Yazı Detayı
01 Mayıs 2021 - Cumartesi 01:11
 
Eşi ve Benzeri Olmayan Tarihi Bir Dönemden Geçiyoruz
Mevlüt Koç
 
 

İnsanlara yanlış şeyler öğretiyorsanız, onlardan doğru davranmalarını bekleyemezsiniz. Delil yokluğunu yokluğa delil olarak kabul edip akıl yürütüyor, düşünce üretiyor ve biliminizi bu idrak zemini üzerine inşa ediyorsanız, oluşturduğunuz yapı yahut modelin tuzaklarla dolu olduğunu, sürprizlere hazır olmanız gerektiğini bilmeniz gerekir. Aksi takdirde, bilginizin sahteliği anlama istidadınızı abartmanıza yol açar, tahminlerinizde yanılır, güç fark edilen değişiklikleri idrak edemezsiniz. Hayatınızı şekillendiren asıl olayların, şimdiki bilginize göre gerçekleşmesini imkânsız gördüğünüz hadiseler olduğunu göremez; ikna edici, kulağa hoş gelen anlatılara hikâye ediliş biçimiyle inanır, hayatı gerçekliğin değil, kendi devamlılığının peşindeki düzmece bilginin kodları üzerinden okursunuz. Zamanınızı mâlumun ilamına odaklanarak, aynı ve kalıplaşmış duygularınızı tekrar tekrar yaşayarak geçirirsiniz. İnsanın talihsizliği de burada; rutine bağlı, yaratılış gayesine uygun olmayan, yitirilmiş bir hayat sürmesinde yatar, başına gelen tüm felâketler de bu yüzden gelir.

 

Çünkü, doğru düşünce yoksa, doğru düşünce faaliyeti, doğru hüküm verme becerisi ve doğru hedefe yönelme imkânı da yoktur... Bunlardan birincisinden mahrum olmak diğerlerinde de yetersizlik anlamına gelir. Bu da bilgisizliğinizin farkında olmadığınızı, bildiklerinizi bilmediklerinizden daha fazla önemsediğinizi, “sır idraki”nden uzak olduğunuzu gösterir. Nitelendirmeleriniz, tercihleriniz, sınıflandırmalarınız keyfileşir, “aynı”yı aynı olduğu şeyden farklı kılan nüansları göremez, teyid hatasına düşersiniz. Görüşlerinizi, oluşturduğunuz yapıyı yahut modeli doğrulayacak delilleri arar bulur, buldukça da doğrulandığınız hissine kapılırsınız. Çünkü, zihninize yerleştirdiğiniz bakış açısını, edindiğiniz düşünce kalıplarını değiştirmeniz kolay değildir. Siz sadece haklı olduğunuzu ortaya koyacak deliller üzerinde yoğunlaşırken, onlar da bir yolunu bulup kültür endüstrisinin kurguladığı popüler kültür ortamında yetişen ve böyle bir ortamda yetişmenin “ödül”ü olarak genç yaşta yozlaşan gelecek nesillerin dimağında yuvalanır, onların zihin dünyasını oluşturur, bakış açıları olur. Hayat popülerleştikçe ve dünya sanallaştıkça, insanı insan yapan hasletlere dair algıyı teknolojik donanım belirler hâle gelir. Hakikat değil, ispatlanabilir olan öne çıkar.

 

Bu süreç, yanlışın kendi doğrularını doğurduğu, üretim ve tüketimin endüstrileştiği, ne kadar tüketirsen o kadar medenisin anlayışının yanlıştan geri dönüşü imkânsız kıldığı, ferdin zaruri ihtiyaçlarını karşılayabilmesinin iradesini aşar biçimde emperyalizmin çıkarlarına bağlandığı bir süreçtir. Aynı zamanda, “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler,” ilkesinin; bırakınız yıksınlar, bırakınız sömürsünler, bırakınız öldürsünler anlayışına evrildiği; “gerekli” olanın “doğru”nun yerini aldığı, çıkarın ilkenin önüne geçtiği, ahlâkî değerlerin ruhsuz bir ceset gibi çürüyüp kokuştuğu bir süreçtir.

 

Çok önemli gördüğümüz, büyük değer atfettiğimiz bilim adamlarının, felsefecilerin ekseriyeti, siyasî iktidarların büyük çoğunluğu, aslında, yalanı dünya düzeni haline getiren bir küçük azınlığın şeytanî aklına bağlıdır. Kusursuz biçimde çalışmasından sorumlu oldukları, yalan üzerine kurulu sistemi her şart altında doğrulamak, özü itibariyle sakat, ölüme ayarlanmış bir iktisadî sistemi ne pahasına olursa olsun devam ettirmek ve tüm bu madrabazlıkları muhalif bir görüntü altında yapmak üzere yetiştirilmişlerdir. Onun için, bu küçük azınlığın çıkarına olmayan her tür değişim ve dönüşüm, iyiye-doğruya-güzele doğru bir gidiş de olsa, insanlığın yararına bir buluş da olsa, hemen önü kesilir, düşünce daha doğmadan kaynağında boğulur.

 

Dolayısıyla, toplumun çıkar ilişkisi içinde olan ve iktidar olarak doğduğuna inanan küçük bir kesiminin, kendi aralarında yaptıkları paylaşım sözleşmelerini ideal bir medeniyetin erdemleri olarak sunmak, vahşiler sürüsüne verilmiş tavizlere evrensel değerler muamelesi yapmak; dahası, bunlar bizde yok, biz zaten buyuz, bizden bir şey olmaz diye hayıflanmak, kendini bilen insana yaraşır bir tutum değildir... Batı’nın yüzlerce yıldır insanlığa karşı yürüttüğü suça ortak olmayı istemektir. Üzerlerine yapıştırılan mostralık etiketlere kanıp, insanı insan yapan hasletlerin, ruhumuzu arındıracak faziletlerin, ruha dair her şeyi dışarıda bırakan formlarla kuşatılabileceğini, sözleşmeye bağlanabileceğini ve korunabileceğini düşünmek, ancak aptallara has bir ayrıcalıktır.

 

Çünkü, her an farklı suretler yaratarak, daimi bir devinimle hayat bulan suretler âlemini kuşatma peşindeki formlar, yani yasalar ve anayasalar bilinen ve belletilen tüm anlamların üstünde ve ötesinde ahlâktır. Ahlâkın pıhtılaşmış, form tutmuş hâli hukuktur. Ruhî çabanın şuura doğru yönelişi ise adalettir. Adalet “orta yol” dur, orta yol İslâm’dır. İnsanı vicdanından yakalayacak, sadece başkalarından değil, bizzat kendisinden de koruyacak, mahkûm etmeden önce mahkûm eden şartları ortadan kaldıracak olan ahlâk ve hukuk; İslâm ahlâkı ve hukuku’dur.

 

Buna mukabil, insanın Tanrı rolüne soyunması, Tanrı yoksa her şey mümkündür küstahlığı içinde kendi yasalarını kendisinin koyması, işine geldiği zaman bunları çiğnemesi, bilimini, tekniğini insana karşı ve insanı yok etmek için kullanabilmesi tam bir faciadır, had bilmezliktir. “Bir kültürün iç hayatı sanatın bütün dallarında belirleyicidir,” doğrusu bağlamında söylersek; trajedidir ve tragedya bir Batı sanatıdır, Batı yakasının hikâyesini anlatır. Doğu’da bir tek Persler’de; İran’da ve İran’dan bulaşmış haliyle Hint’te vardır. Dolayısıyla, Hakk’ın mazlum kulu olmayı hiç istememiş, hep zâlim topluluklar olarak kalmayı tercih etmiş Batılı halkların, Doğu’nun mazlum toplumları gibi düşünebileceğini ummak fazla safdillik olur.

 

Nitekim, yeni sistemin yeni yapıları kurulurken, Avro-Amerikan Medeniyeti’nin fıtratında mündemiç adaletsizlikler, hukuksuzluklar, şiddetle yoğrulmuş tahakküm biçimleri de artarak devam ediyor. İnsanlığı tümüyle yıkıma sürükleyecek bir çağın hazırlıklarını yapan üst-şeytanî akıl, devletleri altından kalkamayacakları bir borç yükünün altına sokma, toplumlara yeni sistemin yeni yapılarına uygun davranış alışkanlıkları edindirme peşinde. İstiyorlar ki, insanlık kendisini çaresizliğin ezilmişliği içinde hsin ve kendilerinin kurguladığı bir kaderi yaşasın. Bu emellerini gerçekleştirebilmek için topluma sürekli korku ve ümitsizlik pompalıyor, insanlığı; “Hassasiyet gösterin yoksa çok daha hassas âletler kullanırız,” meâlindeki tehditlerle hizaya getirme hesapları yapıyorlar.

 

Küreselci güç merkezinin iktidara taşıdığı Joe Biden ve ekibi ise, söylem ve eylemleriyle âdeta savaş kabinesi gibi bir siyaset yürütüyor. Joe Biden, bir taraftan; “Geri dönüyoruz”, güçlüyüz, o hâlde haklıyız diyerek bildiğini okurken, diğer taraftan da Rusya, Çin ve Türkiye gibi kendisine biat etmeyen ülkelerin liderlerine, tüm teamülleri aşar biçimde “kâtil-diktatör” yaftası yapıştırmayı kendinde bir hak olarak görüyor. 

 

Belli ki; dijital teknolojinin, sosyal medyanın sahibi, dolayısıyla Amerika’nın da sahibi olan güç merkezi, Amerikan yüzyılının sona erdiğini, Amerika’nın kapitalizmin lider ülkesi olma konumunu yitirdiğini bir türlü kabullenemiyor, Batılı olmadığı için de Çin’i istemiyor, Amerika üzerinde ısrar ediyor. Kendilerini kendi başlarına da belâ olacak bir kaosun içinde bulmalarına rağmen pes etmiyorlar. Kaos ortamını fırsata dönüştürme, düzeni sıfırlama, yeni sistemin yeni yapılarını kurma ve toplumları bu yapılarla bütünleştirme emelindeler. Bunun bedeli de ağır olacağa benziyor. İnsanlık pandemi sürecinde bu bedeli ödemeye başladı. Lâkin, bu “şer güçler”de oyun bitmek bilmiyor: “Arkası yarın, bizi izlemeye devam edin.” modunda yeni felâketlere hazır olmamız gerektiğini “müjde”liyorlar. Muhtemeldir ki, insanlığı tümüyle felâkete sürükleyecek bir çağın hazırlıklarını yapanlar, şimdilerde dünyayı, Amerika’nın ön aldığı bir savaşa hazırlıyorlar. Velhâsıl, insanlık olarak eşi, benzeri görülmemiş tarihî bir süreçten geçiyoruz.    

 

Aylık Dergisi 199. Sayı

 
Etiketler: Eşi, ve, Benzeri, Olmayan, Tarihi, Bir, Dönemden, Geçiyoruz,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
16 Mayıs 2021
Hayat Nerede Başlar, Nerede Biter?
01 Nisan 2021
En Güzel, En Yüce Olandır
04 Şubat 2021
Tesettür ve Estetik
02 Ocak 2021
Modadan Medet Ummak ya da Tribünlere Oynamak
01 Kasım 2020
Tarihin Dokusu ve Toplumların Yapısı Değişti
02 Ekim 2020
İlahi Tecelliler Hep Böyledir...
01 Ağustos 2020
Kriz Değil, Yapısal
01 Temmuz 2020
Ava Giderken Avlanmak
01 Haziran 2020
İBDA’ya Muhatap Anlayış “Zevk” Temeline Oturmalıdır
02 Mayıs 2020
Sıradanlaşmanın ve Sıradanlaştırmanın Ağır Bedeli
03 Nisan 2020
Zalimin Mazlum Gibi Düşünebileceğini Ummak Safdillik Olur
03 Mart 2020
Hiç, Kiç ve Piç Olan Revaçta
01 Şubat 2020
İnsandan Murad, "Gerçek İnsan”dır
11 Aralık 2019
Tanrılarında Var Olmayanı Kullarında Vehmetmek
01 Kasım 2019
Sanat İnkarın Değil, İnanmanın Yeridir
02 Ekim 2019
Düşünen Şuurun Kendine Şuuru Yoksa...
01 Eylül 2019
Hakikate Ulaştırmıyorsa Hatta Uzaklaştırıyorsa Ay’a Gitmenin Anlamı Ne?
02 Ağustos 2019
Çareyi Yanlış Yerde Aramak
26 Haziran 2019
Oluşunu Zirvede Tamamlayan İki Büyük İnsan
01 Mayıs 2019
Evrensel Değerler mi, Vahşiler Sürüsüne Verilmiş Tavizler mi?
01 Nisan 2019
Üzerinden Yürüdüğünüz Kültür, Varacağınız Yer Üzerinde de Belirleyicidir
01 Şubat 2019
Modern Devlet Artık Daha Saldırgan
08 Ocak 2019
Kaynak Değil, İdrak Sorunumuz Var
06 Aralık 2018
Bundan Büyük Kriz mi Olur?
29 Ekim 2018
Beklentinin Tatlı Tuzağında Yiten “Cennet” Hayali
01 Ekim 2018
Yitik Ruhlar-Anlamsız Yüzler
02 Eylül 2018
Bir Başına
02 Ağustos 2018
Geçmişi Olmayanın Geleceği de Olmaz
01 Temmuz 2018
Ölüm Ruhun Hurucu, Hayat Öte Yakada
01 Haziran 2018
Bilgi ve İlgileri
01 Mayıs 2018
Soğuk Savaş Sıcağa, “Aydınlanma” Yanmaya Dönüyor
05 Nisan 2018
Formların Varlık Giymesi ve Varlığı Kaybetmesi Süreklidir
01 Mart 2018
Bütüne Duyulan Arzu
27 Ocak 2018
Sadece Olayları Görüyor, Kuralları İse Hiç Görmüyoruz
27 Aralık 2017
Kategorilerin Keyfiliği
24 Ekim 2017
Varlık Sayılarla Değil, Ruhla Bilinir!
03 Ekim 2017
“Bütün”ün İdaresi Elden Kaçınca…
05 Eylül 2017
Hayatın Kökeni Sırdır, Sır İdraki Güzellik İdrakidir
31 Temmuz 2017
Dinden Çıkış Sürecinde Yeni Safha
27 Haziran 2017
Karmaşık Sistemler, Gerçek ve Uyduruk İstikrar
03 Haziran 2017
Geleceğe Dönük Bir Hamle Olarak 16 Nisan
14 Nisan 2017
Gerçek Yenilik İlâhîdir
05 Nisan 2017
Gelecek Geçmiştedir
03 Şubat 2017
İlerleme İlleti
01 Aralık 2016
Aydınlanma(K) mı, Ateşte Yanmak mı?
30 Kasım 2016
Yeni Sistemin Yeni Yapılarını İnşa Süreci
06 Kasım 2016
İllegalite Artık Batı'nın Resmi Politikası
03 Ekim 2016
Modern Haramiler Uşaklarıyla Pusuda
05 Eylül 2016
Hadlere Riayet
04 Temmuz 2016
Zevk'e Dair
05 Mayıs 2016
Tanrı'yı Oynamanın Ağır Bedeli
05 Mayıs 2016
İnsanlık Okka Hesabı Tek Haysiyetli Ses Türkiye!
01 Ocak 2016
Gözden Öz'e
03 Aralık 2015
Ortalama İnsan
04 Eylül 2015
Bilgiye Giden Yolda Dil
29 Mayıs 2015
İmkânsızlığın Dünyası
30 Nisan 2015
Zayıfın Kuvveti
06 Şubat 2015
Oyun Büyük, Plan Şeytanî
16 Ekim 2014
"Kötü Bir Orkestranın İçinde Kalan Usta Şef"*
28 Ağustos 2014
Geçmiş Geleceği Aydınlatmadığı Zaman
01 Ağustos 2014
Dünya Düzenine Dönüşen Yalan
04 Temmuz 2014
İşlenmedik Suçun - İşlenmedik Günâhın Bedelini Ödemek
29 Ocak 2014
Beklenmedik Olanın Gücü
25 Kasım 2013
"Esatir ve Mitoloji" Vesilesiyle
07 Kasım 2013
Kültürün Nüfuz Ve Sirayet Edebilirliği
06 Kasım 2013
Bir Fikir Nasıl Temsil Edilemez
11 Şubat 2013
Gelecek Yeni Kültür
01 Kasım 2012
Öngörülemezlik - Tümlenemezlik
01 Ekim 2012
İzafiyetin Kısır Döngüsü
01 Eylül 2012
“Dünya Görüşü” Üzerine
01 Ağustos 2012
Münasip Görmek ya da Uşaklığa Özenmek
01 Haziran 2012
Meçhule Hürmet Tavrı
01 Mayıs 2012
Halleri Suretlere Giydirmek
01 Nisan 2012
Peşin Fikir Hikmeti ve Peşin Hükümcülük
01 Nisan 2012
Doğrulama Hatası/Doğrulayıcılık Mihrakı
01 Mart 2012
Sivil Toplumun Temel Çelişkisi
01 Şubat 2012
Yönlendirici İlke
01 Ocak 2012
Alemşümul Sistem Olmadan, Alemşümul Siyaset Olmaz!
01 Aralık 2011
Kılavuz Yıldız Olmak
Haber Yazılımı