Yazı Detayı
01 Temmuz 2012 - Pazar 19:48
 
Taş Yarılır Baştan Başa; Haset Asla
Sezai Kırlangıç
 
 

Malûm bugünlerde hem İBDA cephelerinde hem de farklı cenahlarda ciddi anlamda bir Mirzabeyoğlu endişesi ve heyecanı var. Bu ilgi elbette sebepsiz değil; her şahıs, grup, parti vs. kendi zaviyesinden meseleyi anlamaya, manalandırmaya bakmakta ve Mirzabeyoğlu’nun fikir sofrasından  istifade etmenin ve milleti bu yönde şuur sahibi kılmanın yollarını aramaktadır. Tam da bu noktada İBDA fikrine muhatap olanlara inanılmaz büyük sorumluluklar düşmekte ve bilenlerce, ciddi bir vebal altında kalınmaktadır.Çünkü İslâma Muhatap Anlayış Davasına kendilerini nisbet edenler, bu nisbet edişin getirdiği keyfiyet ve mana yükünü tezahür ettirmeli ve topyekûn bütün bir cemiyete tattırmanın yoluna bakmalıdırlar. Öyle ki; otururken kalkarken, yürürken, konuşurken her haliyle İBDA ruh ve ahlakını, İslâm mana ve nizamını titizlikle yansıtmalı ve kendinde eksik olanın müthiş bir “eksik oluşa” sebebiyet vereceği hissi ile temsil ettiği manayı tüttürmeğe gayret etmelidir. Fikir Namusu bahsi üzereyiz. Haber Yenihaber değil, belki geciktik belki de hayırlısı böyleymiş diye umud ettik bugüne sarktı.

Yazımıza sebep olmuş zat; önceki günlerde 21.05.2012 tarihli Yeniakit gazetesinde ki köşesinde bir yazı! kaleme almış ve dökmüş döküştürmüş; “Tabiî, Mirzabeyoğlu'nu değil. Onu gıyaben biliyorum. Aynı ülkede, aynı şehirde ve belki de aynı mahallede yaşamış olmamıza rağmen... Onun "Üstad" tanıdığı ve çok ulaşılmaz sanılan Necip Fazıl'la çok muhaveremiz var, Mirzabeyoğlu ile ise bir tek cümle tekellüm etmedik.” Ne demeye getiriyor; “çok ulaşılmaz sanılan Necip Fazıl'la”, “ben onu tanımam üstadını tanırım”, Cevap versen ne vermesen ne! Kimsenin Üstadı ulaşılmaz kıldığı yok ama, kimsenin de Üstadı sıradanlaştırmaya hakkı yok. Yarım asrı aşan davası ve topyekûn yepyeni bir dil, fikir ve ahlâk inkılabının temelini atan, tohumunu yeşerten bir zatında her halde “DAVA ADAMI” hüviyetinden yere göğe sığmaması icap eder. Diğer taraftan bu “burun ucuyla bakış” neden, bu haset ve kin neyin nesi? İnsan tenkid ettiği zatın gölgesinde hayat bulacak sonra da tenkid edecek. Bu aslını inkâr değil de nedir? Öte yandan o mahallede kimler kimler yok ki;  çaycısından, aşçısına, çorbacısından simitçisine ve daha ötesi gardiyanından işkencecisine ve hâkimine kadar kimler kimler Üstad’la “muhavare” etmediler ki… Sonuç; kimileri sadece çayla kaldı, kimileri sadece komşulukla, kimileri yanından geçip gitti kendini ona yakın sandı…

Yazının ilerleyen kısımlarında yazarın, kendi seviyesini gösterir şu beyanı dikkat çekicidir; “Salih İzzet Erdiş'ten söz ediyorum; nam-ı diğer Salih Mirzabeyoğlu'ndan. Hem "mirza", hem "beyoğlu"! Erbabı bilir, Arapça emir (bey) kelimesi Farsçada "mîr"e dönüşmüş, emirzade de "mirza" şeklini almış. Düpedüz "beyoğlu" demek. Adam bir kere değil, iki kere beyoğlu!” Burada cevap vermek yerine güzel iki kelam edeceksin ama terbiye fikir sahibine mahsustur. Biz en iyisi mi Fikrimizi beyana devam edelim.  Salih Mirzabeyoğlu’nun şeceresi kısaca şöyledir; Kendileri Şerif Muammer Bey’in oğludur. Dedesi İzzet Bey’dir. Büyük dedesi Hacı Musa Bey, büyük büyük dedesi ise Mirza Bey’dir. Mirzabeyoğlu imzası da buradan geliyor. Ve şecere nihai olarak Halid Bin Velid’e dayanır.

Yazar devam ediyor saçmalamaya “O bütün İslâmî kesime aykırı gelirdi. Yöntemleri ile aykırı geldiği gibi, Üstad"dan sonra üstadane tavrıyla da. Çünkü herkes bilir ki, Üstad bir tanedir, yaşamış, veda etmiş ve halef bırakmamıştır. Tabii bütün gençlik ona haleflik iddia edebilir. Mirzabeyoğlu da o kadar.” Bu haset ve kindarlık niye? Ne aykırılığı. Yeni bir şey ortaya koymuyor ki aykırı olsun. Dediği sadece; “Pazarlıksız Allah Ve Resulü ve ilkler nasıl yaşadıysa bizde öyle yaşayalım”. Neresi aykırı ya da burada aykırı olan kim. Dini nefsine indirgeyen, tarihselleştiren, zihinleri dinlerin telfikiyle bulandıran, yumuşatarak sulandıran ve mezhepleri birleştirme ayağı topyekûn mezhebi yok etmeye kalkışan vs. aykırı değil de PAZARLIKSIZ ALLAH VE RESULÜ DEMEK VE İLKLERDEN BAŞKA ÖRNEK TANIMAKSIZIN ONLARA SIMSIKI SARILMAK MI AYKIRI?

500 YILDIR BEKLENEN MÜTEFEKKİR’in izinde ki Necip Fazıl, o mütefekkirin izini bulduğu anda “Bütün bir ömür boyu bir genç adam aradım... Elime bir geçti, pir geçti...” demiş ve ardından topyekûn cemiyet meydanına onu şöyle takdim etmiştir; “Cumhuriyet sonrası kavruk nesillerin ilk ciddi fikir sesi ve ilk çileli nefs mürakabesi” ve “Mücerred fikir istidadı tamam” , “Tek kelimemin bile boşa gitmediğine inandığım, tek sen varsın.”Ve “Onlar benim ardımdan gelmeyecek, ben onların arkasından koşacağım!” müjdesi ve sorumluluğu. Ancak bu harika karşısında elleri kolları bağlanmış, zihinleri “akıl tutulması” yaşar gibi gözleri merhametten arınmış, kalbi haramdan katılaşmış bir kısım insanlar “idrâklerin iflası” anlamına gelecek derecede müthiş bir haset, kıskançlık ve kibir deryasına düşmüşler, Üstadın kendileri için kullandığı “düşük çocuklar” tesbitini ispat yarışına girmişlerdir.

Hem ne halefi ne malefi, sen daha iyisini ortaya koy biz senin peşinden gidelim. İddiadan ziyade iş ve amel önemlidir. Çevrene dön bir bak; Kim var Mirzabeyoğlu’ndan başka. Kendin bile yazında “14 yıldır Büyük Doğu Davasından içeride olduğunu, işkence gördüğünü, zulme maruz kaldığını” söylemiyor musun bu zatın. Peki sen niye işkence ediyorsun Mirzabeyoğlu’na… Burada aslında kin duyulan sadece Mirzabeyoğlu değildir, açık söylüyorum Büyük Doğudur, İBDA’dır, Ehli Sünnet Ve’l Cemaattır.

            Bu düşmanlığın sebebi dost düşman herkesin malumdur ki; Salih Mirzabeyoğlu en başta Allah’a, Allah’ın Resulü’ne ve O’nun Ashabı’na sımsıkı pazarlıksız bağlılık belirttikten sonra Allah’ın Resulü’nun kuma çizdiği ve Fırka-i Naciye-Kurtuluş Yolu diye belirttiği istikametten zerre sapmadan ve taviz vermeden, her şeyi aslına irca edici müthiş bir tecridle Batı tefekkürünü İslam tasavvufu karşısında hesaba çekmiş, Batı’nın posasını dışarıda bırakarak, fikrini Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat’in Şeriatın kolları arasına salmıştır. Yine Allah’ın Resulü’nün yetmiş iki fırka diye işaretlediği sapkın yolları ve ham yobaz kaba softa seviyesinde fikir ve kişileri harika bir üslup ve muazzam bir dil terminolojisi ile derdest etmiştir. Kurtuluş yolu etrafında ki çalıları defeden, etrafına örülen çamurdan ağı temizleyen, Batı tefekkürü karşısında kendi cehaletini haşa İslâm’ın cehaleti sanıp ortalıkta gezen sahteyi ayıklayan ve bunun bedelini en ağır işkence ve ölümden beter vahşetle ödemeye mahkûm edilen biridir Salih Mirzabeyoğlu.

            Halef meselesine en güzel cevap YeniAkit gazetesinin önceki hafta Yalçın Turgut’la yaptığı röportajda verilmiş; “Üstad’ın Büyük Doğu ideolocyası etrafında ördüğü kütüphanelik çapta Büyük Doğu Fikriyatı’nı bir tekke veya bir bakkaliye zannederek ona halef ya da varis arayan fikir fukaralığına ne söylenebilir? Ne söylense anlayabilir?.. Böylesi hamakat, Eflatun’dan, Sokrat’ın veraset belgesini sorar...

Nasıl-niçin ilişkisini Büyük Doğu’ya nisbetle İBDA kütüphanesi olarak 67 cilt eserle ortaya koyan Salih Mirzabeyoğlu gibi bir fikir adamının fikrî varisliğinin tasdikini fikir fakiri adamlardan mı bekleyeceğiz?.. Üstad’la karşılaşmış, konuşmuş, yanında vakit geçirmiş olmayı Üstad’ı tanımak, anlamak ve ulaşmak(!) zanneden taifeye söylenecek tek söz var:  Üstad’ın aşçısı, aynı çatı altında, sizin topunuzdan daha uzun süre yaşamış ve her gün onunla defalarca konuşmuştur!..”(Yeniakit 29.05.2012)

            Düşünün bir kez “gayesi İslâm davası değil de mal mülk davası olsaydı” kim böylesine bir zulme, müebbed işkenceye razı olur. Ve yine düşünün bir kez eğer Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat’e bağlılığı sımsıkı ve samimi olmasaydı, etrafta yüzlerce dolaşan adam kılıklı aydın, dindar kisveli yazar, sözüm ona İslam gayeli partici dernekçi Mirzabeyoğlu’nun etrafında dört dönmez miydi.

            Bunu itiraf ediyor zaten yazar “Suçu irticai olmasa idi, bu müebbed mahkûm çoktan gereken ilgiyi görmez miydi? Hiç şüphe yok! Görürdü ve zindandan çıkardı.” Demek ki neymiş Rejim samimi Müslüman’ı yani “gerçek irticacıyı” dışarı çıkarmıyor. Bu kısmı Yazar Ömer Özkaya’nın BARAN’a verdiği röportajda dile getirdiği bir tesbitle genişletelim; "Salih Mirzabeyoğlu, Türkiye'yi yönetecek birkaç liderden biri olarak görüldüğü için bu işkenceye maruz kaldı!”

            Yazar birkaç satır sonra ise içindekini kusmaya başlıyor, aslında ciğerindeki lekeyi gösteriyor; “Öyle veya böyle; Mirzabeyoğlu ve onun "İbda"cıları İslâmî kesimin üvey çocuğu bile değildir. Çünkü tarzı, aykırı bulunuyor. Şiddet işin içine girdi mi, renk değişiyor. Ayrıca, İslâmî kesimleri tâciz eden bazı İbdacı faaliyetler de olmuştur elbette, geçmişte. Ve en önemlisi, bu akımı öne çekerek bunun üzerinden İslâmî kesime şiddet isnad edilmesidir.” Maksadını aşan sözler “"İbda"cıları İslâmî kesimin üvey çocuğu bile değildir.” Ne yani İbdacılar Müslüman bile değil mi? Hani üvey bile değilse, ne demek Müslümanlarla ilgisi yok. İBDA’cıları mahkûm etmeye, itibarsızlaştırmaya bu gayret neden. Yıllardır işkence görenler, binlercesi 28 Şubatta zindana tıkılıp yüzlerce yıl hapis alanlar, elektrik, falaka envai çeşit işkenceye muhatap olup yine Allah ve Resulü yolundan dönmeyenler ve bu davayı küfre çiğnetmeyenler, İBDA’cılar değil mi? Kör değilsen hain misin, hain değilsen nesin be adam sen? Allah bu fikir fakiri zavallıyı ıslah etsin.

Ve şiddet mevzusu; Kılıçlı Peygamber hakikatini inkâra kadar varan; Bedir’i, Uhudu, Hayber’i, Mute Harbini görmezden gelen içler acısı bir durum. Tam rejimin dili ve yine tam da Batı ve İsrail endeksli sözler. Anlatılan ve arzu edilen;  Cihadsız İslâm, şehitsiz gazisiz ve gazasız İslâm… 28 Şubatta azıcık sopanın ucunu görünce kafayı yedi herhalde. Kendini birkaç dakikalığına Mirzabeyoğlu’nun yerine koysa mevzu çözülecekte, şeytan bırakmıyor. Meseleye nokta babında bir ayet; “Müminlerden özür sahibi olmaksızın oturanlarla Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler eşit olamazlar. Allah, mallarıyla, canlarıyla cihad edenleri, derece itibariyle, oturanlardan üstün kıldı. Allah onların hepsine de cenneti vaad etmiştir. Bununla beraber Allah mücahitlere, oturanların üzerinde büyük bir ecir vermiştir.”(Nisa;5) 

Salih Mirzabeyoğlu’nun KİM olduğunun farkına varan gerçek muzdaripler, hakiki ve samimi dava adamları İBDA davasının etrafında halkalanmış ve fikir kaçkını korkaklara ve güya yakınında olan ahmaklara inat O’nu tanımakla htiklerini, müthiş bir tecrid ve heyecanla dile getirmişlerdir.

İslam âlim ve Mütefekkiri Necip Fazıl Kısakürek; “40 senedir bu mayayı elde etmek için uğraştım, şimdi ise sendeki mücerret fikir istidadından şikâyet ediyorum. Ben mücerretler adamı, bugüne kadar mücerret fikir istidatsızlığını tenkid ederken, ilk defa birinde mücerret fikir istidadını tenkid ediyorum. Bugüne kadar bunu (…) dâhil, hiç kimse için söylemedim. Sen benim için yazıyorsun; anlamazlar. Öyle yükseklere çıkıyorsun ki kanatların yanabilir!.. Sana en büyük methiye de bu, en büyük tenkit de..”(S.M. Kültür Davamız,14)

Antisiyonist mücadelenin 20. yüzyıldaki sembol ismi Carlos (Ilich Ramirez Sanchez): “Soylu İslâmî mücadelemizin lideri Salih Mirzabeyoğlu!”,” “Salih Mirzabeyoğlu İslamcı Mücadelenin Temel Direğidir.”

Uruguay Yeşil Tugaylar lideri İbrahim Cortez: “Yetmişiki milletin en büyük kafası Salih Mirzabeyoğlu!”

“Manas Destanı”nın yazıldığı ve “Talas Meydan Muharebesi”nin yapıldığı ata toprağı mahzun Kırgızistan’da “Taza Din Hareketi” Lideri Albay Cumay Suyunaliyev: “Biz İbda’yı anlayarak değil, hissederek kabul ettik. Şimdi htiklerimizi anlamaya çalışıyoruz. Salih Mirzabeyoğlu İslâm Ümmetine Halifelik yapabilecek liyakate sahibtir. O’nu, Ümmetin Halifesi olarak görmek istiyoruz!.”

Hindukuş Dağlarının zirvesinden Barbarlığın ve sömürünün merkezi ABD’yi ininde vuran, Afganistan dağlarında ABD İmparatorluğunu hem askeri hem de ekonomik olarak çökerten, İslâm’ı ve şehadeti arzu etmekten başka lüksü olmayan şanlı Usame bin Laden, büyük bir merak ve arzuyla araştırdığı Salih Mirzabeyoğlu ve İBDA hakkında duydukları ile sevinci yüzüne yansımış haliyle şu tarihi ifadeyi kullanıyor “O, Bizim sahici kardeşimiz.”

Fikir ve aksiyon sanatçısı Salih Mirzabeyoğlu’nun bir başka yönüne de değinmek istiyorum. Kahramanlık rolüne, Batında ve zahirde kahramanlık rolüne… Her iş ehline, bu çapta biri içinde övgüde-ululamada ehline. Bu ehillerden birisi, baş tacımız Üstad Necip Fazıl Kısakürek. Salih Mirzabeyoğlu’nun Necip Fazılla Başbaşa adını verdiği ve Üstad’ın “Hakkımda yazılmış tek harika kitap” diye iltifat buyurduğu eserde şöyle diyor; Büyük sanatkârı kasten “O, her türlü toprak seviyeden münezzeh bâtın kahramanlarının ardından, insanoğlunun öncü soyundan olan kahramandır. Sana düşen payı alabilirsin; Mücerret mânâsıyla kahramanlar, HAZIRA KONMAZLAR, HAZIRLARLAR. Hepçidirler, muvazaacı(yalandan iş görücü) değil. Cesedi, sağlığında bir dağ yavrusu gibi omuz kabartırken alnının tâ ortasından vurup yere serenlerdir, LÜPÇÜLER gibi ceset mezara girdikten sonra üzerine üşüşen kurtçuklar gibi hazıra konan değil.”(Necip Fazılla Başbaşa, S.M) Evet, Büyük Doğu davası kim tarafından yürütülüyor ve yine kurtçuklar kimler açık oldu sanırım. Salih Mirzabeyoğlu bir batın kahramanı olmakla beraber aynı zamanda iyi bir ihtilal ve inkılâp sanatçısıdır.

Nihai söz; NECİP FAZIL BUGÜN, MİRZABEYOĞLU VAR DİYE VARDIR? ÇÜNKÜ MİRZABEYOĞLU YAŞAYAN-YAŞATAN NECİP FAZIL’DIR?

            Senin bu dilden anlamayışın senin eksikliğindir; hiç olmazsa eksik yanını bil de onu gider; haset etme!

 

Aylık Dergisi 94. Sayı

 
Etiketler: Taş, Yarılır, Baştan, Başa;, Haset, Asla,
Yorumlar
Haber Yazılımı