Yazı Detayı
23 Nisan 2021 - Cuma 20:42
 
Sabetay Sevi'yi Tanımadan Tarihi Bilemeyiz
Dr. Vehbi Kara
 
 

Bu coğrafyada doğup büyümüş ve Osmanlı Devleti ile beraber Türkiye’nin kaderini etkilemiş en önemli kişilerden birisi Sabetay Sevi’dir. Fakat ne üniversitelerimizde ne düşünce ve araştırma kurumlarında bu kişi ile ilgili doğru dürüst bir tek çalışma bile yoktur.

 

Bunun sebebi ise aynı Masonlukta olduğu gibi Sabetay Sevi; faaliyetlerini gizli olarak yapmış ve bunu kendine bağlı olan kişilerinde aynı şekilde yapmasını istemiş olması nedeniyledir. Öyle ki; Sabetay Sevi’nin yolunda gidenler; Müslüman olmadıkları halde Müslüman ismi alıp hatta Cuma namazlarına giderek kendilerini gizlemeye çalışmışlardır.

 

Sayıları yüz binleri bulmuş bu topluluk Yahudi olarak kabul edilmemektedir. Çünkü kendisini ve inançlarını gizlemek Yahudi dininde de yoktur. Bu nedenle Sabetaycıların İsrail’e gitmeleri engellenmektedir. “Gündüz külahlı gece silahlı” deyiminde olduğu gibi çift kişilikli bir yapıda doğup büyüyen bu insanlar gerçekten de araştırılması gereken çok önemli bir insan topluluğudur.

 

Fakat en başta Sabetaycıların liderleri buna izin vermemektedirler. Zira yüz kızartıcı tutum ve davranışları nedeniyle neredeyse dünyanın bütün toplumları arasında ayıplanıp aşağılanmaktadırlar. Hâlbuki gizlilik ve kendi aralarında kurdukları işbirliği sayesinde hem olağanüstü bir güç kazanmış hem de devlet yönetiminde çok üst düzey noktalara kadar yükselebilmişlerdir. Örneğin Osmanlı ve Türkiye devletinde hariciyede çok ağırlıklı olarak bulunurlar. Generallerin birçoğu bunlar arasından seçilip askeri darbe gibi her türlü fitne fesat işlerinde kullanılırlar.

 

FETÖ örgütü de Sabetaycıların çalışma usul ve yöntemlerini benimsemiştir. Sinsi ve gizli bir şekilde çalışırlar. Birçok fitne ve suikastın altında hep bu grubun imzası vardır. Sadece insanları öldürmekle kalmazlar aynı zamanda itibar suikastı da yaparlar. 

 

Sabetaycılar hakkında enözgün ve ciddi çalışmayı yapanlar arasında Ilgaz Zorlu vardır. Şemsi Efendi okullarının kurucusu Şimon Zivi’nin torunlarından olan bu araştırmacı hakkında çok büyük baskılar yapılmıştır. Sonunda Yahudi dinine giren Zorlu, bu sayede Sabetaycıların hışmından kısmen de olsa kurtulabilmiştir. Zorlu’nun en büyük suçu Sabetaycılar hakkında çalışmalar yapıp bunları yayınlamış olmasıdır.

 

Sabetaycılar; Kapani, Karakaşi ve Yakubi olarak üç gruba ayrılmıştır. Her bir grubun kendine ait farklı bir yapılanması hatta Mason Locası vardır. Bunlar arasındaki kavgalar ise inanılmaz derecede şiddetlidir. Güç ve makam elde etmek için acımasızca birbirlerini öldürmüşlerdir. “Karakaşi-Kapani Kavgaları” başlıklı makalem belki de bunlar arasındaki kanlı bıçaklı savaşlardan bahseden tek çalışmadır.

 

Umarım Türkiye tarihi üzerinde bilimsel çalışma yapan kişi ve kurumlar bu çalışmalardan istifade ederek özgün eserler üretirler. Eğer bunu yapmıyor veya yapamıyorlar ise tarihçi olarak ortada görünmemeli ve kendilerini bu sıfatla tanıtmamalıdırlar.

 

Hem tarih kurumu ve inkılap tarihi enstitüsü olacaksın hem de Sabetaycılık hakkında bir tek çalışma yapmayacaksın. Bu ne derece çirkin ve onursuz bir durumdur? Buna anlam vermekte güçlük çekiyorum. Evet, belki bazı kişi ve gruplar engel olabilir. Lakin onurlu ve haysiyetli bilim adamları ve tarihçileri bu kişiler korkutup yıldırmamalıdır.

 

Sabetaycılık hakkında ölmez kalırsam daha çok makale yazmaya devam edeceğim. Çünkü maalesef bunu yapan neredeyse bir elin parmakları kadar az kişi vardır. Konuya ilgi duyanları Yeni Akit gazetesi arşivlerinde yayınlanmış sayısız makaleme havale ederek Cumhuriyet Tarihindeki ilk Sabetaycı ve Müslüman evliliği ile ilgili bir hikâyeyi aktarmak istiyorum.

 

Selahattin Galip’in “Türkiye’de Dönmeler ve Dönmelik” isimli kitabından aktaracağım bazı bölümler Sabetaycıların ülkemizde daha yakından tanınabilmesi için oldukça güzel bilgiler sunmaktadır. 

 

Kitaptaki bu bölümün kahramanları, Türkiye’nin meşhur komünistlerden Zekeriya ve Sabiha Sertel’dir. 1950 yılında Türkiye’yi terk etmek zorunda kalan bu ailenin evliliği gerçekten de ilginçtir. 

 

Kitapta geçen bazı bilgileri düzeltmek gerekiyor zira bu evlilik Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti’nde bir ilk değildir. Her ne kadar Kapani ve Karakaşi gruplar aile dışından evliliklere izin vermezken Yakubi gruplar çok farklı etnik kökenden kişilerle evlenerek Sabetaycılığın katı kuralları yıkmışlardır. Fakat sonunda Yakubi kolu neredeyse tamamen asimile olmuştur.

 

Yabancılarla evliliğin neden yasaklandığı ve niçin engel olunduğu konusunda yazının baş kısmındaki bilgiler elbette yeterli değildir. Bunu bir başka yazıma bırakma ihtiyacı hissediyorum. Aksi takdirde yazı hacmi çok büyük olacaktır. Fakat kitaptan yaptığım alıntılar yine de okuyuculara bir parça fikir verebilir.

 

Selahattin galip’e göre Sabetaycıların başka ailelerle evlilik yapmaması ananesini ilk defa Zekeriya-Sabiha Sertel çifti bozmuştur. Bunun nasıl olduğunu kitaptan takip edelim:

 

“Sanırım, birçok kimsemin aklının ucundan dahi geçmeyecektir. Konuyu fazla uzatmadan hemen bildirelim. Bir Müslüman Türk ilk ile ilk defa evlenen dön­me şimdi mezarı Rusya'da olan tanınmış aşırı solcu­lardan yazar Sabiha Zekeriya Sertel'dir. Evet. Sa­biha Sertel bir dönme idi... Ve kendisiyle aynı fikirleri ilerde paylaşacak olan, bu satırların ka­leme alındığı sırada halen sağ bulunan, Türk hükü­metinin merhameti sayesinde Fransa'da yaşadığı men­fâ hayatından yurda dönen meşhur solcu Zekeriya Sertel, şimdi mezarı Rusya topraklarında olan Sabiha Zekereya'nın bir dönme olduğunu, kendisinin de bu zümreden kız alabilen ilk Müslüman Türk oldu­ğunu" "Hatırladıklarım" adlı kitabının 77-81. sayfalarında, “Nasıl Evlendim” başlığı altında aynen şöyle yazıyor:

 

“Bir gün, Selanik'te hukukta okurken evinde kaldığım pansiyon sahibi kadın geldi. Hoşbeş­ten sonra evlenip evlenmediğimi sordu. İhtiyar kadın­ların önüne geçilmez bir merakıdır bu. Gençleri ev­lendirmek isterler. Sanki kendileri evlilik hayatında mutlu olmuşlar gibi, başkalarının da başını yakmak­tan zevk alırlar.

 

Hala bekâr olduğumu öğrenince, şöy­le yüzüme baktı:

 

-Sen, dedi, vaktiyle Selanikli bir kızı istemiştin, bugün o kızı bulsam, onunla evlenmeğe razı mısın?

 

Bu, damdan düşer· gibi yapılan teklifi beklemiyordum. Zaten ben o kızı çoktan unutmuştum. Ara­dan seneler geçmişti, şimdi onun nerede olduğunu ne yapıp ne ettiğini bilmiyordum. Meğer, Selanik'in Yu­nanlılar tarafından işgalinden bir süre sonra onlar da ailece İstanbul’a göçmüşler, şimdi buradaymış. O da hala evlenmemiş. Bu bilgiyi verdikten sonra,

 

- Eğer istersen bir aralık soruşturayım, dedi. Önem vermeyerek ‘olur’ dedim.

 

Üzerinden bir hafta geçti geçmedi, bizim ‘Anne Hanım’ (Bu kadına biz bütün pansiyonerler anne der­dik) çıkageldi. Büyük bir iş yapmış gibi sevinçli bir hali vardı.

 

- Müjde, dedi, kız hazır!

 

- Yani? dedim.

 

- Yani, kızla görüştüm, o seni hala unutmamış. Senden söz açılınca heyecanlandı, sevindi, kızardı. Sonra fikrimi açtım, önce utanıp önüme baktı, sonra boynuma sarıldı. Şimdi söz senin.

 

Şaka derken iş ciddiye binmişti.

 

Düşündüm. O zaman İstanbul’da bekârlık canıma tak demişti. Ben derli toplu bir adamdım. İçkiye düşkün değildim. Küf kokan yabancı pansiyonlarda sürünmekten bıkmış­tım. Yalnızlık ve bekârlık çekilir şey değildi. İşte önü­me bir fırsat çıkmıştı, bu fırsattan yararlanmalıydım

 

Fakat ben daha kızı görmemiştim. O zamanki koşul­lar da buluşup görüşmemize pek elvermiyordu. Piyan­go çeker gibi tanımadığım bir kızla evlenmek de hoşuma gitmiyordu. Anne hanımın verdiği bilgiye gö­re kız güzeldi, okumaya meraklıydı, babası annesin­den ayrıldığı için ağabeylerinden birinin yanında ya­şıyordu.

 

- Anne Hanım, dedim, bu kızı görmek, görüşüp, tanışmak mümkün değil mi? Sen böyle bir tanışma sağlayamaz mısın?

 

· Kadın güldü:

 

- Öyle şey olmaz, namuslu bir aile kızı tanımadığı bir erkekle görüşmez. Ama sen kızı istersin, ağa­beyleriyle temas edersin. Belki onlar sizi buluşturma­ya razı olurlar.

 

Gene önemsemeyerek pekiyi demiştim.

 

Bizim anne hanım gidip kıza müjdelemiş, o da ağabeylerine açılmış benimle evlenmeğe razı oldu­ğunu bildirmiş.

 

Günün birinde telefon çaldı:

 

- Ben Avukat Celal Derviş, sizinle görüşmek istiyorum.

 

- Buyurun efendim, dedim.

 

- Yok, sizinle önemli bir meseleyi konuşmak zorundayım. Bugün saat beşte filan yerde buluşabilir miyiz?

 

- Hay hay!

 

Telefon kapandı. iş ilerliyordu. Celal Derviş, genç kızın büyük ağabeyi idi. Demek işe o el koymuştu.

 

Kararlaştırılan saatte buluştuk. Karşılıklı oturduk.

 

Celal Derviş bir yandan beni süzüyor, bir yandan da yüzünden, tebessümü eksiltmeyerek konuşuyordu:

 

- Siz kardeşimle evlenmek istiyormuşsunuz. Bu konuda ne dereceye kadar ciddi olduğunuzu öğren­mek istiyorum.

 

Meğer hakkımda bilgi toplamışlar, bir defa be­nimle görüşmeğe ve beni yakından görmeğe karar vermişler. Çünkü verecekleri karar çok önemliydi. Hatta tarihi bir nitelik taşıyordu. Kız bir Dönme ailesine mensuptu. Dönmeler Orta Çağ’da İspanya’daki engizisyon zulmünden Osmanlı imparatorluğuna sı­ğınan ve Selanik'e yerleşen bir avuç Yahudi idi. Bun­lar Osmanlı imparatorluğuna döndükten sonra Müs­lüman olmuşlardı. Dinlerini değiştirmekle beraber Müslümanlığı da tam benimsemiş sayılmazlardı.

 

Çevrelerinden de mukavemet görmüşlerdi. Namaz kılmaz, oruç tutmaz, İslamlarla ve Türklerle kaynaşmazlardı.

 

Bir kast halinde yaşarlardı. Zeki, becerikli ve sevimli insanlardı. Fakat kendi kabukları içinde yaşar, Türk topluluğuna girmez, Türklerle kız alıp vermez, kendi dar varlıklarını öylece sürdürüp giderlerdi. Daha çok ticaretle uğraşırlardı. Bu nedenle Avrupa ile sıkı iliş­kileri vardı.

 

Bu durum, onların yaşayışları üzerinde de etkisini gösteriyordu. Kazançları iyi, yaşama düzey­leri öteki topluluklarınkinden yüksekti. Selanik’ten İstanbul’a göç ettikten sonra çoğunlukla Nişantaşı ve Şişli semtlerine yerleşmiş, yine kendi topluluk hayatlarını kurmuşlardı.

 

Çocuklarını da Türk okullarına vermemiş olmak için Feyziye Lisesi ve Şiş­li Terakki Lisesi adında iki okul açmışlardı. Ço­cuklarını resmi okullara göndermez, bu okullarda okuturlardı. İşte benim evlenmek istediğim kız, bu topluluğa mensuptu. Ailesi razı olursa, ilk kez bir dönme kızı bir Türk’le evlenecekti.

 

Celal Derviş, İstanbul’da hukuk öğrenimi yapmış, ufku genişlemiş, bu eski geleneklerin gereksizliği­ni anlamış bir adamdı. Zaten İstanbul’a göçtükten sonra Dönme topluluğunda sarsıntılar başlamıştı. Kast, birliğini az çok yitirmişti. Şimdi Türklere karış­mağa karar vermeleri, kastın kabuğunu kıracak ve bu topluluğun tamamını bozacaktı.

 

Görüşmemizden bir hafta sonra, Celal Derviş, be­ni evine yemeğe davet etti. Ben, görücüye çıkmış bir kız durumundaydım. İleride hayat arkadaşım olacak kızla ilk defa o gün tanıştım. Önce fotoğrafını bile görmemiştim. O gün beraber yemek yedik. Bu, bir biçim nişanlanma sayıldı. O günden sonra haftada bir gün ziyaretlerine giderdim. Fakat bizi yalnız bırak­mazlardı. Yanımıza mutlaka aileden bir kadın takar­lardı. Benim bir Dönme kızıyla evlenmek üzere bulunduğumu İttihad ve Terakki Genel Merkez Komitesine duyurmuşlar. Bir gün bu komite­nin ünlü üyesi sayılan Doktor Nazım beni çağırdı. Tebrik etti. Yaptığım işin önemini bilip bilmediğimi sor­du:

 

- Sen belki farkında değilsin, dedi, fakat yüz­yıllardan beri birbirine yan bakan iki toplumun birle­şip kaynaşmasına yol açıyorsun. Dönmelik kastına ölüm yumruğu indiriyorsun. Biz bu olayı gereği gibi değerlendirmeli ve Türklerle Dönmelerin birleşmesi­ni bu vesile ile kutlamalıyız. Bunu milli ve tarihi bir olay gibi değerlendirmek gerek.

 

Şaşırdım.

 

- Yani ne yapalım, efendim, dedim.

 

- Yani, nikâhınızı biz kıyacağız. İşi gazetelere duyuracağız. Bu nikâhı bir aile olayından çıkarıp milli olay haline getireceğiz.

 

Nikâhımız Şehzadebaşında Suphi Paşa Konağın­da yapıldı. O vakit yalnız dini nikâhı yapılırdı. Nikâhı bir hoca kıyardı. Nikâh sırasında dahi kızla erkek yanyana gelmezlerdi. Nikâh için her iki taraf kendi­lerine birer vekil seçerlerdi. Bizim nikâhımızda da kız tarafının vekili ve zamanın Başbakanı İttihat ve Terakki'nin en nüfuzlu adamı Talat Paşa idi. Benim ve­killiğimi de Atatürk'ün dışişleri bakanlığını yapan Tev­fik Rüştü Aras üzerine almıştı. İttihat ve Terakkinin belli başlı kodamanları da nikahta hazır bulunuyor­lardı. Kız harem dairesinde, ben erkeklerin yanınday­dım. Talat Paşa gülerek ve şakalaşarak,

 

-Biz kızımızı bedava vermeyiz, bin lira isteriz, dedi.

 

O vakit nikâh için böyle bir ağırlık, para, vaat etmek adetti. Bana sordular:

 

-Kız tarafı bin lira istiyor ne dersin?

 

O dakikada cebimde 10 lira bile yoktu. Bütün nikâh masrafını ittihatçılar görmüşlerdi. Bol­ keseden ‘veririm’ dedim. İmam, duasını okudu. Biz­leri tebrik ettiler. Lokumlar yenildi, resmen nikâhlanmış olduk. Ertesi gün bütün gazeteler bu haberi ö­nemle verdiler. O günden sonra bizim evlenmemiz ‘Dönme’ toplumu arasında bir örnek oldu. Arkamız­dan kız-erkek Türklerle evlenenler çoğaldı. Ve böy­lelikle dönmelik kastı yıkılıp tarihe karıştı.”

 

İşte kitapta geçen “dönmelik gerçekten tarihe karıştı mı?” sorusuna cevap vermek için çok sayıda çalışma yapılması gerekiyor.

 

Üsküdar-Bağlarbaşı’ndaki dönme mezarlığında acaba kimler yatıyor? Müslümanlar olamaz, haşa!.. Hıristiyanlar mı? Olamaz… Yahudiler mi? Kafalarını kes­seniz yatmazlar orada! O halde kimler yatıyor ve kimler gömülüyor bu mezarlığa?

 

Bunun gibi çok sayıda soruya hala ikna edici cevaplar verilememiştir. Çünkü Sabetaycılar arasında bilgi sızdırmak çok ağır bir suçtur. Özellikle Müslümanlara her ne suretle olsun bilgi verilmemelidir.

 

Kitabın içeriği; Sabetaycılar hakkında oldukça önemli bilgiyi verirken birçok konuda ise sınırlıdır. Çünkü yazar dâhil birçok araştırmacıda aile sırlarını açıklayacak bilgi ve belge yoktur. Bunlar hala çok sıkı bir biçimde saklanmaktadır. Fakat gözü pek ve gerçeklerin peşinde koşan araştırmacıları hiçbir güçlük yıldıramaz, vesselam… 

 

Aylık Dergisi 198. Sayı

 

 

 
Etiketler: Sabetay, Sevi'yi, Tanımadan, Tarihi, Bilemeyiz,
Yorumlar
Haber Yazılımı