Haber Detayı
12 Ekim 2021 - Salı 10:44
 
Ressam Hülya Yazıcı: Gelenekten kopuş Türk sanatını tanımlamayı zorlaştırdı
Ressam Hülya Yazıcı: İnsanoğlu her zaman bir zeminden beslenmeli, geçmişi yok edemezsiniz. Geleceğe bakmamız geçmişle mümkün. Böyle olmadığı zaman ortaya iyi bir eser çıkmaz. Tüm dünyada Türk sanatı dediğimizde “şudur” diyemiyorsunuz. Çünkü, 100 yıllık kesintiye uğramış bir geleneğimiz var.
Kültür&Sanat Haberi
Ressam Hülya Yazıcı: Gelenekten kopuş Türk sanatını tanımlamayı zorlaştırdı

Hülya Yazıcı kimdir? İlk önce kendinizden bahseder misiniz?

 

İstanbul Çengelköy’de doğdum, çocukluğumun önemli kısmı orada geçti. Çok klasik bir soru vardır; “Kendinizi ne zaman keşfettiniz?” şeklinde, bu sorunun cevabına “çocukken” diyebilirim. Çünkü, biz çocukken dışarıda, açık alanlarda oynama imkânına sahiptik ve o yıllarda İstanbul’un doğası beni çok etkilemişti. İnsan ilişkileri, çocuklarla paylaştığımız oyunlar, arkadaşlıklar ve mahalle ortamı beni etkiledi diyebilirim. Hem görsel dünyamı zenginleştirdi hem de işitsel olarak bir sürü hikâyeye sahip oldum. Ben bu şekilde büyüdüm, o zamanlarda bir şeyler yapma, değiştirme ihtiyacı hissederdim. Mesela çamurla çok oynadım, oyuncaklarla kap-kaçak yaptığımı hatırlıyorum. Çocukken çevremde gördüğüm her şeye bir malzeme olarak bakıyordum. Mutfaktan pirinç alıp, boyayıp, onları bir zemin üzerine yapıştırıp bir şeyler yapmaya çalıştığımı hatırlıyorum. O zamanlar henüz boya imkânımız yoktu. Ortaokula giderken bunu biraz daha geliştirdim, dolabımın kapağına kumaş yapıştırıp orada ilk yağlı boyamı yaptım. Lisedeki resim hocam Cuma Ocaklı önemli bir sanatçıydı. Önemli bir sanatçı olmadan evvel bizim resim öğretmenliğimizi yapıyordu. Cuma Ocaklı bize bir atölye yapmıştı ve yedi öğrenci orada çalışıyorduk. Boş zamanlarımızı orada resim yaparak geçiriyorduk. Kendini keşfetme serüveni sanırım böyle bir şey, yetenekleriniz doğrultusunda size sunulan imkânları değerlendirmek olarak düşünebiliriz. Ardından Güzel Sanatlar Akademisi’ne girdim ve Özdemir Altan’ın öğrencisi oldum. “Okul insana ne kazandırıyor?” diye soracak olursanız; “İnsanın ufkunu genişletiyor.” diyebilirim, onun dışında çok fazla bir şey yok. Sizin gayretleriniz önemli, gittiğiniz sergiler, biraz önce de söylediğim gibi o güne kadar biriktirmiş olduğunuz görsel malzemeler önemli. Çünkü geliriniz oralardan çıkıyor. Babaannenizin, dedenizin anlattığı masallar bile bizim için önemli. Okul sonrasında ne yapmam gerektiğini düşündüm. Okulda klasik resim dersi alıyorduk, okuldan sonra onun üzerine ne koyabiliriz onu düşünmeye başlıyoruz. Okul döneminde yavaş yavaş soyutlamalara başlamıştım. Görüneni bozmayı, o işe kendi yorumumu katmayı seviyorum. Her insan baktığı şeyi farklı görür. Çünkü, baktığım şeylerde ben bir şey görmüyordum, o farklılığı göstermeye çalıştım. Benim çocukluğumda günümüzdeki gibi bir bölünmüşlük yoktu. İnsanların fikir, yaşama biçimi olarak keskin ayırımları, çizgileri yoktu. Herkesin geleneksel bir yaşama biçimi ve dini anlama biçimi mevcuttu. 18 yaşımda varlığın ontolojisini incelediğimde yaratıcının çok büyük bir sanatçı olduğunu öğrendim. Doğadan örnek verelim; doğa bir sanat eseri ve bunun bir yapanı var, insan da dâhil olmak üzere. Düşündüğünüzde, üzerinde tefekkür ettiğinizde esasında her şey bir mucize. Çocukken bunları görmeye başlamıştım. Gökyüzüne bakıp niçin yıldızların her gece yine aynı konuma geldiklerini ve niçin dağılmadıklarını düşünürdüm. “Bu nasıl bir şey?” diye soruyordum kendime. Büyüdükçe yaratılış felsefesi üzerinde daha çok düşünmeye ve aramaya başladım. Sanatçıyı besleyen şey arayıştır ve aramaya devam ettikçe üzerinde daha çok tefekkür etmeye başlıyorsunuz. Benim arayışım hiçbir zaman bitmedi ve hâlâ devam ediyor. Çünkü, her an beni şaşırtan şeylerle karşı karşıyayım. Bu bilimsel olarak da böyle. Bir bilim adamıyla sanatçının yaptığı şey esasında çok farklı değil. Hep bir perde açmaya çalışıyoruz. Görünmeyeni, keşfettiklerimizi insanlara sunmaya çalışıyoruz. Mesela mikroskop bulunmadan önce göremediğimiz canlıların var olduğunu bize söyleseler inanmazdık, mantık dışı bulurduk. Ama onları bir alet yardımıyla görebildiğimizde “Bu muhteşem bir şey” diyoruz. Demek ki, hiçbir şeye “olmaz” mantığıyla bakmamamız gerekiyor. Her şey olabilir, her şey mümkün, yeter ki onun arkasından gidelim. İnsanlar atomu parçaladı ve atom parçacığının resmini yaptı. Dehşet bir âlem açılıyor en küçük zerrede. Bu muhteşem bir şey. Gözümüzle göremediğimiz şeyin resmi bize kocaman bir âlemi açıyor. Onun için bilinmezler sınırsızdır. İnsanlar bunu aramakla, keşfetmekle yükümlü.

 

Sanatkâr sürekli inkişaf halinde olmalı değil mi?

 

Elbette. Hz. Mevlânâ’nın dediği gibi; “Dün dünde kaldı cancağızım. Bugün yeni şeyler söylemek lazım!” Yeniliğe açık olmamız gerekiyor. Ama takip edeceğimiz bir yol üzerinde olmamız lâzım aynı zamanda. Bizi bugüne getiren şey, geçmiş. Evet, geride kaldı ama onun izleri üzerinden bugüne geldik. Gelecek için bir şey söyleyemiyoruz ona açığız ama gelecek bizim için hep yeni şeyler keşfetmek olmalı. İnsanın dünyadaki serüveninin bu olması gerekiyor. Burada geçiş halindeyiz, bu gezegende hem insanlara hem de doğaya ne kadar güzel izler bırakırsak, o kadar insanlık görevimizi yerine getirmiş olacağız.

 

Her ressamın bir sanat tarzı, bir usulü vardır. Geçmişi, alışkanlıkları, çevresi, kültürü, gelenekleri sanatkârın sanatına da büyük etki yapıyor. Sizin sanat anlayışınızda geçmişinizin ne gibi bir tesiri var?

 

İnsan neyi tefekkür ediyorsa ondan çıkan şey de o olmalı. Diğer türlü sahtecilik olur zaten, sahici bir şey olmaz. Benim çocukluğumdan beri varlıkla ilgili, yaratılışla ilgili tamamen içimden gelen bir sorgulamam vardı. Ülkemizde tasvir yasağı dolayısıyla resim çok gelişmemişti, cumhuriyetten sonra biraz kıpırdanmalar oldu. “İslâm sanatları” diye bir şey ortaya çıkmıştı. İslâm sanatları çok önemli, hat sanatı özellikle. Arabesk formlar, minyatürler, bütün İslâm coğrafyasına bakarsanız belki Türk minyatürleri o kadar ön planda değil; ama minyatür çok kullanılmış. Osmanlı döneminde de aynı şekilde. Bir sanatımız var biçimden kaçan; ama yine biçime yakalanan. Çünkü, biçim olmazsa olmuyor. İslâm sanatları biçimi biraz soyutlamış ama zaman zaman yine ortaya çıkan biçimsel formlar var. Sanatçının bilinçaltını çok fazla denetleyemiyorsunuz. Günümüzde minyatürlere baktığımda bana resme yakın geliyor. O gün belki çok sanatsal kaygıyla yapılmamış olabilir, bir tekniği, usta-çırak ilişkisi içerisinde bir eğitimi var. Çok fazla değişkenlik göstermiyor. İnsanın yüzü şöyle, ağaçlar böyle, birtakım biçimsel formlar var. Bunlar çok fazla esnetilip deforme edilmiyor. Fakat bugün baktığımda onları çok resme yakın buluyorum. Hat sanatı ise son derece estetik. Picasso’nun; “Müslümanlar soyut sanatı benden önce keşfettiler.” şeklinde bir sözü var. Gerçekten onun kendi içinde çok soyut ve özel bir anlatımı var. Sadece vav ve elif harfi bile çok fazla sembolik anlamlar içeriyor. Çok güzel bir sanat geçmişinin üzerinde yapılanan bir sanatımız olması gerekirken maalesef buna sahip değiliz. Bunun nedeni nedir? Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte büyük hatalar yapıldı. Hat sanatı daha çok tekkelerde icra edilen bir sanat haline geldi. Tekkelerin kapatılmasıyla birlikte bu sanat da kendi varlığını yitirdi. Malik Aksel’in hikâyesinde şöyle bir şey okumuştum ve çok hoşuma gitmişti; camları kırılan, atıl halde kalan tekkeleri açıyor ve içlerindeki hat levhalarını toplayarak Ankara’da İslam Eserleri Müzesi’ne bağışlıyor. Bu şekilde geçmişe ait olanı korumuş oluyor. Malik Aksel’in yaptığı çok önemli bir şey esasında. Sadece bununla da sınırlı değil, Malik Aksel’in geçmişte Osmanlı’ya ait eserlere sahip çıktığı beş tane kitabı var. İnsanoğlu her zaman bir zeminden beslenmeli, geçmişi yok edemezsiniz. Geleceğe bakmamız geçmişle mümkün. Böyle olmadığı zaman ortaya iyi bir eser çıkmaz. Tüm dünyada Türk sanatı dediğimizde “şudur” diyemiyorsunuz. Çünkü, 100 yıllık kesintiye uğramış bir geleneğimiz var. Son 20 senedir geleneğe bir ilgi olsa da taklit etme, kopyalamanın üzerine çıkılamadı. Günümüzde “Biz bunu nasıl çağa uygulayabiliriz” gibi hat sanatını, ebru sanatını biraz daha farklılaştırarak günün sanatına adapte etme çalışmaları var.

 

Siz kendi çalışmalarınızda da terkip yapıyorsunuz bu anlamda değil mi?

 

Geçmişteki sanatlarla form olarak değil ama düşünce olarak kurduğum bir ilişki var. Bize görünür olmayan menkıbelerden beslendim ve onları aktarmaya çalıştım. Bunu evrensel bir sanat anlayışı içerisinde yapmaya çalıştım. Minyatürü, ebruyu yahut hat sanatını tuvale yansıtmadım. Ben sadece zihnimde kalan hikâyeyi imge olarak aktarmaya çalıştım.

 

İslâm’ın bütün sanatlarında soyutlama, zarafet, estetik, ahenk ve huzur gibi özellikleri görmemiz mümkün. İslâm sanatını Batı sanatından ayıran temel etken nedir?

 

Hristiyanlıkta, Yahudilikte esasında bütün ilahi olan dinlerde tasvir yasağı var, İslâm da dahil olmak üzere. Fakat bu zamanla değişti. Mesela Hristiyanlıkta okuma yazma bilenlerin sayısı az olduğundan görselliği dini aktarmada bir yöntem olarak kullanıyorlar. Ama ilk dönemde minyatür gibi derinliği olmayan resimler kullandılar. Sadece oradaki hikâyeyi anlatmaya yönelik. Daha sonra bu Rönesans’la giderek kırılıyor ve tamamen insan biçimci bir hâl alıyor. Tanrısal güzelliği insan vücudunu kusursuz göstererek anlatmaya çalışıyor. Giderek dinin yasaklamış olduğu hâli alıyor. Bütün tek tanrılı dinler tekrar puta tapma, şirk koşma alışkanlığı geri dönmesin diye bu yasakları koyuyorlar. Çünkü, insanlar somut bir şeye tapınmak istiyor. İnsan, inancını somut olarak karşısında görmek istiyor. Peki insanların böyle bir şeye ihtiyacı var mı? Yok. İnsanların tapınma araçları çok daha farklılaştı günümüzde ve sanattan soyutlaştı.

 

Müslüman sanatkâr İslâm sanatını icra ederken yaptığı her işi Mutlak Güzel’in nurundan ve ona nisbet ederek yaptığı için herhangi bir put olması, ikon olması söz konusu olmuyor. Çünkü, o bu hassasiyetle beraber çiziyor. Bakıldığında biz ne diyoruz hat sanatına, bu güzel bir sanattır; fakat biz buna Mutlak Güzel diyemeyiz, bu ancak Mutlak Güzel’den tevarüs etmiş bir anlayışın tezahürüdür. Batılı sanatkâr böyle bakmadığı için mi acaba yaptıkları ikonlaşıyor?

 

Evet. Aydınlanma döneminden sonra insan dünyanın merkezine oturtulduğu için her şey insan için oldu. İnsana ait olan güzel, çirkin ne varsa cinselliğe kadar sanatta gösterilmeye çalışılıyor. İnsanla ilgili şeyler anlatılmaya çalışılıyor. Sanat insandan uzak bir şey değil. Ama sanatın o kadar çok akımı, dönemi var ki, hep bu yapılıyor diye bir şey söyleyemeyiz.

 

1960’lardan itibaren Batı’da “kavramsal sanat” diye bir şey var, tamamen düşünceyle alâkalı. Kendimi çok yakın bulduğum bir sanat tarzı. Toplumu eleştirebiliyorsunuz, yanlışa tepki verebiliyorsunuz, malzemeniz sınırsız. Bana göre kavramsal sanat tam bir put kırıcılık. Son on yıldır kavramsal sanat ile ilgili çalışmalar yapıyorum. Onun dışında tabii ki, tuvalle çalışıyorum, ipek böceğiyle uğraşıyorum kırk yıldır, onu tanımaya çalışıyorum.

 

Bunu açabilir misiniz?

 

Tabiî ki. İpek böceğinin muhteşem bir serüveni var. İpek böceğinin yaptığı şey bir sanat eseri. Koza yapıyor ve onu görmeden, ona verilen bilgi doğrultusunda yapıyor. Çünkü, o kadar enteresan bir şey ki, ipek böceğinin gözleri bile yok. Ben çocukluğumda ipek böceği büyütmüştüm, sonra üniversitede bir arkadaşım bana Nikos Kazancakis’in bir kitabını hediye etmişti. Kazancakis’in El Greco'ya Mektuplar kitabını. Orada Kazancakis’in Hristiyan dervişlerini ona benzettiğini gördüm, onunla özdeşleştiriyor. Nefsani şeylerden kurtulmak için kendilerini inzivaya çekip bir mağarada kendilerini tüketirken aynı zamanda ilahi bilgilere ulaşabilme. Bu o kadar muhteşem bir şey uyandırdı ki zihnimde ben tekrar çocukluğuma döndüm ve ipek böceği yetiştirmeye karar verdim. Evde küçük bir kutunun içinde her sene iki ay onlarla ilgileniyorum. Ruhu dinlendiren bir şey. Her seferinde yeni bir özelliğini keşfettim. İki aylık ömründe bir ay sadece dut yaprağı yiyerek, hiç kutunun dışına çıkmadan geçiriyor ve o esnada beş kere derisini dışarıya atıyor, ağzıyla, kafasıyla birlikte her şeyini değiştiriyor daha güçlü bir çene ve daha geniş bir bünyeye sahip oluyor. Çünkü, bir kozayı örecek kadar, bin metre ipek biriktirmesi gerekiyor. O onunla sınırlandırılmış. Bir ay boyunca bu olgunluğa erişene kadar bunu yapıyor. Kazancakis bunu insanın kâmil olma noktasına gelmesiyle alâkalı olarak görüyor. Bir ay sonra ipek böceği sararıyor ve kozayı örecek bir yer arıyor kendine. O esnada ipeğini salgılayarak test ediyor bulunduğu yeri ve karar verdiği anda çok enteresan bir şekilde sindirim sistemini dışarı atıyor. Kozaya gireceği zaman bir aylık ömrü kalıyor ve hiçbir şey yemeden yaşayacak.

 

İpeğini attığı anda kozayı örmeye başlıyor ve üç gün hiç uyumadan daha önce hiç kullanmadığı dört çıkıntısını kullanarak gece gündüz hiç uyumadan üç günde kozasını örüyor ve yavaş yavaş yok oluyor içinde. O sürede tamamen içindeki ipek boşalıyor. Hiçbir şey kalmıyor ve orada bir kabuk halinde uykuya dalıyor. Bir hafta orada uyku halinde, belki hücresel bazda orada uyuyor çünkü o değişimi biz göremiyoruz. O bize gizli, perdelenmiş bir şey. Hep aynı biçimde koza üretiyor ve bunu sökebiliyorsunuz. En dıştan örmeye başlıyor ve vücudunda saklı olan ipek ağzından çıktığı anda donuyor. Onu eliyle kozanın içine yapıştırdığı anda donuyor, artık açılmasına imkân yok. Hiç hata yapmadan örüyor.

 

İpek böceğinin çile sürecini mi çizmeye çalışıyorsunuz?

 

Evet. Bir hafta içeride uyuyor ve o uyku esnasında ona gizli bir el dokunuyor ve o oradan tamamen başka bir varlık olarak çıkıyor. Kanatları çıkıyor, antenleri çıkıyor. Metamorfoz dediğimiz başkalaşımı yaşayarak çıkıyor. Ardından 15-20 gün kelebek olarak yaşıyor, yumurtalarını bırakıp ölüyor. İpek böceği kelebeği uçamayan bir kelebek türü, sadece bulunduğu yere yumurtalarını döküyor. Bunu çok düşünmüştüm; “Neden uçamayan bir kelebek?” diye. Çünkü, o insanlığa bir şey sunuyor, giyinmemiz için bir ipek üretiyor. İpek sadece giyinmek için değil pek çok şeyde esasında insana faydası olan bir malzeme. İpek böceği kelebeğinin yumurtalarına insanın sahip olması gerekiyor. Uçan bir kelebek olsaydı böyle bir imkânımız olamayacaktı. Bu noktada ipek böceğini kadınla özdeşleştiriyorum. Kadın da hep kendinden veriyor, değiştiriyor, besliyor, çevresine hâkim, yaşadığı yeri güzelleştiriyor. Birtakım bağımlılıkları var, anne babasına, çocuklarına veya eşine karşı. Günümüzde hayat biraz daha değişti ama annelik sıfatı kadını o kanatları kullanmaktan men eden bir şey. İstisnalar olabilir. Bu nedenle ben ipek böceğini kendimle, kadın kişiliğiyle çok özdeşleştiriyorum. Bundan yola çıkarak birtakım çalışmalar yaptım. Geçtiğimiz mart ayında da kadına şiddetle ilgili bir sergi yapmıştım.

 

Başkanı olduğunuz Bağımsız Sanat Vakfı’nda ne tür faaliyetler yapıyorsunuz, projelerinizden bahseder misiniz?

 

Peygamber kıssalarını resmediyorum. Hz. Yusuf ile alâkalı resimler yaptım. Çünkü, onun zindandaki hali, dürüstlüğü bunlar beni çok etkiledi. Peygamberlerin özellikleri beni çok etkiliyor. Onları resmetmeyi çok içselleştirdim ve o şekilde de resmettim. Sonrasında kişisel sergiler açtım İstanbul’da, öğretmenlik dönemim oldu on yıl kadar, bir atölyem oldu. Kavramsal sanatla karşılaştığımda İstanbul bienalleri yapılıyordu. İlgi duydum ve bienal tarzında bir şey yapmak istedim, grup kurdum. Atölyemde Bağımsız Sanat Derneğini kurdum ve orada faaliyete başladık. Çünkü, o zamanlar sivil inisiyatif alarak böyle bir grup sergisi yapmanız zordu. 2010 ajansına başvurmuştum ilk trienal için. İstanbul’u dinlemekle alâkalı, hep şehir bizi dinliyor ama biz şehri niçin dinlemiyoruz? Öyle bir şehir ki, altında sayısız katman olan, sayısız kültür olan bir şehir. Şu an içinde bulunduğumuz bina dâhil olmak üzere şehrin sürekli değişen insan profilleri var, güç var. Bu şehirde neler oluyor, bir dinleyelim dedik. İstanbul Modern Sanat Müzesi içindeki antrepoda sergi yapma imkânımız oldu ve ilkti. İstanbul trienali olarak başladık. Çok profesyonelce başlamamıştık ama profesyonel bir iş çıktı amatör ruhla. 3 yıl sonra yol trienalini yaptık. Şehirde trafik sıkışıklığı var, bir yerden bir yere gitmek günümüzde sıkıntılı bir hâl almaya başladı. İnsan bu dünyada bir yolculuk içerisinde ama onun içinde de gündelik yollar var, bizi çok fazla strese sokan, çok fazla vaktimizi alan. Hem soyut hem somut kavram olarak yolu incelemeye karar verdik. Buna da Ferîdüddin Attâr’ın Mantıku't-Tayr kitabından yola çıkarak karar verdim. Bu uluslararası bir trienaldi, Çin, ABD, Nijerya’dan bile sanatçılar geldi ve çok güzel bir uyum içinde trienal yaptık. Ondan sonra mültecilik meselesi baş gösterdi ve onu işledim. Çoğunluğu mülteci olan 40 sanatçıyla birlikte gerçekleştirdik trienali. Şimdi dördüncü trienali yapmak üzere hazırlanıyoruz. Konusu, sır ve sınır kavramı üzerine. İstanbul surlarından yola çıkarak başladım fakat sınır ve sur kavramı insanlık âleminin en eski konusu esasında. Yeryüzünü bölüşememek önemli bir konu. 2022 Mayıs ayında yapmayı planlıyoruz. Heterotopya kavramı üzerinden konu işliyoruz.  Michel Foucault’un geliştirdiği bir kavram. Trienali Fatih Belediyesine bağlı olan Yedikule Zindanları’nda yapacağız. Bu da uluslararası bir trienal olacak. Trienalde tablodan ziyade enstalasyonlar, ses ışık enstalasyonları olacak, bu şekilde düşünüyoruz. Çünkü, mekân çok büyük ve orada kapalı alan çok fazla olmadığı için bu tür işleri kabul edebileceğiz. Sanatçı seçimine başladık şu an. Vakıfta ayrıca projeler de yapıyoruz. Biz beş yıl önce vakıf olduk ve şimdiye kadar üç proje yaptık. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile ilk projemiz “Selçuklu Sanatı ve Güncel İmgeler” adını taşıyordu. Yedi ay süren bir projeydi, bu projede 40 sanat tarihi ve güzel sanatlar mezunu öğrencimiz oldu. Onlara Selçuklu sanatı hakkında yirmiyi aşkın çok önemli sanat tarihçilerinden seminerler verdirttik. Selçuklu sanatının olduğu bölgelere geziler yaptırdık, eserlerle karşılaşmalarını sağladık. Buradaki atölyelerde zihinlerinde kalan şeyleri nasıl güncele dönüştürebileceğini öğretmeye çalışıyoruz. Bu çok önemli bir şey. Büyük Selçuklu Devleti çok büyük bir coğrafyaya yayılıyor çünkü. İmkân bulabilirsem bunu devam ettirmek istiyorum, vakfımızın imkânları çok sınırlı. Bize sponsor olabilecek insanlarla karşılaşabilirsem gençlere bu coğrafyanın kültürünü tanıtmak istiyorum. Yerinde görüp, algılayabilmelerini sağlamak istiyorum. Bunları kitaplardan öğrenemiyoruz maalesef. Geçmişin izleri üzerinden yarına ne aktarabiliriz bu coğrafyanın sanatı ne olabilir? Bunun üzerinde kafa yormak istiyorum. Vakıfta sanat ve felsefe söyleşilerimiz oluyor, her ay sergilerimiz oluyor. Pandemi döneminde biraz aksamalar oldu. Bu şekilde burada bir çaba göstermeye çalışıyoruz. Ben sanatı insanın olmazsa olmaz bir eksiği olarak görüyorum. İnsan olmanın, mutlaka sanatlı yaratımın farkında olmak ve onu hayatın içine taşıyabilmekle mümkün olacağını düşünüyorum. Bundan uzak kaldığımızda hem kendi insanlığımızı tanıyamıyoruz hem çevremize zarar veriyoruz, her şeyi bozuyoruz. En önemli eksiğimiz bu. Bunun için sanata, doğru şeyler yapmaya çaba gösteren insanlara, bu yolda dervişlik üstlenen kişilerin üzerinden birazcık yükün alınmasına ve bu konuda destek verilmesine ihtiyaç var.

 

Vakit ayırdığınız için teşekkür ederim.

 

Rica ederim.

 

Aylık Dergisi 205. Sayı

Kaynak: Editör:
Etiketler: Ressam, Hülya, Yazıcı:, Gelenekten, kopuş, Türk, sanatını, tanımlamayı, zorlaştırdı,
Yorumlar
Haber Yazılımı