Yazı Detayı
26 Ekim 2021 - Salı 17:09
 
Mesnevî Hikâyeler -III-
Hanife Kındır
 
 

Mesnevî’den hikâyeleri alâkanıza sunmaya devam ediyoruz. Aylık Dergisi’nin sayfalarında Mesnevî’den iki hikâyeyi paylaşıp, onu kendi zaviyemizden yorumlamaya çalışmıştık. Bu kez de Deve ile Fare’nin ibretlik hikâyesini ilginize sunup, yorumluyoruz.

 

Deve ile Fare

 

Küçük bir fare kocaman bir devenin yularını kapmış, eline almış, kurula kurula gidiyordu. Deve, kendi huyu, uysal tabiatı yüzünden, onunla yol alıp giderken fare, kendi küçüklüğünü göremeden:

 

“- Meğer ben ne müthiş bir pehlivanmışım, develeri sürükleyebilecek bir yiğitmişim!” diye böbürleniyordu.

 

Gide gide bir nehrin kenarına geldiler. Nehri gören fare, kibrinin şaşkınlığı içinde donup kaldı. Onun kibrinin farkında olan deve ise, mânidâr bir şekilde:

 

“– Ey dağda, ovada bana arkadaşlık eden! Neden durakladın? Neden böyle şaşırıp kaldın? Haydi, yiğitçe nehrin içine gir. Sen benim kılavuzum, öncüm değil misin? Yol ortasında böyle şaşırıp kalmak, sana yaraşır mı?” dedi.

 

Mahcûp düşen fare, kekeleyerek şöyle cevap verdi:

 

“– Arkadaş! Bu su pek büyük, pek derin bir su; boğulurum diye korkuyorum.”

 

Deve suyun içine girip:

 

“– Ey korkak fare! Su diz boyu imiş, korkmana gerek yok!” dedi.

 

Fare çaresiz ve mahcûp îtirafına devam etti:

 

“– Ey hünerli deve! Nehir sana göre karınca, bize göre de ejderha gibidir. Çünkü dizden dize fark vardır. Benimki gibi yüz tane dizi üst üste koysak, ancak senin bir dizin eder.”

 

Bunun üzerine akıllı deve, fareye şu nasîhatte bulundu:

 

“– Öyleyse, gurur ve kibre aldanıp bir daha terbiyesizlik etmeye kalkma; haddini bil! Sana olan hoş görüş ve müsâmahama kapılıp şımarma; çünkü Allah, şımaranları sevmez! Var git; sen, kendin gibi farelerle boy ölçüş!”

 

Artık, iyiden iyiye gerçeği anlayıp utanmış bulunan fare:

 

“– Tevbe ettim, pişman oldum. Allah için olsun şu öldürücü, şu boğucu sudan beni geçir!” diye yalvardı.

 

Böylece deve, yine merhamet edip ona acıdı da:

 

“– Haydi! Sıçra da hörgücümün üstüne çık, otur! Bu sudan geçmek veya başkalarını geçirmek benim işimdir. Zîrâ vazîfem, senin gibi yüz binlerce âcize hizmetten ibarettir. Fakat söylediklerimi unutma! Bu kâinatta zekilerden daha zekisi, akıllılardan da daha akıllısı var. Her şeyden de üstün ve büyük Allah var. Kendini sev ama kendinle böbürlenme.” dedi ve fareyi nehrin öbür tarafına geçirdi.

 

Deve fıtratı itibariyle kendine rehberlik eden biri olmadan hareket edemez. Hikâyedeki fare ona kılavuzluk yaparak kendisinin ihtiyacını karşılamış oluyor. Yapması gerekeni yapıyor aslında. Fakat bunu yaparken kerameti sadece kendisinde sanarak, göklerde olduğunu sanıyor… Böbürleniyor, bu da olmayan meziyetlere de sahipmiş zannettiriyor kendini. “Şu anda yapmam gerekeni en iyi şekilde yapıyorum ama benim de gücümün bir sınırı var. Şartlar değişirse gücümü aşan bir şey olabilir.” diye düşünüp, küçüklüğünü göremiyor. Bunu diyebilseydi belki de mahcup duruma düşmeyecekti ve sorun ortadan kalkacaktı. Fakat kibri nedeniyle soru sormayı eksiklik olarak görüyor. Deveye rehberlik hizmeti yapmıyor tüm gücü ve yetkiyi kendisinde sanıyor. Bu hikâyeden hareketle sosyal dokuyu düşünürsek; bu tür insanlar narsisist kişilik yapısında olan ben merkezci bireyler. Maalesef ki toplumda her geçen gün sayısı artıyor. Kibri hayatının merkezine almış sadece kendisini düşünen, kendisine yatırım yapan kişiler... Bu insanların en belirgin özelliği; her şeyi kontrol etmek istemeleri... Kişi olarak sınırlarının farkında olmamaları... Çağımızın en büyük hastalıklarından biri de bu değil mi zaten? Kibir ve benlik...

 

Mukades Kitabımızın birçok ayetinde kibir ve benlikten uzak durulması gerektiği vurgulanıyor. İsra Sûresi’nin 37. ayetinde: “Yeryüzünde kibir ve azametle yürüme! Çünkü sen asla yeri yaramazsın ve boyca da dağlara erişemezsin.” buyrulur. Bununla birlikte Peygamber Efendimiz’in bu hususta söylediği net hadisleri var. İslâm âlimleri kibri ve benliği şeytanın karakteri olarak nitelendiriyor. Hal böyleyken; birkaç dedikodu ile insanları küçümseyip, kendisini üstün gören kimsenin büyük bir ziyana olduğu anlaşılıyor.

 

 Esasında hepimizin yaradılışında olumlu-olumsuz duygular bütün olarak var. Dolayısıyla kendimizi üstün olarak görmek de benliğimizde bulunan vahşi bir duygu… Terbiye edilmesi lâzım. Bugün insan psikolojisinde gelinen noktada artık biliniyor ki; benliğimizdeki olumsuz duygularında bulunmasının bir nedeni var. Olumsuz zannedilen duyguların birçoğu, karşımıza çıkan bir problemle mücadele etmemize yardımcı olabiliyor. Kişi böylece dünya hayatında yönetebileceği alanın çok kısıtlı olduğunu görüyor ve hudutsuzluktan kaçınıyor. Bu durum Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun ifade ettiği: “Her şeyin her şeyle ilgisi” tespitinin doğruluğunu bir kez daha anlaşılır kılıyor bizler için. Günümüzde çok revaçta olan “kişisel gelişim” kurslarının öğrettiği “olumsuzu yok say olumluya odaklan zihniyetinin” yanlış olduğu biliniyor artık. O sebeple kendimizi üstün görme duygusunu yok edemeyiz. Fakat nefsimizi eğitebiliriz, kendimize ve çevremize zarar vermeyecek biçimde küçültülebiliriz. Böyle olunca da Yaradan’a karşı kulluk bilincinin daha fazla farkına varabilir ve bu vazifemizden daha fazla lezzet alabiliriz.

 

Kapitalist sistemin ortaya çıkardığı tüketim ekonomisinin de kibirli olmayı teşvik ettiği görülebilir bir gerçek... Kibirli olmayı “şerefli” olmak zannettiriyor bu çark. Kibirli bir insan etrafındakilere büyük zarar verebilir. Evet... Bununla birlikte en büyük zararı kendisine verir. Çünkü kibirli olmanın arkasında büyük bir ruhsal sorunun ve aslında büyük bir korkunun olduğunu söylüyor psikiyatristler. Kibirli, büyüklenen, kendini diğer insanlardan üstün gören kimsenin ortaya koyduğu eylemler varoluşa uygun değil. Yaradan bizlere haddimizi bilip, kendisine sığınmak üzerine yaratıyor. Fakat kibirli kişiler de müthiş bir “özbeğeni” var. Bir de bu kişilik yapısının temelinde büyük bir korku yatıyor. Sıradan olma korkusu... Mütevazı olmayı sıradanlık olarak değerlendiriyorlar. O yüzden bu insanlar genellikle yalnız insanlar. Sürekli kendini övüyorlar. Ve intihar eğilimi de yüksek insanlar. Her şeyi kontrol edebilmek istiyorlar ama bu fıtraten mümkün olmadığı için çıkmaza giriyorlar. Psikolojik olgunluk da olmuyor. Ki bunlar sistemin istediği insan tipleri. Ülkemizden başlayarak bütün dünyada intiharların, boşanmaların, cinayetlerin bir nedeni de bu durum sanki. Haddi bilmemek... Saygısızlıkta sınır tanımamak... Hududu aşmak...

 

Hikâyeye şu şekilde bir bakış da yapabiliriz sanki: Burada farenin aklı ve zekâyı, devenin ise gücü temsil ettiğini düşünelim. İki yetenek de tek başına işe yaramıyor. Birbirini tamamlaması gerekiyor. Mütefekkirlerin, bilgelerin hayatlarına baktığımızda bu hâli görebiliriz. Farklı meziyetlerini bir araya getirerek hünerlerini ortaya çıkarmışlar. Hayatta karşımıza çıkan her şeyde bedensel zekâ ve mantıksal zekâ bir arada kullanılarak, kendimiz ve çevremiz için daha iyi sonuçlar elde edilebilir. Bir de burada devenin fareye karşı gösterdiği hoşgörü de dikkat çeken başka bir kazanç... Farenin baştaki kibrinden dolayı oluşan mahcubiyetini ego savaşına dönüştürmüyor. Böylece ders almasını sağlıyor yol arkadaşının. Bu noktada ilişkilerimizde düşünmeden hareket etmeyi ve ani tepkilerimizi azaltmak iki taraf için de kazanç sağlayabilir, diyebiliriz.

 

Aylık Dergisi 204. Sayı

 
Etiketler: Mesnevî, Hikâyeler, -III-,
Yorumlar
Haber Yazılımı