Yazı Detayı
16 Mayıs 2021 - Pazar 13:40
 
Hayat Nerede Başlar, Nerede Biter?
Mevlüt Koç
 
 

İnsan sevdiği varlığın ölümüne kolay kolay inanamıyor! Bu, aslında güzel bir duygu. Güzelliğini, özgürlüğü hep ruhunun acısında duymuş eşsiz bir ruhu; merhum Salih Mirzabeyoğlu’nu Eyüb mezarlığındaki kabrinde ziyaret edişlerimde, içimde, ona gerçekten rastlayacakmışım gibi bir his doğmaya başlayınca anladım. Bir hakikati; ölüm gibi büyük bir gerçekliğin olduğu bir dünyada varoluşun ölüme hazırlıktan, ölümün şuuruna varmaktan ibaret olduğunu kavradım. Kalbim bu duygularla dolu, mezarı başında dua ederken, canlı hayâli gözümün önünde beliriyor, hayranlık ve acı içinde onunla konuşuyorum. Kalbindeki duyguları, kafasındaki fikirleri paylaştığı kadim bir dostu olarak, bu yüce insanın sevgisinin ışığını üzerimde htiğim zamanlarda duyduğum mutluluğu mezarı başında da duyuyorum. İnsan, hayatın “gerçek insan”ı sevmekle başladığını onu kaybetmekle de sona erdiğini, ancak dünyaya bakan bir çift gözden ibaret kalınca anlıyor. Benim hâlim de bu. Keşke, sevginin o her şeyi başaran sessiz gücü dilime yansısa da, muhal gördüğümüz olayların mümkün, o kadar uzak zannettiğimiz şeylerin o kadar yakın olduğunu anlatabilseydim.

 

Salih Mirzabeyoğlu halk âlemine bakmasını bilen, kâinatın Hakk’ın cemâlini yansıtan bir ayna olarak gören, Yaratıcıyı yücelttikçe, gözünde yaratılanın küçüldüğü bir insandı. “Sır idraki”nden mahrum, entelektüel meraktan yoksun, buna mukabil, klişe konulara odaklanmakta ve bunlar üzerine kafa yormakta mahir “öğrenimli cahil”lerin uzak durduğu meselelere ilgi duyar, bunların çok önemsediği konuları ise hiç umursamazdı. Bizlerin ulaşmak, yakalamak ve sahip olmak için bir ömür boyu peşinden koştuğumuz dünyalık işler onu hiç ilgilendirmez, hatta bunları şuurlu biçimde reddederdi. Tüm bunları başkalarının kendisinden beklediği bir başarıyı sergilemek için değil, sırf aydın olmanın sorumluluğu içinde, kendi tercihiyle yapardı. Nefs emniyeti içinde zamanına, meselelere ve hayatına hâkim oluşu davranışlarına da yansır, mutluluğun kadere rıza göstermekten ibaret olduğunun bilincindeki bu mütevekkil insanın asaletindeki gerçek değeri görmek, çevresindeki hemen herkes üzerinde hayranlık uyandırırdı. Bu da onu, “toksik bilgi”yle zihinleri yemledikçe kendini çok donanımlı zanneden, edindikleri sistemleştirilmiş malûmat arttıkça zihinleri karışan, kuşkuyla bakmaları gereken pek çok şeye hiç sorgulamadan inanırken, şüpheciliklerini Allah’a ve dine yönelten perdelenmişlerden farklı kılardı. Farklılığını, insanlığı kapitalizm yahut sosyalizm “kab”larının birinden birine sığdırmaya çalışan, hakikatten ziyade kendi devamlılığının derdindeki düzmece bilginin peşinde koşan aydınlar zümresine, insanın ve insanı insan yapan hasletlerin bu ufacık ve yanlış kablara sığmayacağını, değişmez bilgi ve amellere taalluk eden Mutlak Fikir’den hareketle temellendirdiği ve sistem bazında örgüleştirdiği “Bütüncül Yapı”yla gösterdi. Lâkin, resmî ideolojinin dayattığı anlayışa teslimiyeti aydın olmakla özdeşleştirenlerin böyle bir büyük gerçekliğe inanacak cesaretleri hiç olmadı. Kimi anlamıyorum ucuzculuğuna yatarken, kimisi de “sükût senfonisi”ne yazılmayı tercih etti.

 

Oysa, “aydın çağından mesuldür.” Hakikatler de tek ve doğrulanmaya ihtiyacı olmayan Mutlak hakikatten ibarettir. Çokluk bilinende ve görüntülerdedir. Bilinenin ve görüntülerin artmasıyla hakikat artmaz. Fakat gaflet, yanılma ve unutma ruhu sardığı zaman keşf ve görüş kısalır, ilim işlerin iç yüzünü görmez. Bir bütün olan âlemi birlik ve bütünlüğü içinde kavrayamaz. Zira, dışımızdaki dünya içimizdeki dünyadan ayrı değildir. Ancak, işaretten işaret edilene yönelebilmeniz, şeylerin maddî kabuğunu delip göze görünmeyen hakikati görebilmeniz için, ruhunuzdaki dönüşüme şuur seviyenizdeki değişimin karşılık vermesi, gözün, içerdiği şeyleri geliştiren tekâmül etmiş bir ruhun penceresi olması gerekir. Göz böyle bir ruhun penceresi olduğu zaman, bütünün diğer kısımları da derhal parçayı takip edecek, mânâların kaynağı olan suretler âlemi gözümüzün önünde açılacaktır. Dışımızda olduğu sürece göremediğimiz formlar içimize nüfuz etmekle mânâlar tecelliye gelecek, bizde bir heyecan ve temâşa zevki yaratacaktır. Her an yeniden var olan ve daimi bir devinimle hayat bulan suretler âlemini yenilenmiş, yeni bir bakışla görebilmenin ve “öz”e en uygun formu giydirebilmenin biricik yolu budur. Bu hakikati gözardı ettiğiniz zaman konformist, rutine bağlı; yitirilmiş bir hayatın parçası haline gelir, tükenirsiniz. Dolayısıyla, Mutlak Olan’a özlem duymayan, O’na yönelmeyen, O’nu an’da yakalamanın arayışı içinde olmayan her ruh değersizdir. Mutlak Fikir’le bağı olan “Bütün Fikrin Gerekliliği”nin önemini kavramadan, parça parça hakikatlerle bütünün kuşatılabileceği, farklı değişkenlerin korelasyonuyla, eşya ve hadiselerin teshirinde tam bir tanıma sağlayacak bir bütüncül yapının kurulabileceği zannı, yanlış bir zandır.

 

“Her şeyden önce kelâm vardı.” Allah âlemi kelâmın sonsuzluğuyla yarattı. Her şey tek hamlede ve tüm zamanlar için söylendi. Dolayısıyla iç âlemimizin düzene kavuşması, eşyadaki kaosun bitmesi ve kelâmın sihrini göstermesi için doğru kelimeyi bulmak esastır… Bulduğunuz zaman eşyaya düzen gelecek, her şey yerli yerine oturacaktır. Onun içindir ki, kelâmın sırlarına eren ruh, bahtiyar bir ruhtur. Merhum Salih Mirzabeyoğlu bu kafilenin seçkinlerindendi. Hz. Ali (RA)’ın; “O’nun rahmeti, evliyâsını, azabının şiddeti içinde kapsar,” sözünde buyurulduğu gibi, kemâli nisbetinde çilesi de büyük, ismiyle müsemma olan salih bir kuldu. Bilgisi keşfî, bilgisinin sezgisi imâna özgüydü. Kanatları yanasıya “oluş” mertebelerinde yükseldikçe, İlâhî sırları idrak hususunda aklın yetersiz kaldığını, her bilenin üzerinde, “Her şeyi bilen”in var olduğunu gördü. Müşahede ettiği olağanüstü hadiseleri, duyduğu, anlatılması zor güzel sözleri kendi ruhunda kavradı. Fakat gördü ki, ortalama insanın tahammül edemeyeceği bu güzellikleri dillendirmesine izin yok! O da şahitlik ettiği hakikatlerin izini eserlerinde sürdü. Bu yolda her şey onun için malzeme hükmündeydi, bunları yoğurdu, biçimlendirdi, kalıba döktü ve yeni bir dile dönüştürdü. Dolayısıyla, Salih Mirzabeyoğlu’nu tanımak ve eserlerini anlamak, ancak bu dili anlamakla mümkündür. Bu da bilgi ve hakikat kavramlarıyla alâkalıdır, nihayetinde de bir irade işidir. Oysa bizler, birkaç yüz kelimeye indirgenmiş bir dilin özendirildiği, iletişim imkânlarındaki artışın iletişimsizliğin kaynağı haline geldiği bir dünyada yaşıyoruz ve ölü bir dilin içinden konuşuyoruz. Halbuki, “Her dil ayrı bir dünya ve bu dille sarkılan her mevzu ayrı bir dünya kurmadır.” Dolayısıyla, kuracağınız dünyanın anlamlı olabilmesi için, dilinizin de farklı bir formda gördüğü fikri, farklı seviyelerde sorgulayacak bir zenginlik, olgunluk ve tutarlılık içinde olması gerekir. Aksi takdirde, farklı bir formda gördüğünüz fikri tanıma ve ona farklı anlamlar yaratacak biçimde yeni bir form giydirme şansınız olmaz. Oysa bir fikrin yayılabilmesi için yapısal formlara- maddi taşıyıcılara ihtiyaç vardır. Bunlar olmadan fikri toplumun genel fikir çerçevesine yerleştiremezsiniz. 

 

Rahmetli Üstad Necip Fazıl, ulvî varlık muhasebesini yapmış, hakikatleri bulundukları hâl üzere görme sırrına ermiş yüce bir ruhtu. “Çile” şiiri, bu yüce ruhun niteliklerini yansıtan bir şaheserdir. Salih Mirzabeyoğlu ise, değişmez bilgi ve amellere taalluk eden İslâmî ölçüleri zevken idrak yoluyla kendine indirmiş, kelâmın sırlarına ermiş bahtiyar bir ruhtur. Bakmasını bilen göz için “Ölüm Odası- B/7”, isimli eseri bu özelliğinin en bariz delilidir. Birlikte ortaya koydukları sistem, çağımızda hem ferdî hem de içtimaî kemâli gerçekleştirmenin sistemidir. Vefatlarının yıl dönümünde her iki büyüğümü de rahmet, minnet ve hasretle anıyorum. Mekânları cennet olsun, Rabbîm onları şimdi bulundukları yerden daha iyi bir yere yerleştirsin. Amin.

 

Aylık Dergisi 200. Sayı

 
Etiketler: Hayat, Nerede, Başlar,, Nerede, Biter?,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
02 Temmuz 2021
İnanmak Anlamaktır, “İman Zevken İdraktir”
01 Mayıs 2021
Eşi ve Benzeri Olmayan Tarihi Bir Dönemden Geçiyoruz
01 Nisan 2021
En Güzel, En Yüce Olandır
04 Şubat 2021
Tesettür ve Estetik
02 Ocak 2021
Modadan Medet Ummak ya da Tribünlere Oynamak
01 Kasım 2020
Tarihin Dokusu ve Toplumların Yapısı Değişti
02 Ekim 2020
İlahi Tecelliler Hep Böyledir...
01 Ağustos 2020
Kriz Değil, Yapısal
01 Temmuz 2020
Ava Giderken Avlanmak
01 Haziran 2020
İBDA’ya Muhatap Anlayış “Zevk” Temeline Oturmalıdır
02 Mayıs 2020
Sıradanlaşmanın ve Sıradanlaştırmanın Ağır Bedeli
03 Nisan 2020
Zalimin Mazlum Gibi Düşünebileceğini Ummak Safdillik Olur
03 Mart 2020
Hiç, Kiç ve Piç Olan Revaçta
01 Şubat 2020
İnsandan Murad, "Gerçek İnsan”dır
11 Aralık 2019
Tanrılarında Var Olmayanı Kullarında Vehmetmek
01 Kasım 2019
Sanat İnkarın Değil, İnanmanın Yeridir
02 Ekim 2019
Düşünen Şuurun Kendine Şuuru Yoksa...
01 Eylül 2019
Hakikate Ulaştırmıyorsa Hatta Uzaklaştırıyorsa Ay’a Gitmenin Anlamı Ne?
02 Ağustos 2019
Çareyi Yanlış Yerde Aramak
26 Haziran 2019
Oluşunu Zirvede Tamamlayan İki Büyük İnsan
01 Mayıs 2019
Evrensel Değerler mi, Vahşiler Sürüsüne Verilmiş Tavizler mi?
01 Nisan 2019
Üzerinden Yürüdüğünüz Kültür, Varacağınız Yer Üzerinde de Belirleyicidir
01 Şubat 2019
Modern Devlet Artık Daha Saldırgan
08 Ocak 2019
Kaynak Değil, İdrak Sorunumuz Var
06 Aralık 2018
Bundan Büyük Kriz mi Olur?
29 Ekim 2018
Beklentinin Tatlı Tuzağında Yiten “Cennet” Hayali
01 Ekim 2018
Yitik Ruhlar-Anlamsız Yüzler
02 Eylül 2018
Bir Başına
02 Ağustos 2018
Geçmişi Olmayanın Geleceği de Olmaz
01 Temmuz 2018
Ölüm Ruhun Hurucu, Hayat Öte Yakada
01 Haziran 2018
Bilgi ve İlgileri
01 Mayıs 2018
Soğuk Savaş Sıcağa, “Aydınlanma” Yanmaya Dönüyor
05 Nisan 2018
Formların Varlık Giymesi ve Varlığı Kaybetmesi Süreklidir
01 Mart 2018
Bütüne Duyulan Arzu
27 Ocak 2018
Sadece Olayları Görüyor, Kuralları İse Hiç Görmüyoruz
27 Aralık 2017
Kategorilerin Keyfiliği
24 Ekim 2017
Varlık Sayılarla Değil, Ruhla Bilinir!
03 Ekim 2017
“Bütün”ün İdaresi Elden Kaçınca…
05 Eylül 2017
Hayatın Kökeni Sırdır, Sır İdraki Güzellik İdrakidir
31 Temmuz 2017
Dinden Çıkış Sürecinde Yeni Safha
27 Haziran 2017
Karmaşık Sistemler, Gerçek ve Uyduruk İstikrar
03 Haziran 2017
Geleceğe Dönük Bir Hamle Olarak 16 Nisan
14 Nisan 2017
Gerçek Yenilik İlâhîdir
05 Nisan 2017
Gelecek Geçmiştedir
03 Şubat 2017
İlerleme İlleti
01 Aralık 2016
Aydınlanma(K) mı, Ateşte Yanmak mı?
30 Kasım 2016
Yeni Sistemin Yeni Yapılarını İnşa Süreci
06 Kasım 2016
İllegalite Artık Batı'nın Resmi Politikası
03 Ekim 2016
Modern Haramiler Uşaklarıyla Pusuda
05 Eylül 2016
Hadlere Riayet
04 Temmuz 2016
Zevk'e Dair
05 Mayıs 2016
Tanrı'yı Oynamanın Ağır Bedeli
05 Mayıs 2016
İnsanlık Okka Hesabı Tek Haysiyetli Ses Türkiye!
01 Ocak 2016
Gözden Öz'e
03 Aralık 2015
Ortalama İnsan
04 Eylül 2015
Bilgiye Giden Yolda Dil
29 Mayıs 2015
İmkânsızlığın Dünyası
30 Nisan 2015
Zayıfın Kuvveti
06 Şubat 2015
Oyun Büyük, Plan Şeytanî
16 Ekim 2014
"Kötü Bir Orkestranın İçinde Kalan Usta Şef"*
28 Ağustos 2014
Geçmiş Geleceği Aydınlatmadığı Zaman
01 Ağustos 2014
Dünya Düzenine Dönüşen Yalan
04 Temmuz 2014
İşlenmedik Suçun - İşlenmedik Günâhın Bedelini Ödemek
29 Ocak 2014
Beklenmedik Olanın Gücü
25 Kasım 2013
"Esatir ve Mitoloji" Vesilesiyle
07 Kasım 2013
Kültürün Nüfuz Ve Sirayet Edebilirliği
06 Kasım 2013
Bir Fikir Nasıl Temsil Edilemez
11 Şubat 2013
Gelecek Yeni Kültür
01 Kasım 2012
Öngörülemezlik - Tümlenemezlik
01 Ekim 2012
İzafiyetin Kısır Döngüsü
01 Eylül 2012
“Dünya Görüşü” Üzerine
01 Ağustos 2012
Münasip Görmek ya da Uşaklığa Özenmek
01 Haziran 2012
Meçhule Hürmet Tavrı
01 Mayıs 2012
Halleri Suretlere Giydirmek
01 Nisan 2012
Peşin Fikir Hikmeti ve Peşin Hükümcülük
01 Nisan 2012
Doğrulama Hatası/Doğrulayıcılık Mihrakı
01 Mart 2012
Sivil Toplumun Temel Çelişkisi
01 Şubat 2012
Yönlendirici İlke
01 Ocak 2012
Alemşümul Sistem Olmadan, Alemşümul Siyaset Olmaz!
01 Aralık 2011
Kılavuz Yıldız Olmak
Haber Yazılımı