davası İslâm’ın hayata tatbikiydi. İdeolocya Örgüsü kitabında Üstad, İslâm dururken, Allah’ın kitabı ve Resûlullah’ın (sav) sünneti dururken, ona mugayir bir sistem oluşturmuyor. Nitekim Büyük Doğu davasını “İslâmiyetin emir subaylığı” olarak nitelendiriyor. Kenara itilmiş, hayattan kovulmaya çalışılmış bir davanın, İslâm davasının tekrar hayata nakşı uğruna didiniyor.

 

Sonraki dönemlerde de farklı aralıklarla Üstad’ın etrafında Büyük Doğu fikir mektebinin müdavimleri oluşuyor. Üstad’ın perde ardına geçeceği dönemde ve sonrasında ise bu işi Salih Mirzabeyoğlu devam ettiriyor. Salih Mirzabeyoğlu, onun açılımını sağlıyor. Üstad, beni siz büyük şair diye seviyordunuz, suya sabuna dokunmadığım müddetçe seviyordunuz, diyordu “Ver cüceye, onun olsun şairlik, / Şimdi gözüm, büyük sanatkârlıkta.” mısralarında. Mirzabeyoğlu, Üstad’ın mânâsını kavrayan kişiydi.

 

Salih Mirzabeyoğlu da Üstad Necip Fazıl gibi Mayıs ayında doğup, Mayıs ayında perde ardına geçti. Üstad’ının ayak ucuna defnedildi. Onun davasını yürüttü ve bu yolda büyük çileler çekti; ama Müslümanlar tarafından da diğerleri tarafından da, ortaya 70 cilt eser koymuş olmasına, bir fikir sistemi oluşturmuş olmasına rağmen ademe mahkûm edildi. Salih Mirzabeyoğlu niye bu kadar görmezden gelindi? O dönemi de, şartları da bilen birisi olarak bu hususta neler söyleyebilirsiniz?

 

Ben her ikisini de çok iyi biliyorum. Salih Mirzabeyoğlu’nu da henüz İBDA adıyla çıkmadan tanıyordum, Büyük Doğu’da görüyordum. Çok yakın olamadık. Belki de asıl yakın olacağımız zaman hapse girdi. İlahi takdir. 16 yıl alnının akıyla o çileyi doldurdu, çıktıktan kısa bir süre sonra ise ebedî âleme göç etti. Allah rahmet eylesin, mekanları cennet olsun.

 

Amin.

 

Üstad’ın yolundan giden bir insan olarak, onun yeni zamanlarda açılımını yapmak gibi bir imkâna sahip, nailiyete sahip olan Salih Mirzabeyoğlu’nun kaderi de Üstad’a benzedi. Niye? Onu da Müslümanlar kolay kolay kabullenemediler. Büyük adamları sıradan adamların kabulü çok zor olur. Hasetlik, kıskançlık ve düşmanlık araya girer. Üstad’ı o gün benimsemeyenler, bir türlü kabullenemeyenler de bu kategoriye giriyor. Üstad’ın savunduğu dünya görüşüne düşman olanların elinde güç vardı ve o gücü kullanarak onu ademe mahkûm etmek istediler. Salih Mirzabeyoğlu da o kaderi yaşadı. Kabullenemediler. Müslümanlar arasında bile kabul görmedi. Mesela hapisteyken onun adından bahsetmek “tehlikeli” geliyordu insanlara. Aynısı bir dönem Üstad’ın da başına gelmişti. Günümüzde bile bazı platformlarda Salih Mirzabeyoğlu’ndan, Üstad’dan bahsetmek, büyük tehlikeleri göze almak olarak düşünülür. Etrafınızda adam bulamazsınız, herkes bir bahane bulur sizi yalnız bırakır, niye? Üstad’ın tabiriyle “vebalı insanlar” gibidir. Hususiyetle Salih Mirzabeyoğlu’ndan bahsetmek çok tehlikeliydi, sizi hemen tutuklayabilirlerdi. Bir yerlere gelmek gibi bir hedefiniz varsa milletvekili olmak, belediye başkanı olmak gibi, onu sevseniz de ondan bahsedemezdiniz. Ben, Yazarlar Birliği İstanbul Şube Başkanı olduğum dönemde birileri İBDA’ya yakın olduğum için bana karşı çıktı. Bir gün Yazarlar Birliği’nde 100 kişilik salonda bir konuşmamda “Şimdi size bir büyük kahramandan bahsedeceğim.” dedim. Herkes durdu, kimse tahmin etmiyordu, ayağa kalktım ve kitabını gösterdim, “İşte Salih Mirzabeyoğlu, bu adam hâlâ mahkûm.” dedim. Birilerinin yüzleri buruştu, homurdanmaya başladılar. Aradan Kemalistlerin Salih Mirzabeyoğlu hakkındaki yalanlarını dillendirenler oldu. “Hepsi yalan bunların, Salih Mirzabeyoğlu bir kahramandır.” dedim. Bu sözlerim epey bir ses getirdi. “Oraya İBDA’cılar, Büyük Doğucular mı hâkim olmuş.” gibi ifadeler kullanıyorlardı. O zamanlarda Salih Mirzabeyoğlu’ndan bahsetmek korkunç bir şeydi. Hapisten çıkmasına yakın, Salih Mirzabeyoğlu’na düşman tavır takınan adamlar bile yazdılar, çizdiler, konuştular. Daha sonra ise Salih Mirzabeyoğlu tahliye oldu. Bu davaya dost yahut düşman olan dışarıdaki adamların Mirzabeyoğlu hakkında kaleme aldığı müsbet yazılarının toplanıp kitaplaştırılması gerektiği fikrini daha önce de dile getirmiştim, şimdi bir kez daha bunu ifade edeyim. Bir takdim ile birlikte böyle bir kitap basılması gerekiyor.

 

Tavsiyeniz ve vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.

 

Ben de teşekkür ediyorum.

 

Aylık Dergisi 200. Sayı

Kaynak: Editör:
Etiketler: Muzaffer, Doğan:, “Büyük, adamları, Sıradan, Adamların, Kabulü, Çok, Zor, Olur.”,
Yorumlar
Haber Yazılımı