Yazı Detayı
02 Haziran 2021 - Çarşamba 21:48
 
Vedalar Uzun Olsun
Zeynel Abidin Danalıoğlu
 
 

Bir kimsesiz gibi, yamaca sığınmış eve doğru üç kişi yürüyordu. Evvelki gün yağan yağmur sebebiyle yumuşamış toprağın üzerinde bir kadın ve bir adam küçük bir erkek çocuğun elinden tutmuşlar, dikkatle ilerliyorlardı. Evin önüne geldiklerinde hepsi ayakkabılarının kenarlarındaki çamurları bahçe kapısının her iki yanındaki otlara sildiler. Bu çocuğun çok hoşuna gitmişti. Habire ayakkabılarını nemli otlara sürtüyor, her sürtüşünde çamurdan arınan ayakkabılarının parıldayışı onu bu hareketi daha çok yapmaya sevk ediyordu.

 

Adam kapıyı vurdu. Ev kimsesizler gibi derin bir sessizlik içindeydi. Nihayet küçük ayak tıpırtıları duyuldu. Kapıyı usulca kara gözlerinin her iki yanında güzelce taranmış, yanaklarını örten küt saçları ile minicik bir kız çocuğu açtı. Elinde sapından tuttuğu pembe bir şeker vardı. Aceleyle haber vermek istiyormuş gibi gelenlere bir bakış attı ve:

 

“Benim dedem öldü!” dedi haber vermenin getirdiği bir neşeyle.

 

“Ah, yavrum!” dedi kadın fısıltı gibi çıkan bir sesle ve hemen ardından dudaklarını ısırdı. Adam kızın başını okşadı. Kızın annesi arkasında belirdi.

 

“İbrahim abi, Havva abla, buyurun.” dedi kederli bir sesle.

 

“Selamu aleyküm.” dedi adam.

 

Kadın sessizce sadece dudakları kıpırdanarak selamı aldı.

 

Adam buyurgan bir bakışla arkasında hâlâ otlarla oynayan çocuğa baktı. Çocuk, bu bakışın ne icab ettirdiğini anlayarak hemen anne ve babasının yanına koştu, onlarla beraber içeri girdi.

 

Sağ taraftaki odadan sobanın hararetli bir şekilde yandığını belli eden bir sıcaklık taşıyordu hole. İçeride ürkütülmemesi gereken bir kuş varmış gibi, ağır hareketlerle odaya girdiler. İçeride üç kişi vardı. Biri az önce kapıyı açan gelinin kocası Yaşar’dı, onun hemen yanında ağlamaktan gözyaşları daha yeni kurumuş, herkesin “Kocakadın” diye çağırdığı Ayşe, diğeri de başsağlığına gelmiş olan Kahraman’dı. Bu Kahraman’ın kimi kimsesi yoktu. Düğünde, şenlikte ortalardan kaybolur böyle kara günlerde, zor günlerde de Hızır gibi ortaya çıkardı.

 

Vakit öğlendi, fakat içerisi karanlıktı. Kasvetli bulutlar güne biraz daha keder katmak istermiş gibi, kararmış da karamışlardı. Küçük pencerenin ötesinde yaprakları ile çoktan vedalaşmış kara kuru küçük bir ağaç duruyordu. Küçük ağacın arkasında tepelerini sis basmış dağlar uzanıyordu.

 

“Selamu aleyküm” dedi İbrahim yeniden, kimseyi rahatsız etmemek için usulcacık selam vermişti. Yaşar selamı aldı, Kocakadın ile Kahraman başları ile tasdik ederek selamı sessizce aldılar. Adamla kadın içeri geçip tam da Abdullah’ın heybetle poz verdiği bir resminin asılı olduğu duvarın önündeki uzun divana oturdular Aralarına da Kadir’i oturtmuşlardı. Fakat kapıyı açan küçük kız elinde başka bir şekerle çıkageldi, Kadir’e uzattı ve elinden tutup onu odadan çıkardı. Daha küçük akılları ölüm denen şeyi kavrayamıyordu. Onlar için kendi dünyalarından başka bir şey yoktu. Muhtemelen Zeyneb Kadir’i diğer odalardan birinde oyun oynamaya götürmüştü.

 

Ölüme hangi teselli sözü kâr edebilirdi ki. Hepsi kelimelerden ibaretti. İbrahim senelerden beri tanıdığı, gün aşırı evlerine girip çıktığı kadına teselli verecek birkaç söz kurmaya çalıştı zihninde. Bütün cümleleri ona boş geldi. En nihayet:

 

“Ayşe abla, Allah rahmet etsin. Abdullah amcam şu köyün içinde bir taneydi. Hemen herkesin üzerinde hakkı vardır. Kendisinden vaktinde bir helallik alamadıysak sen bize hakkını helal et.” dedi.

 

Bunlar teselli vermek için söylenmiş sözlerden ziyade hakikatti. Abdullah hemen herkese yardıma koşan, dertlinin derdi ile hemhal olmaya çalışan biriydi. Hak bilmek ve bunu ifade etmek de kelâmı kibardan ziyade bir vazifeydi.

 

Kocakadın gözleri nemlenerek iç geçirdi. Ne teselli edebilir geride kalanları, ne fayda eder? Kocakadın sadece başını salladı. Bir şeyler de söyledi mırıldanarak, ama kimse anlamadı, dediklerini. Ölüm kokuyordu hâlâ ona her yer, yokluğun dili yalayıp geçiyordu her köşeyi. Var olmak, şimdi mânâsız görünüyordu gözüne. Öyle bir ayrılıktı kocasının vefatı. Kocasıyla evlendiklerinden beri, Abdullah’ın askere gidişinin haricinde bir gece bile ayrılmamışlardı. Kelimenin tam mânâsı ile el ele diz dize bir ömür geçirmişlerdi.  Köylerinden bile doğru düzgün dışarı çıkmazlardı. Şimdi onun yokluğu içini delip geçen bir girdab gibiydi.

 

Odaya yine bir sessizlik çöktü. Gelin de gelip odanın girişindeki taburelerden birine sessizce oturdu. Basma eteğinin kenarını çekiştirmeye başladı. Kahraman sanki orada vaktinin dolduğunu belli edercesine bir iki boğazını temizledi ve elleri ile dizlerini ovalamaya başladı. Ayağa kalkıp “Bana müsaade” dedi. Yaşar da onunla beraber ayaklandı, kapıya kadar geçirdi.

 

Yaşar tekrar içeri girdiğinde annesi pencereden dışarı bakarak, “Şu ağacı geçen sene dikmişti.” diyerek başıyla işaret etti. İbrahim’le hanımı ilk defa görüyorlarmış gibi ağaca baktılar, “Dikerken dedi ki, hanım ömrümüz yeterse bu ağacın da meyvelerini yeriz, ama heyhat, ömrü vefa etmedi.”

 

“Allah ömürler versin Ayşe abla, inşallah sen yersin, çocukların yer.” diye mukabelede bulundu Havva, fakat Kocakadın bu sözlerden müteessir olmuş gibi iç geçirdi, gözleri nemlendi. Eliyle su döktüğü ağacın meyvesini kocasıyla yiyemedikten sonra kendi yemiş, yememiş neye yarardı.

 

İçerden Mustafa’nın feryadı duyulunca Yaşar’la karısı kalkıp bakmaya gittiler. Zeyneb Mustafa’yı henüz yatağında yatan taze ölünün odasına sokmuş ‘Bak, dedem burada yatıyor’ demişti. Çocuk ilk başta anlamadan yataktaki ölüye bakmış, sonra bu feri kaçmış, çenesi bağlanmış adamın hâlinde bir fevkaladelik sezince ağlamaya başlamıştı. Annesi azarlayarak kızını dışarı çıkardı. Yaşar da Mustafa’nın elinden tutmuş çocuğu teskin etmeye çalışıyordu.  

 

Hep beraber odaya girdiklerinde Zeyneb annesinin elinden kurtulup ninesinin eteğine sığındı. Mustafa da kendi annesinin dizlerine sarılıp ölüm denen mefhumun korkusundan saklanmaya çalıştı. Elbette niçin korktuğu sorulsa tarif edemezdi, fakat ölülerin hemen bütün insanlar üzerinde böyle bir tesiri yok muydu? Kıpırdayamaz, herhangi bir harekette bulunamazlardı, fakat yine de insanlar ölülerden çekinirlerdi. Mustafa da küçük yaşında bu hisle tanışmıştı. Belki birkaç gün sonra arkadaşlarına ‘ben bir ölü gördüm’ diye heyecanla anlatacaktı bu yaşadıklarını, korktuğunu hatırlamayarak. Zeyneb ise ölümle alakalı hiçbir fikri olmasa da bunu hayatın tabii işlerinden biri gibi karşılamış ve herhangi farklı bir şey hmemişti. Ona göre dedesi sadece uyuyordu.

 

Gelenler gitti, yenileri geldi. Garib, kimsesiz ev sabahtan akşama kadar gelip gidenlerle doldu. Cenaze yarın kaldırılacaktı. Bu gibi dağ köylerinde her şey zordur. İşler bin bir güçlükle yapılması mecburi bir şey gibidir. Köyün imamı izin alarak akrabalarından birini ziyarete gitmişti. Abdullah’ın vefatını duyan ve uzak bulunan akrabalar da cenazeye katılmak için beklenilmesini istemişlerdi. Daha çocukları, torun torba başka şehirlerden geleceklerdi. Anadolu’nun belli bir zaman hiç değişmeyen kaderi gibiydi başka yerlere göç etmek, baba ocağından ayrı kalmak.  İş sıkıntısı, aş derdi insanları bazen hiç bilmedikleri yerlere savurabiliyordu. Kocakadın’ın diğer üç çocuğu da başka şehirlerde oturuyorlardı. Çoktan oralara kök salmışlardı.

 

Gün akşama kavuşunca evdekiler bir ölüyle beraber baş başa kaldılar.  Kocakadın yatsı namazını kıldıktan sonra ne yapacağını bilmez bir halde yanına yöresine bakındı etrafını yadırgayarak. İşte bu ayrılık gecesiydi. Ne yapabilirdi? Kocası ile son gecesiydi bu çatı altında. Son geceyi uyumakla geçiremezdi. Düşündü, düşündü nihayet sessizce geçip kocasının yattığı odaya girdi.

 

Açıp kıpır kıpır dudaklarla Kur’an okudu. Duâ etti. Göz pınarları kurumuş gibiydi. Lambayı kapattı ve odanın bir köşesine geçip mindere oturdu, sırtını duvara yasladı. Derin bir sessizlik vardı bütün evde. Ev, köyün en ücra köşesinde olmasına rağmen akşamları rüzgârın tesiriyle ağaç yapraklarının hararetli salınışlarından, öten baykuşlardan ve köpeklerin karanlığa karşı ulumalarından gelen sesler eksik olmazdı. Fakat sanki bu gece bunların hepsi bu yaslı evin acısına iştirak eder gibi susmuşlardı. Zaman donmuş da insanları ve bütün tabiatı hareketsiz bırakmış gibiydi.

 

Ayşe küçük bir tıpırtı duyduğunu sandı. Seslerin arkası gelmeyince gözlerini kapatıp, kocasının son hâllerini hatırlamaya çalıştı. Nafile bir çabaydı sanki. Belli belirsiz, karmakarışık bir sürü hayal gözlerinin önüne geliyor, bir türlü istediği şeyleri düşünemiyordu. Yine küçük bir ses duydu. Kapıya baktı, camın arkasında bir şey göremedi, fakat kapı ağır ağır ve gıcırdayarak açıldı. Zeyneb kapıda durmuş karanlıkta oturan ninesine karanlıkta orada ne yaptığını izah etmesini ister gibi bakıyordu.

 

Ayşe kollarını açtı. Torunu ilerleyip kendisini ninesinin kollarına bıraktı. Bir süre birbirlerinin nefeslerini duyarak oturdular.  Sonra Zeyneb yavaşça başını kaldırıp ninesine baktı.

 

“Dedem hep böyle uyuyacak mı, nine?” dedi.

 

Ayşe torununa ölümü nasıl anlatabilirdi? Onu başından tutup göğsüne bastırdı. Artık bunun son gece, son ânlar olduğunu ve bir daha dedesini göremeyeceğini nasıl söyleyebilirdi?

 

“Deden Allah’a gitti kızım.” dedi nihayet, içindeki bir dertten kurutulur gibi.

 

Zeyneb ninesinin elleri arasından başını kurtarıp tekrar ninesinin yüzüne baktı. Ninesinin gözlerini görmek istiyordu.

 

“Biz de Allah’a gidecek miyiz?”

 

Ayşe ilk defa torunun yüzüne baktı. Küçük gözler hayret verecek kadar parlıyordu.

 

“Tabii kızım, herkes gidecek, hepimiz gideceğiz.”

 

Zeyneb bütün meseleyi çözmüş gibi başını salladı, önce dedesine sonra tekrar ninesine baktı.  

 

“Tamam, o zaman. Üzülme nine, dedemle orada görüşürüz.”

 

Ninesinin kollarından kurtuldu, gidip dedesini yanağından öptü ve odadan çıktı. Kocakadın torunun örttüğü kapıya hayretle bakıyordu. İlk defa içinin ferahladığını hti. Torunu çocuk saffeti ile her şeyi ne kadar berrak bir şekilde ifade etmişti.

 

Ama işte, hicran insana zor geliyordu. Yüreği teskin olmuştu birazcık, ama hayatının en büyük parçasını bu son gecede yalnız bırakmayacaktı, belki sabaha kadar da uyumayacaktı.

 

Tekrar dudakları kıpırdanmaya başladı, şehadet parmağı tesbihin tanelerini gergef işler gibi zarafetle çekiyordu.

 

Aylık Dergisi 200. Sayı

 
Etiketler: Vedalar, Uzun, Olsun,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
06 Temmuz 2021
Asmak Fiilinin Her Zamanki Hali
02 Mayıs 2021
Akide Şekerlerine Ne Oldu?
03 Nisan 2021
Şairi Öldürmek!..
02 Mart 2021
Yirmi Birinci Adam
02 Şubat 2021
İmza
03 Ocak 2021
Karasinek Yüksek Uçuyor
01 Aralık 2020
Yağmurdan İnce Geceden Sessiz
06 Kasım 2020
Zaman ve Çocuk
03 Ekim 2020
Belirsizliğin İkinci Günü
01 Eylül 2020
Bir Tebessüm Gelip Geçer Her Gün Önümden
05 Ağustos 2020
Her Günün Sabahında
04 Temmuz 2020
Yarım Doğrular
06 Haziran 2020
Rüyada Bir Gün
05 Nisan 2020
Gün Ortasında Kâbus
03 Nisan 2020
Sonra Dualar
03 Nisan 2020
Yaşar Ölmez II
01 Şubat 2020
Yaşar Ölmez -I-
05 Aralık 2019
Birey’in Günlükleri-İnsanlar Hakkında - II
01 Kasım 2019
Birey’in Günlükleri - Başkalarının Hayatı
02 Ekim 2019
Sofularda Zaman - Birey’in Günlükleri
02 Eylül 2019
Prosedür B
02 Ağustos 2019
Kayıp
01 Haziran 2019
Tuhaf
01 Mayıs 2019
Mektuplar
01 Nisan 2019
Galiplerin Yurdu
01 Mart 2019
Hayata Karşı -II-
01 Şubat 2019
Hayata Karşı -I-
01 Ocak 2019
Sanat
11 Aralık 2018
İsa
29 Ekim 2018
Modern Zaman Düşleri-Yunus
08 Ekim 2018
Yemek
03 Eylül 2018
Domuzlar
01 Ağustos 2018
İşkence
01 Haziran 2018
Kuşların Payı
01 Mayıs 2018
Yedi Kişiydiler
05 Nisan 2018
Kedi ile Görüşme
01 Mart 2018
Kimsenin Kalbini Kırmadan Yaşamanın Bir Yolu Yok
31 Ocak 2018
Boşluk
27 Aralık 2017
Bozgun Havası
24 Ekim 2017
Şehirde Sabahın İlk Saatleri
05 Eylül 2017
Cehennemde Bir Gün
31 Temmuz 2017
İstanbul Hayali
27 Haziran 2017
İmkânsız
02 Haziran 2017
Yargıla(n)ma
01 Mayıs 2017
Bir Çift Kumru
05 Nisan 2017
Açız
09 Mart 2017
Medine’ye Varamadım
03 Şubat 2017
Bırakın Dağınık Kalsın
04 Ocak 2017
Hâlim Sert
30 Kasım 2016
Yollar ve İzler
06 Kasım 2016
Miftah Barutlu
07 Kasım 2013
Öbür Yüz
01 Haziran 2012
Babamın Cebi
01 Temmuz 2011
Devrim
01 Kasım 2008
Müthiş Şöhret
Haber Yazılımı