Yazı Detayı
03 Mayıs 2021 - Pazartesi 11:17
 
Osmanlı’nın İlk Yazılı Anayasası: Kânûn-ı Esâsî
Zekeriya Koç
 
 

Anayasa, bir devletin yasama, yürütme ve yargı olmak üzere üç erkten oluşan organlarının temel teşkilat yapısını, bu organların birbirleriyle olan ilişkilerini ve temel hak ve hürriyetleri düzenleyen hukuki metindir. Hans Kelsen’in ortaya koyduğu normatif pozitivist hukuk anlayışına göre her hukuk normu, geçerliliğini kendisinden daha üstün bir hukuki dayanaktan almakla birlikte hukuk, normlar hiyerarşisinden meydana gelmektedir. Bu hiyerarşinin en tepesinde ise anayasa bulunmakta olup gerek kanun gerek kararname gibi uygulamaların anayasaya aykırı olmaması gerekmektedir.

 

Tarih boyunca her topluluğun, sürekli ve tekdüze uygulama unsurlarından oluşan teamüli birtakım muamelelere dayalı bir temel teşkilat yapısı olduğundan bahsetmek mümkündür. Bu anlamda farklı zaman dilimlerinde varlığını sürdürmüş İslami devletlerde de zengin bir teamüli gelenek olduğunu belirtebiliriz. Bunun yanında İslami literatürde yazılmış El-Ahkamüs Sultaniye, Siyâsetü’ş-Şer’iyye, Siyasetname, Nasihatü'l Müluk tarzı eserlerde ve fıkıh (İslam Hukuku) külliyatlarının ilgili bölümlerinde anayasa hukukuna dair yazılı muhtevaya da rastlamaktayız. 18. yüzyıl sonu itibariyle başlayan anayasacılık hareketlerinin temel farkı ise bir anayasanın ihtiva ettiği unsurların tek bir yazılı belgede toplanmasıdır. Bu anlamda teamüli anayasa anlayışından yazılı anayasalara geçiş yapıldığı söylenebilir. Bu bilgiler ışığında Kânûn-ı Esâsî’yi “ilk anayasa”dan ziyade “ilk yazılı anayasa” olarak görmek dahadoğru bir çıkarım olur.

 

Kanun-i Esasi; “Esas Kanun, Anayasa” anlamlarına gelmektedir. Anayasanın ilan edilmesine sebep olarak dış devletlerin baskılarının ziyadesiyle etkili olmasının yanında iç durumun da muharrik bir unsur olduğundan bahsedebiliriz. Şöyle ki, dış dinamiklere ilişkin olarak Batılı Devletler tarafından 31 Ocak 1876 tarihinde verilen Andrassy Notası’nda Osmanlı Devleti’nden ıslahat talebinde bulunmaları, Rusya’nın Balkanlar’daki azınlık unsurları bahane ederek Osmanlı’ya karşı savaş hazırlığı içerisine girmesi belirtilebilir. Bunun yanında sadarete getirilen Mithat Paşa’nın görüşü, Osmanlı iç sorunlarına ilişkin Batılı devletler isteği üzerine gerçekleştirilecek Tersane Konferansı ile aynı gün yürürlüğe konacak bir anayasa ile bu devletlerin tatmin olacağı ve Avrupa baskısının sona ereceğiydi.1 Ne var ki “Bu ilânın yabancı delegeler üzerinde beklenen etkisi görülmedi, aksine bu sürpriz gösteri yersiz bulundu.”2 İç etkenler ise Avrupa’da tahsil görmüş sivil-askeri bürokrasi ve onların etkisindeki öğrenci hareketleri, kurulan gizli dernekler aracılığıyla yürütülen faaliyetler, meşruti rejime geçmeyi hedefleyen Genç Osmanlılar Hareketi’dir. 3

 

Anayasa’nın içeriğine değinecek olursak ne yazık ki yukarıda bahsettiğimiz İslami devlet geleneğinin zengin literatürü bir yana bırakılarak yalnızca Avrupa devletlerinin Türkçe’ye tercüme edilen anayasalarından faydalanılmıştır. Bilhassa Prusya Anayasası’ndan esinlenilerek padişah ve vekiller heyetinden oluşan yürütme erkine –özellikle padişaha- ağırlık verildiğini görmekteyiz. Şöyle ki; vekillerin tayin ve azli, yabancı devletlerle sözleşme yapılması, savaş ve barış ilânı, hutbelerde isminin okunması, kara ve deniz kuvvetlerinin kumandası, Meclis-i Umûmî’nin toplanması ve tatili, Hey’et-i Meb‘ûsan’ın feshi padişahın dokunulmaz haklarındandır (md. 7), sadrazam ve şeyhülislâm bizzat padişah tarafından belirlenerek tayin edilir, diğer vekiller sadrazam tarafından belirlenip padişah tarafından tayin edilir (md 27), vekillerle Hey’et-i Meb‘ûsan arasında bir anlaşmazlık çıktığında vekilin değiştirilmesi veya Hey’et-i Meb‘ûsan’ın feshi padişahın yetkisindedir (md. 35), hükümetin emniyetini ihlâl ettikleri kolluk kuvvetlerinin araştırmalarıyla sabit olanlar padişah tarafından ülkeden uzaklaştırılabilir (md. 113).

 

Yasamaya ilişkin ise çift kanatlı bir meclis öngörülmüştür: Meclis-i Umûmî, Hey’et-i Meb‘ûsan ve Hey’et-i A‘yân olmak üzere iki meclisten oluşur (md. 42), Meclis-i Umûmî üyeleri düşünce ve beyanlarında hürdürler (yasama sorumsuzluğu), gerek meclisteki konuşmaları gerekse genel olarak açıkladığı görüşleri için haklarında soruşturma açılamaz (yasama dokunulmazlığı) (md. 47), kanun teklifi Hey’et-i Vükelâ’ya aittir; Hey’et-i A‘yân ve Hey’et-i Meb‘ûsan padişahtan izin alarak kendi görevleri dahilindeki kanun tekliflerini Şûrâ-yı Devlet’e iletirler, burada hazırlanan kanun tasarıları her iki mecliste kabul edilir ve padişah tarafından onaylanırsa kanunlaşır (md. 53, 54), Meclis-i A‘yân’ın üyeleri Meclis-i Meb‘ûsan üyelerinin üçte birini geçmemek üzere padişahça belirlenir (md. 60); Hey’et-i A‘yân, Meclis-i Meb‘ûsan’dan geçen kanun tasarılarını kabul veya reddeder yahut değişiklik yapılması için geri gönderir (md. 64); her elli bin erkek nüfus için bir milletvekili seçilir (md. 65).

 

Yargı erkine ilişkin hususlar; kanuni yargı (md. 23), hakimlerin azledilemeyeceği (md. 81), yargılamanın aleniliği (md. 82) ve diğer ilgili maddelerde bulunmaktadır. Temel hak ve özgürlüklere dair; ifade hürriyeti (md. 12), din ve vicdan hürriyeti (md13), eğitim-öğretim hakkı (md. 15), dilekçe mülkiyet ve konut dokunulmazlığı hakları (md. 14, 21, 22), müsadere angarya ve işkence yasağı (md. 14, 21, 22) ilkeleri yer almaktadır.

 

Kimi hukukçular, yukarıdaki maddeler ışığında yürütme erkine verilen ağırlığın meşruti bir monarşide olması gerekenden çok daha fazla olduğu hususuna dikkat çekmektedir.4 Ancak bunun yanında yasama meclisinin kurulmasıyla yürütmenin bu alanda sınırlandığı bir gerçektir.5 Bu hususta Avrupa anayasalarından faydalanılarak oluşturulan Kanun-i Esasi ile kurulan yasama meclisini meşrulaştırmak adına Ali İmran Suresi’nin 159. ayetindeki “Onlarla muşavere et (danış)!” ifadesine atıf yapıldığı6 görülse de bu emre şeklen riayet edildiği anlaşılmaktadır. Zira danışmak ile yasa koymak arasındaki farkın görmezden gelindiği ortadadır. Bu mesele ayrı bir yazının konusu olsa da İslam’da danışma kurumuna verilen ehemmiyetin yanında yasama yetkisinin bu işi yapabilecek ehil- seçkin bir kurula (ehl-ül hal ve-l akd) verilmesi gerekmektedir. Ayrıca Meclis-i Mebusan’daki azaların neredeyse yarısının gayrimüslim ve ayrılık yanlısı olması (69 üyesi Müslüman, 46 üyesi gayrimüslim) meclis içerisinde büyük kargaşalara sebep olmuştur. Nitekim Osmanlı’nın Rusya ile giriştiği 93 Harbi olarak bilinen savaşta uğradığı yenilgi akabininde 1878 yılında meclis, Sultan 2. Abdulhamid tarafından süresiz tatil edilmiş ve Kânûn-ı Esâsî’nin uygulanışı askıya alınmıştır.

 

Dipnotlar

1-Bülent Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, YKY Yay. s. 128

2-Mehmet Akif Aydın, Diyanet İslam Ansiklopedisi, “Kānûn-ı Esâsî” maddesi

3-Abdurrahman Eren, Anayasa Hukuku Ders Notları, On İki Levha Yay. s. 95

4-Eren, a.g.e, s. 98

5-Tanör, a.g.e, s. 141

6-M. Şükrü Hanioğlu, DİA, “Meşrutiyet Maddesi”

 

Aylık Dergisi 199. Sayı

 
Etiketler: Osmanlı’nın, İlk, Yazılı, Anayasası:, Kânûn-ı, Esâsî, ,
Yorumlar
Haber Yazılımı